29 Nisan 2021 Perşembe

Yok mu Bu Feryada Kulak Verecek Olan? *

 Bugünkü yazıma, kendimden bir şey katmayacağım. Konya Kahveciler, Çay Ocakları ve Büfeciler Odası Başkanı Mehmet Adil Bey’in, üyelerinin sesini duyurmak amacıyla yazıp sosyal medyadan paylaştığı feryadına yer vereceğim. Umarım bu feryada kulak verilir.

“Tam Kapanma Böyle mi Olmalıydı?”

“Sayın Cumhurbaşkanımızın 19 Nisan 2021 tarihindeki kabine toplantısı sonrası halka sesleniş konuşmasında beklenen “Tam Kapanma” kararı açıklamasının ardından, aylardır darboğazda ola, batmış, bitmiş, psikolojik sıkıntılar yaşayan, borç yükü altında ezilen, şimdiye kadar yapmış olduğu kazanımları yok olan, bu süreçte hiç normalleşemeyen esnaflar için güzel bir iyileştirme paketi beklentimiz vardı. Maalesef yine hüsranla son buldu. 

Bir kısıtlama kararı verileceğinde ilk aklınıza gelen, ezberiniz olan bizler, (KAHVEHANECİ, KIRAATHANECİ, KANTİNCİ, İNTERNET KAFECİ, PLAYSTATİON SALONLARI, BİLARDO SALONLARI, KAFE-KAFETERYACI, ÇAYOCAKLARI, HALI SAHA İŞLETMECİLERİ ...) 14 aydır kapalıydık ve veya kısmî açıktık.

Beklentimiz, Sayın Cumhurbaşkanımızın tam kapanmayla birlikte genelde tüm esnaflarımıza özelde hizmet ve eğlence sektöründeki ciddi mağduriyetler yaşamış esnaflarımıza bir müjde vermesiydi.

Tabii benimki de şimdiye kadar yapılanları gördüğüm halde (hiç gündeme gelmeyen, yok sayılan, unutulan, görmezden gelinen, feryadı duyulmayan)14 aydır yapmadıkları şeyleri beklemek çok fazla iyimserlik ve saflıktı. Ama insan umutla yaşar. Belki bu sefer bizi şaşırtırlar diye düşünmüş, hayal kurmuş olabilirim.

Elbette tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de COVİT-19 salgını hayatımızı tehdit ediyor ve sağlık kurumlarımıza, sağlık çalışanlarımıza ciddi bir yük getirdiği aşikardır. Şimdiye kadar devletimizin almış olduğu tüm kısıtlama ve tedbirlere, temsilcisi olduğum esnaf grupları olarak büyük bir titizlikle uyduk. Fakat diğer sektörler faaliyetlerine devam ederlerken bizler, ihtiyaç ve öncelik sıralaması zırvasından dolayı maalesef kapalı kaldık. İşyerlerimizi açamadığımız halde ne bulaş azaldı ne de devletimizden pozitif bir ayrımcılık gördük. Hatta bizler kapalı kaldığımız dönemde bulaşın hızı, azalmadığı gibi aksine pik yaptı.

İşbu gerçekle, temsilcisi olduğum esnaflarım, büyük bir borç batağına saplandı, aileler yıkıldı, intiharlar çoğaldı, tahliyeler başladı; vergi, SGK, faturalar, el borçları, krediler...katlanarak devam etti.

İstihdam sağlayan, veren el olan, garip gurebayı kollayan esnafların, şimdi iş arar duruma geldi ve gıda yardım paketlerine mahkum edildi. Yıllardır kazanımları, birikimleri yok oldu.

Keşke bu dönemde KOBİ’lere, sanayicilere, iş insanlarına yapılan destek, küçük esnaflardan esirgenmeseydi…

Sayın Cumhurbaşkanım, Sayın Bakanlarımız, sayın yöneticilerimiz, sayın ülkemizin medarı iftiharı bilim kurulu üyelerimiz, Allah rızası için sizleri özeleştiri yapmaya davet ediyorum.1 ay değil, 2 ay değil, 3 ay değil, 14 aydır işyerleri kapalı, çalışamayan, para kazanamayan, bakmakla yükümlü olduğu bir ailesi olan; dükkanı kira, evi kira olan bu esnafların yerine, lütfen kendinizi koyun ve vicdanınızın sesini dinleyin. Biz tavsiye ettik, biz de kapattık anlayışından vazgeçin. Tüm yükü bizlerin üzerine yıkmayın.

Sayın Cumhurbaşkanım, ülke gerçeklerinden, yaşanan tüm olumsuzluklardan sonra temsil ettiğim esnaflara, can suyu olacak bir iyileştirme, bir yardım paketi açıklamanız, ülkemizin bel kemiği, omurgası, çimentosu, gizli istihdam kaynağı olan bizler için artık bir zorunluluk olduğu kanaatindeyim. Aksi durumda Ahi kültürünü devam ettirecek, yaşatacak bir sektör kalmayacak ve yok olacak.

Şimdiye kadar bu zorlu süreçte bizlere karınca kararınca desteğini esirgemeyen, yardım yapan ve yapmaya devam eden, belediye başkanlarımıza, STK’larımıza; şahsım, yönetim kurulu arkadaşlarım ve üyelerim adına çok teşekkür eder, şükranlarımı sunarım. Elbette bizler zor günlerimizde yanımızda olanları, yapılanları ve yapılmayanları unutmayacağız.

Büyük bedeller ödeyen, hala sıkıntıları artarak devam eden fedakar esnaflarımız için hükümetimizden ve yöneticilerimizden; bıkmadan, usanmadan, tüm olumsuzluklarımızı minimize etmek adına, tekrar sorunlarımızı iletip taleplerimizi dile getireceğiz.

Bugüne kadar Hükümetimizin yapmış olduğu gelir kaybı ve kira desteğinden (her ne kadar yetersiz olsa bile )dolayı şükranlarımı sunarım. Yılsonuna kadar gelir kaybı ve kira desteğinin devam etmesini arz ve talep ederim. Ayrıca,

1- Mücbir sebep kapsamına alınarak işyerleri kiraları ile ilgili bir kanun çıkarılması,

2- Esnaflarımızın Bağ-Kur ve SGK primleri, salgın sona erene kadar devletimiz tarafından ödenmesi,

3- İstihdam ettiğimiz çalışanlarımızın sosyal yardım kapsamına alınması,

4- Gelir kaybı desteği ve kira yardımının, salgın bitene kadar devam etmesi,

5- Salgın sürecinde elektrik, su, doğalgaz vb faturaların devletimiz tarafından karşılanması,

6- Can suyu olacak bir miktar hibe verilmesi,

7- Salgın döneminde işyerlerimizin kapalı kalmasından dolayı sicili bozulmuş esnaflar için sicil affı çıkarılması,

8-İşyerleri kapalı olduğu için yapılandırma yapmayan veya yapılandırması bozulan esnaflarımız için salgın sonunda ödemeleri kaydıyla, borçlarına tekrar yapılandırma imkanı sağlanması,

9- Kredi kartı ve kredi borçları yılsonuna kadar faizsiz ertelenmesi,

10- En az 100 bin lira tutarında FAİZSİZ bir kredi imkânı sağlanması…

Sonuç olarak, 14 aydır salgını önlemek adına Hükümetimizin, işyerlerimizi kapattığını düşünürsek, devletimizden bu destekleri beklemek en doğal hakkımızdır diye düşünüyorum.

Tüm kısıtlamalara rağmen bulaşın artmasında kontrolsüz davranan her kim olursa, bizim işyerlerimizin açılmasını öteledikleri için bizleri işsiz, aşsız bıraktıklarını, borç batağına soktuklarını unutmayıp büyük vebal aldıklarını, kul hakkına girdiklerini hatırlatır, onları daha duyarlı davranmaya davet ediyorum. Çünkü bu salgın, belli bir kesimin işyerlerinin kapanmasıyla bitecek hastalık değil. O yüzden herkes sorumluluğunu bilmeli azami derecede kurallara uyarak bu virüs belasından kurtulmalıyız.

Lütfen maske, mesafe ve temizlik! 

Saygılarımla!”

                                              Mehmet Adil

Konya Kahveciler, Çay Ocakları ve Büfeciler Odası Başkanı

*30/04/2021 tarihinde Barbaros ULU adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Niyetli Gibi Görünemez miyiz? (2) *

Bu iki anekdotumu anlatmamın sebebine gelince, kimsenin tutuğu veya tutmadığı/tutamadığı oruçta değilim. Her koyun kendi bacağından asılır. Dileyen önemine binaen bu borcunu yerine getirir, dileyen de yerine getirmez. Burada dikkat çekmek istediğim, Konya gibi yerlerde bile oruç tutmayanların sayısında bir artışın olduğu. Bu demektir ki oruç hassasiyeti her geçen yıl yok olmaya doğru gidiyor. Belki oruç tutmayanlar eskiden de fazla idi ama alenen yenmediği için herkes oruçlu gibi olurdu. Yani şehrimiz de bizimle beraber oruç tutardı. Oruç tutmayanları ancak Alâeddin Tepesine çıkınca görebilirdik. Bu ramazan ayında hiç çarşıya çıkmadım, çarşı nasıl bilmiyorum ama görüyorum ki ramazanda her yer olmuş bir Alâeddin Tepesi.

Birkaç tur yürüyüş yapayım diye Evliya Çelebi parkına doğru uzandım. Kamelyalara, nevalelerini açmış, sayısız genç ve ihtiyarı gördüm. Gelip geçene aldırmadan yeme ve içmesine devam ediyorlar. Tutmadığı veya tutamadığı için kimseyi ayıplamıyorum ama görüyorum ki eskisi gibi oruçlu görünme hassasiyetimizi de kaybetmişiz. Herhalde böyle giderse oruç tutanlar bu ülkede ve bu şehirde azınlıklar içerisinde yerini alacak. Öyle zannediyorum, kalabalıklar içerisinde alenen yiyip içenler, Allah’ın bildiğini kullarından niye saklayayım diye düşünüyor olmalılar. Kendilerine göre belki de doğrusu budur ama alışkın olmadığımdan olsa gerek, bana bu durum garip geliyor. Sanırım yavaş yavaş bu duruma alışacağım artık. Kendileri bilir ama insanımızdan istediğim, yine durumlarını Allah bilsin ama oruçlular içerisinde oruçlu gibi görünmeleri, eğer yiyip içeceklerse sote yerlere çekilmeleridir.

Evliya Çelebi parkında çimlerin üzerine oturmuş dört genç kızdan da bahsedeyim burada. Göz ucuyla gördüğüm kadarıyla, üç tanesinin önünde meyve suyuna benzer içecek dikkatimi çekti. Ara ara da önlerine açtıkları şeyden atıştırıyorlar. İçlerindeki dördüncüsünün önünde ne içecek vardı ne de bir şey alıp yiyordu. Başı öne eğik duruyordu. Belli ki bu dört kızdan bir tanesi oruçlu, diğerleri oruçlu değil. Bu manzarayı görünce, insanımızın başkasına saygı göstermesinden geçtim. Yanlarındaki oruçlu arkadaşlarına bile saygıları kalmamış maalesef. En azından bu arkadaşın canı çeker, şu zevkimize biraz en azından onun yanında ara verelim diyebilirlerdi.

Yazımı uzattım, farkındayım. Yazımı kıssadan hisse alınsın diye bir fıkra ile bitirmek istiyorum:

15 yaşlarında yatağına işeyen bir öğrenci, utana sıkıla uzman bir doktora müracaat eder. Doktor, bütün tahlil ve tetkiklerden sonra tedavi uygulamak için  gerekli reçeteyi yazar. Uzun süre değişik tedavi uygulamasına rağmen çocuk yine yatağına işemeye devam eder. Çaresiz kalan doktor, “Ben yapacağımı yaptım. İstersen bir de okulundaki psikolojik danışmana git, durumunu anlat. Belki o, fayda sağlayabilir” der ve ayrılırlar.

Aylar sonra eski hastasıyla karşılaşan doktor: “Nasılsın iyi misin, hastalığın geçti mi?” diye sorar. Çocuk: “İyiyim doktor, iyiyim.” diye cevap verir. Çocuğun tedavi olmasına sevinen doktor: “Peki nasıl oldu bu, nasıl tedavi etti psikolojik danışman?” der. Çocuğun cevabı manidardır: “Tedavi etmedi efendim. Ben yine yatağıma işiyorum ama eskisi gibi utanmıyorum artık.” 

 *08/05/2021 tarihinde Barbaros ULU adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Niyetli Gibi Görünemez miyiz? (1) *

Kayseri'de öğrenciyim. 86-88 yılları olsa gerek. Bir Ramazan günü ama kaçıncı günü idi hatırlamıyorum. Sanırım bayrama memlekete gideceğim. Akşehirli bir hemşerimle birlikte Kayseri Terminaline giderek Konya'ya iki kişilik bilet aldık.

Yolculuk gününün akşamında orucumuza niyetlendik. Sabahında terminale geldik. Yol arkadaşım, "Hemşehrim, şuradan bir şeyler alalım. Otobüste yiyerek gideriz. Nasılsa seferiyiz. Bu seferlik ruhsatını değerlendirelim. İleride güne gün tutarız. Haydi orucumuzu bozalım" dedi. Olmaz dedim ise de aklıma taktı bir kere. İnsan akranından azar misali, yol arkadaşımın isteğine boyun eğdim. Birlikte giderek bir şeyler aldık. Bir şeyler dedim ise bal börek değil; bisküvi, su, kuru yemiş, meyve suyu gibi şeyler. Niyetimiz otobüste yiyerek Konya'ya gitmek. 

Şimdi sıra geldi orucu bozmaya. Orucumuzu bozmamız lazım ama otogar da olsa Kayseri burası. Kimse bir şey yiyip içmiyor. Aldığımız nevale ile WC'ye girdik. Lavabodan su içerek orucumuzu bozduk. Ardından otobüse binerek koltuklarımıza oturduk. Elimizdeki poşeti de ayaklarımızın yanına koyduk. 

Otobüs hareket etti. Epey bir yol aldı. Gözümüz nevalede. Açıp yiyeceğiz. Ön taraftan arkaya doğru yolcuları bir süzdük. Ne yiyen var ne içen. Sigara serbestliği de olmasına rağmen tüttüren bile yok. Zaman zaman öne, arkaya ve sağımıza bakıyoruz. Bir kişi yese, ya Allah ya bismillah deyip aldıklarımızı midemize indireceğiz. Ama nafile. Herkes oruçlu ya da oruçlulara saygı gereği oruçlu gibi duruyor. Ne yapalım ne edelim, biz bu aldıklarımızı nasıl yeriz dedikse de elimizi poşete götürüp açamadık. Ne ummuştuk ne bulmuştuk. Aldıklarımız ayaklarımız ucunda bizimle birlikte Konya'ya kadar yolculuk yaptı. Yani yiyip içmedik ve midemize bayram ettiremedik. Orucu bozduğumuz da yanımıza kar kaldı ama oruç tutanlara saygıyı da elden bırakmadık.

*

2000-2003 yılları. Adana'da yaşıyorum. Aylar öncesinde aldığım diş randevusu ramazana denk geldi. Randevuya gitmesem, yeni bir randevuyu kaç ay sonrasına alabilecektim. Akşamında niyetlendim. Öğle vakti diş sıram geldi. Dişime tedavi uygulandı. Dişim kanadı. Ne kadar tükürsem de ağzım açık, dilime tedavi uygulanırken tükürükle beraber kanı da yutmam ihtimal dahilinde. Haydi, genzime giden tükürük ve kan bana ait. Bir de ağzıma dışarıdan tutulan su ya da ilaç var. Bunu da yutmuş olabilirim. Hasılı orucum bozuldu mu, bozulmadı mı bilmiyorum. Bilgim, dışarıdan mideye bir şey giderse bozulacağı yönünde. 

Tedavim bittikten sonra dışarı çıktım. Adana'da oruç tutan kadar tutmayanlar da var. Üstelik tutmayanların bir kısmı alenen yiyip içiyor. Tüm bunları görerek dolmuşa binip evimin yolunu tuttum. 

Orucum bozulmuştu nasılsa. Tedavinin ardından birkaç saat geçtikten sonra mutfağa geçerek bir şeyler atıştırdım. Atıştırmanın ardından oldu olacak üzerine de bir sigara içeyim istedim. Bu mereti kapalı yerde içmiyorum. Balkona çıktım. Kokusu komşulara gider, onları rahatsız ederdi ama kafaya koymuştum bir kere. İyi de bu zıkkımı nerede içecektim. Banyoya girdim. Banyonun kapısını ve havalandırma görevi gören küçük pencereyi kapattım. Banyonun ortasına çömelerek hızlıca içtim. Altı dolu olmayınca bir de gizli kapaklı içince pek gitmedi ama muradımı gerçekleştirdim.

Gününde tutamayıp bozduğum, kaza gerektiren her iki orucumu, nezrettiğim diğer oruçlarla birlikte birkaç yıl öncesinde yerine getirdim. Burada şunu da söylemeliyim. En iyi ve en kolay oruç milletle beraber tutulan oruçtur. En zor oruç da ramazanın dışında, herkesin yiyip içtiği zamanlarda tutulan oruçtur. (Devam edecek)

*07/05/2021 tarihinde Barbaros ULU adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

28 Nisan 2021 Çarşamba

Görgü ve Nezaket Kurallarından Bir Kesit *

Bugün, hepimizin bildiği ama çoğu zaman önemsemediğimiz bazı nezaket ve görgü kurallarına yer vereceğim. Burada şunu da söyleyeyim. Sanal âlemde dolaşımda olan bu yazının müellifini tespit edemedim. Şimdi sizi bu yazıyla baş başa bırakıyorum:

“Sevgili dostlarım, sizlerin bildiğinize ve uyguladığınıza  eminim. Emin olduğum bir şey de herkesin nezaket kurallarının unutulduğundan bahsetmesi. Nezaket kurallarından küçük bir kesiti buraya bırakalım:

1.Bir kişiyi telefonla iki defadan fazla aramayın. Çağrınızı yanıtlamazlarsa, ilgilenmeleri gereken önemli bir şeyler olduğunu varsayın.

2.Ödünç aldığınız parayı, diğer kişi size ödünç verdiğini hatırlamadan önce iade edin. Bu sizin dürüstlüğünüzü ve karakterinizi gösterir. Aynı şey para haricindeki diğer şeyler için de geçerlidir.

3.Birisi size öğle/akşam yemeği ısmarlarken asla menüdeki pahalı yemeği sipariş etmeyin. Mümkünse onların seçtikleri yiyecekleri sizin için de sipariş etmelerini isteyin.

4.Hiç kimseye "Ah, yani henüz evli değil misin?", "Çocuğun yok mu", "Neden bir ev almadın?" veya "neden bir araba almıyorsunuz?" gibi garip sorular sormayın. Bunlar sizin sorununuz değildir.

5.Arkanızdan gelen kişi için daima kapıyı açın. Erkek ya da kız, yaşlı ya da genç olması fark etmez. Toplum içinde birine iyi davranmak sizi küçültmez.

6.Bir arkadaşınız sizin için bir ödeme yaptıysa, bir daha ki sefere siz ödeme yapın.

7.Farklı görüşlere saygı gösterin. Unutmayın, birinin 6 gördüğü, size 9 görünebilir. Ayrıca, ikinci görüş bir alternatif için iyidir.

8.İnsanların konuşmasını asla bölmeyin. Konuşmalarına izin verin. Dediklerinin hepsini duyun ve hepsini filtreleyin.

9.Konuşurken gereksiz konulara girmeyin. Asıl konuyu anlaşılır şekilde anlatmaya çalışın.

10.Birisiyle dalga geçer ve onlar bundan hoşlanmazsa, durun ve bir daha asla yapmayın. İnsanları daha fazlasını yapmaya teşvik edin ve ne kadar minnettar olduğunuzu gösterin.

11.Biri size yardım ederken "teşekkür ederim" deyin.

12.Arkadaşlarınızı kamuoyunda övün. Baş başa iken eleştirin.

13.Birinin kilosu hakkında yorum yapmak için hiçbir zaman bir neden yoktur. "Harika görünüyorsun" demen yeterli. Kilo vermek hakkında konuşmak istiyorlarsa, zaten yapacaktır.

14.Biri size telefonunda bir fotoğraf gösterdiğinde sola veya sağa kaydırmayın. Sırada ne olduğunu asla bilemezsiniz.

15.Bir arkadaşınız size doktor randevusu olduğunu söylerse, bunun ne için olduğunu sormayın, "Umarım iyisindir" demeniz yeterlidir. Onları, size kişisel hastalıklarını söylemek zorunda kalma gibi rahatsız edici bir duruma sokmayın. Bilmenizi isterlerse, bunu zaten söylerler.

16.Temizlik görevlisine CEO ile aynı saygıyı gösterin. Altınızdaki birine ne kadar kaba davrandığınızdan kimse etkilenmez ama insanlar, onlara saygılı davranırsanız bunu fark edeceklerdir.

17. Bir kişi doğrudan sizinle konuşuyorsa, telefonunuza bakmak kabalıktır.

18. Sizden istenene kadar asla tavsiye vermeyin.

19. Kimseye gerek yokken yaşını ve maaşını sormayın.

20. Sizi doğrudan ilgilendirmeyen herhangi bir şey olmadıkça işinize odaklanın.

21.Sokakta biriyle konuşuyorsanız güneş gözlüğünüzü çıkarın. Bu bir saygı göstergesidir. Göz teması konuşma kadar önemlidir.

22.Yoksulların ortasında asla zenginliğinizden bahsetmeyin. Benzer şekilde, çocuğu olmayanların yanında çocuklarınız hakkında konuşmayın.

23. İyi bir mesajı okuduktan sonra, "Mesaj için teşekkürler" demeye çalışın.

24.Cep telefonu ile konuşurken başkalarının sizi dinlemek zorunda kalmamasına dikkat edin.”

Yazarın emeğine sağlık…

*04/06/2021 tarihinde Barbaros ULU adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Sen misin Vejetaryen Olan! (2)

Vejetaryen kelimesini duyunca kalbim hızlı bir şekilde çarpmaya ve zihnimde olumsuz, kötü ne kadar kavram varsa belirmeye başladı. O an çocuğun daha önceki tavır ve davranışları gözümün önünden film şeridi gibi geçmeye başlamıştı: Sabah uyanır uyanmaz boy aynasının önüne geçip en az yarım saat orasına burasına bakması özellikle bayanların kullandığı bakım malzemeleri kullanması, giyim tarzı vs.

Hemen arkadaşlara dönüp vejetaryenin ne olduğunu sordum. Arkadaşlarımdan Lütfü ağabey, sen bilmiyor musun dedi. Ben de zekâsına kurban olduğum, bilsem neden sana sorayım dedim. Lütfü: Vejetaryen çok pis bir şeydir, dedi. Nasıl pis bir şeydir Lütfü, biraz açar mısın, dedim. Lütfü: Ağabey, vallahi dilimin ucunda ama çıkaramıyorum. Anlayacağın şerefsizdir işte, dedi.

Baktım Lütfü de umut yok, bu sefer Mehmet'e sordum. Mehmet hiç beklemeden “ağabey, toptur" dedi. Mehmet ne topu, bugün yemeğe ne koydun, hiçbir şey anlayamıyorum dedim. Mehmet: Ağabey, anla işte, Bülent Ersoy gibidir ha! dedi. Tekrar arkadaşlara: Bakın, ben vejetaryenin ne olduğunu bilmiyorum bu söylediklerinizden emin misiniz, diye sordum. Lütfü ile Mehmet, vallahi eminiz dediler. (Aslında Lütfü ile Mehmet bilgilerine pek de itimat edilecek insanlar değildi ama elimdeki malzeme onlardan ibaretti ne yapayım.)

O an sanki başımdan kaynar sular dökülmüştü. Ya Rabbim! Biz ne büyük bir günah işledik ki bize böyle bir vejetaryeni reva gördün dedim. (Benim de zihnimde çocuğun daha önceki hal ve hareketlerinden edindiğim izlenimlerimle böyle bir algı oluşmuştu zaten. Arkadaşlarımın da çok değerli bilgilendirmeleri sayesinde artık vejetaryenin ne olduğu konusunda kendimce emin olmuştum.)

Hem de vejetaryenle aynı odada kalıyordum. Öyle bir sinirlenmiştim ki gözlerim kararmış sanki hiçbir şeyi göremez olmuştum. Hiddetle çocuğun bulunduğu odaya daldım. Çocuk yatağında uzanmış, tavana bakıyordu. Üzerine yürüdüğümü görünce korkulu gözlerle bana bakıp ağabey, ne oldu dedi. Son sözü de bu oldu. Daha ne olsun demek vejetaryensin ha! Seni aşağılık, adi, namussuz! Gel lan buraya, diyerek kolundan tutup yatağından kaldırdım. Sürükleye sürükleye kapının önüne kadar getirdim. Şimdi defol git evimizden. Git kendin gibi vejetaryenlerle ev tut. Yarın benim evde olmadığım bir vakitte gel eşyalarını al. Bir daha gözüme görünürsen seni parçalarım anladın mı, dedim. Kapıyı açıp bir tekmeyle dışarı attım ve kapıyı kapattım.

Aradan kırk beş dakika geçti geçmedi telefonum çaldı. Arayan çocuğun babasıydı. Telefonu açmakla açmamak arasında bir tereddüt yaşadım. Bir babaya, oğlunun vejetaryen olduğunu nasıl söyleyebilirdim? Ya adam kalp krizi geçirirse...Bu düşüncelerle bir süre telefonu açmadım. Babasının ısrarlı çaldırmaları sonucunda açmak mecburiyetinde kaldım.

Telefonu açar açmaz çocuğun babası sinirli bir sesle:

-Siz benim oğlumu gecenin bir yarısı nasıl dışarı atarsınız? Nasıl kötü laflar edersiniz? Ben sizinle böyle mi anlaşmıştım türünden bir sürü laf etti.

Ben: -Amcacığım, sakin olursan anlatacağım. Doğru, biz seninle böyle anlaşmamıştık. Üzgünüm. Biliyor musun, senin oğlun bir vejetaryenmiş. Bugün kendisi söyledi, dedim.

Adam: -Biliyorum, eee ne olmuş vejetaryense, ben de vejetaryenim bunda ne var?

Ben:-Neee? Sende mi vejetaryensin? Namussuz adam, demek ki oğlunu sen bu hale getirmişsin. Bir de utanmadan ne olmuş diyorsun. Daha ne olsun. Keşke oğlun, içki içip karı kız peşinde koşsaydı da vejetaryen olmasaydı. Siz ne şerefsiz ne aşağılık bir aileymişsiniz. Allah sizin belanızı versin deyip telefonu yüzüne kapattım. Kapattıktan sonra yine telefonumu çaldırmaya devam etti. En sonunda telefonumu kapattım.

Bir saat sonra kapımızın zili çaldı. Gelen, çocuğu yanımıza almamız için bize ricada bulunan arkadaşımdı. Morali çok bozuktu. Çocuğun babasının kendisini aradığını, aramızda geçenleri anlattığını, çocuğun babasına karşı çok mahcup olduğunu söyledi. Bunu neden yaptığımızı sordu. Bense, çocuğun vejetaryen olduğunu bu nedenle evden attığımızı, babasına hakaret etmemin nedeninin ise babasının da vejetaryen olduğunu söylemesi olduğunu belirttim.

Arkadaşım: -Bir insan vejetaryen olduğu için evden atılır mı? Hakaret edilir mi? Siz delirdiniz mi?

Ben: -Aslında eşek sudan gelinceye kadar dövmediğimize dua et. Hem vejetaryenlere dair sendeki bu engin hoşgörü de hiç hayra alamet değil. Doğru söyle lan, sende mi vejetaryensin? Sonuçta bunlar senin aile dostların. Yoksa niye bunlarla dost olasın ki?

Arkadaşım: -Ne münasebet, ben vejetaryen değilim. Hem vejetaryen olsam ne olur, bu kötü bir şey değil ki. Siz vejetaryenin ne olduğunu biliyor musunuz?

Ben: -Tabi ki biliyoruz. Ne olacak şerefsiz bir ibnedir işte. (Lütfü ve Mehmet’in bilgisiyle)

Bu son sözümle, arkadaşım gülme krizine girdi. On dakikada anca kendine gelebildi. Vejetaryenin et yemeyenler için kullanılan bir kelime olduğunu söyledi. Mehmet'in yaptığı yemekte de et vardı. O an ne diyeceğimi bilemedim. Çok utanmıştık. Yahu direkt ben et yemiyorum diyemez miydi? Bir de et yememek sinirlenmek ve ev arkadaşlarına küsmeyi mi gerektiriyordu?

Neyse çocuğu eve geri çağırdık. Kendisinden özür diledik. Çocuğa sinirli oluşunun nedenini sordum. Meğerki mikrop, mutfak masrafları ortak olduğundan yemediği yiyeceklerin de hesabının kendisinden alınacak olmasına sinirlenmiş. Ben de kolayı var, evdeki mutfak masraflarına ortak olmazsın, yemeklerini gider lokantada yersin, olur biter dedim. Yoksa bir muhasebeci tutmamız gerekir. Lütfü bamya sevmez, Mehmet mercimek yemez, ben bulgur sevmem...

Not: Vejetaryen kelimesi olayın geçtiği 2002 yıllarında bizim için çok popüler bir kelime değildi."

26 Nisan 2021 Pazartesi

Sen misin Vejetaryen Olan! (1)

Üç sayfalık bu yazı dizisi bana ait değil. Kendisini ailecek tanıdığım, değer verdiğim, sayıp sevdiğim, özü-sözü bir, Adıyaman Kahta ilçesinde ikamet eden Cevher Olt'a ait bu yazı. Kendisi Kıbrıs'ta üniversite okurken başından geçen bu hatırasını sosyal medyada paylaştığında bir solukta okumuştum. Cevher, bunu yazı konusu edinebilir miyim dediğimde, şeref duyarım demişti. 

Yazının geçtiği yıllar 2002 yılları olsa gerek. Daha İnternetin yaygınlaşmadığı, bilemediğimiz bir kelimeyi öğrenmek için başvurmadığımız yıllar. Yazıyı okurken hem güleceksiniz hem de bir konuda yanlış bilgi sahibi olunca insanın ne tür yanlışlara imza atabileceğini, yanlışa imza atanın samimiyetini ve içtenliği aynı zamanda Türkçe karşılığı varken bir kelimenin yabancı dilden olanını tercih etmenin kişiye nelere mal olabileceğini göreceksiniz. Bu hatırayı Cevher'in ağzından dinleyenler, bunu bizzat Cevher'in ağzından dinlemek gerektiğini söyleseler de biz böyle bir seçenek ve zevkten mahrumuz ve yazısıyla yetineceğiz. Bu anıyı iki parça halinde aktarmaya çalışacağım. Şimdi sizi bu yazı dizisiyle baş başa bırakıyorum:

"Yeni bir öğrenim yılının başıydı. Üniversite ikinci sınıfa geçmiştik. Okuduğumuz şehirde konut sayısı az olduğundan, kiralık ev bulmak bir insana piyangodan para çıkması kadar oldukça zor bir ihtimaldi. Cemaat ve vakıf yurtlarında da durum farklı değildi. Tabiri caizse kontenjanları dolup taşmıştı. Biz de uzun ve zorlu bir uğraşıdan sonra zar zor bir apart otel bulabilmiştik. Kaldığımız ev iki oda bir salondan müteşekkil küçük bir yerdi. Bir odasında iki hemşerim, diğer odada ise yalnız ben kalıyordum.

Bir gün, samimi olduğum ve hatırını kıramayacağım bir arkadaşım, telefonla beni arayarak yüz yüze görüşmek istediğini söyledi. Ben de olur, bizim eve gel, görüşelim, dedim. Arkadaşım: “Ordu'nun bir ilçesinde Milli Eğitim Müdürlüğü yapan bir aile dostumuz, oğluyla beraber yaklaşık bir haftadır benim evimde misafirler. Geçen gün, üniversiteye çocuğunun kaydını yaptık. Fakat ev bulamıyoruz. Babası herkese güvenemediğinden, çocuğunun tek başına ev tutmasını istiyordu. Ev bulamayınca mecburen başkalarıyla kalmasına razı oldu. Bana, ‘Tanıdığın güvenilir, dürüst insanlar varsa yanlarına yerleştirelim yoksa çocuğun kaydını donduralım’ dedi. Benim de aklıma ilk siz geldiniz. Ricamı kabul edersen çok sevinirim.” dedi. Kabul etmezsem, dedim. “Ya aile dostumuz…kendisine çok mahcup olurum” dedi. Bense: "Evimiz biliyorsun çok küçük. Normalde kabul etmezdim. Lakin senin hatırın için bir kaç şartla kabul ederim. Yarın gelsinler şartlarımı kabul ederlerse kabulümüzdür" dedim.

Ertesi gün çocukla babası geldiler. Kısa bir tanışma faslından sonra: "Amcacığım, ben içki içmem, içilen yerde de durmam. Karı-kız peşinde de koşmam. Bu davranışları yapanlardan da hiç hazzetmem. Yanlış anlama! Burası cemaat evi değil. Namaz kılar kılmaz, o beni ilgilendirmez. Eğer oğlunun bu taraklarda bezi varsa bizimle kalmaması, kendisi için daha iyi olur" dedim.

Adam: “Ooo çok iyi. Ben de oğlumun beraber kalacağı arkadaşlarının tam da böyle olmasını isterim. Hiç şüphen olmasın. Bu konularda oğlum da aynı sizin gibi düşünen biridir. İnan ki çok iyi anlaşacaksınız,” dedi. (Laf aramızda, oğlunun tipi, hal ve hareketleri hiç de öyle demiyordu. Hatta tam tersine affetmem hepsini de yaparım gardaş diyordu.)

Sonra adam bizi daha yakından tanımak amacıyla bizde bir hafta kalmak istediğini söyledi. Bizde kabul ettik. Giderken telefon numaramı aldı ve oğluna ağabeylik etmemi, koruyup kollamamı rica etti. Ben de başım üstüne dedim ve adam gitti (Sonunda müdür beyin o bitmek bilmeyen sıkıcı sohbetlerinden kurtulmuştuk.)

Çocukla yirmi birinci günü devirmiştik. Evde iş bölümü yapmıştık. Her gün bir arkadaşımız yemek yapar ve bulaşıkları yıkardı. O gün Mehmet arkadaşımız yemek yapmıştı. Derslerim geç bir saatte bitmişti. Eve geldiğimde iki hemşerim de masada yemek yiyorlardı. Çocuk ise kanepeye uzanmış, iki elini başının altına koymuş sinirli bir şekilde duvara bakıyordu. Beyaz tenli olduğundan yüzü kıpkırmızı kesilmişti. Sinirli olduğu her halinden belli oluyordu. Ellerimi ve yüzümü yıkadıktan sonra sofraya oturdum. Arkadaşlara kısık bir sesle çocuğun yemek yiyip yemediğini sordum. Arkadaşlar, çocuğun yemek yemediğini söylediler. Çocuğa: ''Kardeşim gel, yemek yiyelim'' dedim. Çocuk yüksek bir ses tonuyla ve sinirli bir şekilde: ''Ben yemek yemeyeceğim' dedi. Masada bulunan arkadaşlarıma yine kısık bir sesle ve Kürtçe çocukla tartışıp tartışmadıklarını sordum. Arkadaşlarım, çocukla hiç bir şekilde tartışmadıklarını söylediler. Zaten daha önce arkadaşlara bakın biz üçümüz hemşeriyiz, bu çocuk aramızda yabancı, zaten gurbet eldeyiz, çocuk bizim aramızda yabancılık çekmesin. Onun için hatalarını görmezlikten gelin ve sakın kalp kırıcı sözler söylemeyin demiştim.

Tekrar çocuğa dönüp kendisine şöyle dedim:

Bak kardeşim, bizde hemşericilik yoktur. Aynı yaşam alanını paylaşıyoruz sen de bizim hemşerimizsin. Evde bulunan arkadaşlardan biri sana ters bir davranışta bulunmuşsa söyle kendisinden hesabını sorayım. Yok, eğer dışarıdan birileriyle kavga etmişsen ve de haklıysan söyle, gidip beraber bunun hesabını soralım. Derdin neyse açıkça söyle. Yeter artık ben de sana sinirlenmeye başladım. Böyle yüz yapıp da keyfimizi bozma.

Çocuk hiddetli ve ağlamaklı bir ses tonuyla:

Ben kimseyle tartışmadım. Kimseyle bir sorunum da yok. Ayrıca yemek de yemeyeceğim. Ben bir vejetaryenim anladınız mı? Anlamadınızsa heceleyerek söyleyeyim Ben ve_je_tar_ye_nim, dedi ve hiddetle odasına doğru gitti.

(Ben vejetaryenim derken öyle bir ifade biçimi vardı ki sanki ben mikrobum anladınız mı, beni ortadan kaldırın der gibiydi.)

(Devam edecek)

Diplomasi Deyip Geçmeyelim *

Ekonomi ve askeri teçhizat yönünden kendi kendine yeten güçlü bir devlet isen uluslararası ilişkilerde diplomasiye ve diplomatik bir dile pek bir ihtiyacınız olmaz. Her oturduğun masaya güçlü oturur ve kazanarak kalkarsın. Bölgede ve dünyada haksız bir söylemde bulunsan ve yanlış bir icraata imza atsan bile kimse "Ne yapıyorsun" diye kolay kolay karşına çıkmaz. Kimse senin ardından iş çevirmez, ekonomik ambargo uygulamaya kalkmaz, ekonomini de batırmaya kalkışmaz. Karşında seni dize getirecek ne bir devlet olur ne de güç. Kimse sana karşı terör örgütlerini beslemez, onlara silah vermez, lojistik destek sağlamaz. Senin terörist dediğini de dünya terörist ilan eder ve ülkesinde barındırmaz. Aynı şekilde senin aleyhine lobicilik faaliyetlerine yeltenen de olmaz. Olsa bile gücün karşısında, geçmişte olup bitmiş bir olayı kaşımak ve sana had bildirmek için hiçbir ülke parlamentosu, "soykırım" adı altında seni sıkıştırmaya yeltenemez.

Bu kısa açıklamalarımın ardından dünya niye bize düşman, niye her devlet bizi sıkıştırmaya çalışıyor, lobilere kulak veriyor da bizim dediklerimizi kulak ardı ediyor diye bir düşünelim. Bu iş vara vara güce dayanıyor. Gücün yoksa söylediğimiz sözlerin bir kıymeti harbiyesi yoktur. İlişkilerin çıkar, menfaat, güce dayalı ve kazan-kazan politikasının hakim olduğu uluslararası ilişkilerde, dünyanın aldığı her karar bizim aleyhimize oluyorsa belli ki ne ekonomik ne siyasi ne askeri gücümüz var. Zira bunlar olsaydı aleyhimize bir el kalkmazdı. Dünya arenasında, kurtlar sofrasında ve paylaşımlarda söz sahibi olmak, masaya oturmak ve sözümüzün dinlenmesi güçle alakalıdır. Bağımsız ve güçlü bir devlet olmak istiyorsak her şeyden önce ekonomik yönden kendi kendimize yeten, fazlasını ihraç eden bir ülke olmalıydık. Bugün ithalat ve ihracat dengesi, aleyhimize cari açık olarak karşımıza çıktığına göre dalgalanan bayrağımız olmasına rağmen tam bağımsızlıktan söz etmemiz mümkün değildir. 

Gücümüz yoksa ne yapmalıydık ve ne yapmalıyız? Pekâlâ, uluslararası ilişkilerde bir denge siyaseti güdecek şekilde iyi bir diplomasi yürütebilirdik. "Ermeni soykırım" iddiasında olduğu gibi bugün otuzdan fazla ülke soykırımı kabul ettiğine göre diplomasiyi de başarıyla sürdürdüğümüz, bize karşı yürütülen lobicilik faaliyetlerine karşın, karşı lobi faaliyetlerini de hayata geçirdiğimiz söylenemez. Ki dünyanın çeşitli ülkelerine Ermenilerden fazla dağılmış Türk'ün olduğu bir gerçektir. Elimizde un ve irmik olmasına rağmen helva yapmayı maalesef becerememişiz.

Uluslararası ilişkilerde genel geçer kural olan diplomasiyi niçin hayata geçiremiyoruz? Çünkü devletler arası ilişkilerde soğukkanlı değiliz. Bizi ilgilendirsin veya ilgilendirsin, olayların üzerine balıklama atlıyoruz. Söz ve eylemlerimize “endişe duyuyoruz” dilini hakim kılmıyoruz. Olayların perde gerisini, olacakları ve sonuçlarını kafamızda iyice tartmıyoruz. İşin içine hamaset katıyoruz. Gerilimleri zamana yayıp tansiyonu düşüreceğimiz yerde çoğu zaman hamasete başvuruyor ve iç siyaset malzemesi yapıyoruz. Onların aleyhine bekara avrat boşamak kolay misali bol bol konuşuyoruz. Devletlere, seçmen karşısında hat bildiriyoruz. En son söyleyeceğimi ilk başta söylüyoruz. Tüm bunları yaparken devletlerin de bir onuru vardır diye düşünmüyoruz. İnceldiği yerden kopsun diyerek kırıp döküyoruz. Ortaya çıkan gerilim ve yükselen tansiyon sonrasında ya ilişkileri kesiyoruz ya da en alt seviyede sürdürüyoruz. İnsana küser gibi devletlere küsüyoruz. Bu küslük bazen yıllar yılı sürebiliyor. Biz bu küslüğü karşılıklı olarak sürdürürken küs olduğumuz devlet veya devletler başka devletlerle aleyhimize anlaşmalar yapabiliyor ve bazı kazanımları kaybedebiliyoruz. Bıçak kemiğe dayanınca da hiçbir şey yokmuş gibi alttan alta ilişkileri normal seviyeye çıkarmaya çalışıyoruz.

Hasılı, gücümüz yoksa uluslararası ilişkilerde diplomasiye büyük önem atfetmemiz gerekir diye düşünüyorum. Çünkü dünyayı karşımıza alarak bu devleti güçlü kılamayız ancak güç kaybederiz. Bu da toparlanmayı geciktirir. Ki dünya bize hepten düşman olamaz. Böyle olsa bile öyle bir yol izlemeliyiz ki düşmanlarımızla bile asgari müştereklerde anlaşma zemini bulabilmeliyiz. Şu durumda ayakta kalmanın yolu da bu gözüküyor.

*28/04/2021 tarihinde Barbaros ULU adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

25 Nisan 2021 Pazar

Dolandırıcılar ve Devlet *

Son kripto para vurgununun ardından hafızamı yokluyorum. Gözümün önüne 80 sonrası bankerler, 90'lı yıllarda adına yeşil sermaye dedikleri holdingler, 2000 sonrası Çiftlikbank şimdi de Thedox geldi. Biraz arşiv karıştırsak daha niceleri ve nice kirli çamaşırlar çıkar ortaya. Bunların içerisinde kuruluş ve ortaya çıkış amacı dolandırıcılık olmayan ama geldiği nokta itibariyle arkasında binlerce mağdur bırakan bir durum söz konusu olduğu görülmektedir.. Hesapların haklenmesini, kontör isteme, terörle mücadele adı altında para istenmesini saymıyorum bile. 

Köşeyi dönüp mağdur edenlerin ve mağdur olanların ortak noktası, daha fazla para kazanma hırsı olduğu açıktır. Fazla emek sarf etmeden, parayı üretimde değerlendirmeden, oturduğumuz yerden -deli- para kazanma aşkıdır bunun Türkçesi. Her yılbaşı öncesi piyango bileti alma, devlet eliyle yürütülen diğer şans oyunlarına para yatırma da aynı kapıya çıkar.

Kim fazla para kazanmak istemez? Benim parada pulda gözüm yok, fazla para istemem diyen kaç kişi var aramızda? Herkes, ama çalışarak ama çalışmadan ve alın terletmeden köşeyi dönme hayali kurmakta. Siz hiç duydunuz mu, bugüne kadar biriktirdiğim ve kazandığım para bana yeter diyeni? Duyamazsınız. Bundandır ki “İnsanoğlunun bir vadi dolusu altını olsa, ikinci vadiyi ister. Onun gözünü ancak toprak doyurur” denir. Yani para, olduğundan fazla para kazanma, bir verip üç alma bizim yumuşak karnımız. İnsanın bu zaafını bilenler de bu müşteri portföyünü değerlendirir, onlara ne haliniz varsa görün demez ve şunların birikintilerini bir çarpayım der. Yani bir yerde müşteri varsa bunun alıcısı/satıcısı/pazarlayıcısı da olur.

Burada kim suçlu? Arkasına sürükledikleri insanları mağdur edenler mi yoksa bu tür yapılara güvenenler mi? Niyetim suçlu aramak olmasa da burada birinci planda sorumlu ve suçlu olan arz ve talebe göre oluşan piyasa koşullarından fazla para kazanma hırsı içerisinde olanlar suçludur. Ardından bunları dolandıranlardır. İşin ucunda alın terletmeden fazla para kazanma hırsı olunca dolandıran da dolandırılan da bu para pul işini sağlam temellere oturtmuyor. İş tamamen karşılıklı güven esasına dayanıyor. Bunun sonu da bir taraf köşeyi dönerken diğer taraftan arkasında sayısız mağdurlar üretiyor. Çünkü belgesi ve sorumluluğu olmayan her güven, ihanetle neticelenir. Halbuki her türlü alaverenin, borçlar hukukunun ve yazılı evrakın belge, rehin, şahitlik ve sağlam temellere dayanması gerektiğini belirten bir sayfalık en uzun ayet Bakara süresinde keşfedilmeyi ve uygulamayı bekliyor. Bu ayeti Allah, herhalde sayfa dolsun, dostlar alışverişte görün diye bize indirmedi. Okuyun, anlayın ve gereğini yapın ki aranızda güven sarsılmasın ve mağdurlar olmayasınız diye indirdi. Biz her türlü ticarette, bu borç ayetinin gereğini hayatımızda düstur edinmedikçe bu tür dolandırıcılıklar ve sahtekarlıklar ne ilk olacak ne de son. Hele İnternet ortamı ve sanal alem vasıtasıyla reklamlar oldukça, işlemler burada yapıldıkça giderekten daha büyük mağduriyetlerin ve vurgunların olması daha da kaçınılmazdır.

Burada tek suçlu vurguncu ve yatırım amaçlı bunlara para yatıranlar mı? Bence bu ikisinden daha öncelikli, sorumlu ve suçlu bir üçüncüsü daha var. Esas suçlu budur. Kimdir derseniz? Bana göre bu, devletten ve devlet adına ülkeyi yönetenlerden başkası değildir. Hemen ne alaka demeyin. Devletin vatandaşını her türlü tehlikeden koruma gibi bir görevi var. Yukarıda verdiğim örnekler gizli-kapaklı örnekler değil. Hepimizin gözünün önünde cereyan etmiştir. Çoğu televizyonlarda ve sanal ortamda reklamlarını bile yapmışlardır. Yani milletin parasını iç edecek kadar piyasada arzı endam ediyorlar. Sağır sultanın bildiği, duyduğu bu vurguncuları devletin bilmemesi mümkün değildir.  Devlete bir kuruş vergi dahi vermeyen bu yapılar, parsayı toplarken devlet ne yapıyor? Olup bitenlerden anladığımıza göre devlet; görmedim, bilmedim, haberim yok” dercesine üç maymuna oynuyor. Yani problem yoksa orta yerde devlet de yok. Ne zaman ki vurgun ve mağdurlar ortaya çıkar, işte o zaman devlet denen aygıt harekete geçiyor. Ne yazık ki devlet harekete geçtiği zaman nitelikli dolandırıcı, arkasında çok sayıda mağdurlar bırakarak atına atlayıp Üsküdar’ı geçmiş oluyor. Ülkenin sermayesini bir daha geriye gelmeyecek şekilde dışarıya kaçırıyor. Savcılar ilgili kişiler hakkında inceleme ve soruşturma başlatıyor ve sorumlu hakkında kırmızı bülten çıkarıyor. Sonuç, mağdurlar fazla kazanacağım diyerek yatırdıkları sermayeyi de kaybedip üzerine bir bardak su içiyor. Biz de “Oh olsun, yatırmayaydın!” deyip mağdurlara kızıyoruz. Mağdurlara kızalım, vurgunculara kızalım. Zira bunun için bir sermayeye gerek yok ama görevini yerine getirmeyen, zamanında insanını uyarmayan ve dolandırıcıyı zamanında enselemeyen devlet yetkililerine de kızalım. Tüm bu dolandırıcılıklardan, orta yerde devletin olmadığı ve vurguncuyla-mağduru kendi haline bırakan bir devlet görünümü ortaya çıkıyor. Devlet dediğin gözünü açık tutar, dolandırıcı ortaya çıkar çıkmaz nefesini arkasında hissettirir. Sahi, kamuda öğretmenlik yaparken “özel ders verilir” diye sanal alemde paylaşım yapan öğretmenin peşine düşen devlet, bu nitelikli dolandırıcılar karşısında nerede?

*01/05/2021 tarihinde Barbaros ULU adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

 

Gençler Ne İstiyor?*

Başlığı gençler ne istiyor diye koydum. Aslında başlığa insanımız ne istiyor desek yanlış olmaz. Gençler ve insanımızın ne istediğini belirtmeden önce nasıl bir haleti ruhiyede olduklarını tespit etmek lazım. Bunun için de araştırmalara ihtiyaç var. Bu konuda elimizde, üzerinde ciddi bir şekilde çalışılmış fazla veri olmasa da gençlerin içinde bulunduğu durumu açıklayan 2020 yılında Yeditepe Üniversitesi ve MAK Danışmanlık iş birliği ile gerçekleştirilen en kapsamlı ‘Gençlik Araştırması'nda sonuçları var. İzninizle bu araştırmadan kısa kısa notlar aktarmak istiyorum:

13 Temmuz-20 Ağustos tarihleri arasında 18-29 yaş grubu gençlerle gerçekleştirilen araştırmanın sonuçlarına göre;

*Gençlerin yüzde 50,5'i mutlu değil: Gençlerin yüzde 26,2'si mutlu olmak için öncelikle paraya sahip olunması gerektiğini belirtirken, yüzde 16,6'sı statü/kariyer, yüzde 12,4'ü maneviyat ve yüzde 11,3'ünün ise aile yanıtını vermesi dikkat çekti.

*Gençlerin yüzde 90'nına yakını büyüklerin kendilerini anlamadığını düşünüyor.

*Yüzde 11,7'sinde Ahiret inancı yok. "Namaz kılıyor musunuz?" sorusuna gençlerin yüzde 39'u ‘haftada bir kere Cuma Namazı' cevabını verirken, yüzde 26,7'si ise ‘Bayram Namazı veya başka çok özel günlerde yılda birkaç kere' cevabını verdi. ‘Hayır, hiç namaz kılmıyorum' cevabını verenlerin oranı yüzde 17,8 olurken, ‘5 Vakit namaz kılıyorum' diyenlerin oranı ise yüzde 14'de kaldı.

*"Türkiye'deki siyasi partilerden herhangi birinin gençlerin sorunlarını çözme konusunda yeterli politikalar üretebildiğini düşünüyor musunuz?" sorusuna gençlerin yüzde 77,9'u 'Hayır hiçbir parti yeterli politika üretmiyor sadece üretiyormuş gibi görünüyor' cevabını verdi.

*"Bu ülkeyi yönetiyor olsanız öncelikle çözeceğiniz sorun ne olurdu?" sorusuna gençlerin 46,7'si gibi büyük bir oran işsizlik/istihdam sorunu cevabını verirken, yüzde 8,8 hayat pahalılığı, yüzde 7,6'sı ise adalet cevabını verdi. (% 63,1’i işsizlik, hayat pahalılığı ve adaletten dert yanıyor.)

*"Eğitim veya iş amaçlı bir başka ülkede geçici süreli yaşama fırsatı tanınsa yurtdışına gitmek ister misiniz?" sorusuna gençlerin yüzde 76,2'si ‘evet kesinlikle giderim' cevabını verirken, yüzde 14'ü ise ‘Evet ama ülkemde aynı şartları bulursam gitmem' cevabını verdi. Kalıcı olarak bir başka ülkenin vatandaşlığı verildiğinde  ‘evet terk eder giderim' diyenlerin oranı yüzde 64 olurken, sadece yüzde 14'ü ‘ülkemde kalırım' cevabını verdi.

"Hangi ülkede yaşamak istersiniz?" sorusuna yüzde 43 ile Avrupa ülkeleri başı çekerken, yüzde 39,8 ile ABD/Kanada, yüzde 14,8 ile de İskandinav ülkeleri takip ediyor.

"Neden başka bir ülkede yaşarsınız" sorusuna ise gençlerin yüzde 59'ü ‘daha iyi bir gelecek' cevabını verirken, yüzde 14,6'sı ‘Daha huzurlu hayat', yüzde 6'sı ‘adalet/eşitlik' ve yüzde 20,4'ü ise ‘diğerleri' cevabını verdi. 

*Araştırma kapsamında sorulan "sizce Türkiye'de işe girebilmek için liyakat mi daha etkili yoksa torpil mi?" sorusuna yüzde 77,6'sı torpilin liyakatten daha etkili olduğu yönünde cevap verdi.

*En çarpıcı sonuçlardan birisi de, "şu an itibariyle borcunuz var mı?" sorusu oldu. Gençlerin yüzde 86'sı bu soruya ‘evet, var' cevabı verdi. 5 bin ile 10 bin TL arası borçlu olanların oranı yüzde 27 ile ilk sırada yer aldı.

Özetlersek; gençlik işsizlikten, adaletten, hayat pahalılığından dert yanıyor, gelecek kaygısı taşıyor, kamuya alımlarda torpilin liyakatin önüne geçtiğini ifade ediyor; büyüklerin kendilerini anlamadıklarına, sorunlarını siyasetin çözemeyeceklerine inandırmışlar. Başka ülkede yaşamak istiyorlar. Sayıları yekun teşkil etmese de ahiret inancı sorunu yaşadıkları, namaz kılma konusunda yeterince özenli olmadıkları görülmektedir. Kısaca gençlerin yarısı mutlu değil.

Bir ülkenin gençliği, mutluluk ve gelecek sorunu yaşıyorsa gerçekten geleceğimiz olan bu gençlikten ne beklenir? Bizim kendilerini anlamadığımızı ifade etmeleri de üzerinde kafa yormaya değer.

Burada anne babalar ve toplum kadar devlete büyük görev düştüğünü düşünüyorum. Çünkü ülkeyi yöneten ve yönetmeye talip olan siyasi partilerin, sorunlarını çözeceğine dair umutları da yok. Aldıkları karar ve yönetimleriyle ülkenin her şeyine etki eden siyasetin, bu araştırma sonucunu enine boyuna düşünüp politika üretmesi gerekir. Çünkü 2023 seçimlerini gelecek kaygısı taşıyan bu gençler belirleyecek. Birazı Y nesli olan bu gençlerin kahir ekseriyeti Z nesli. Bu gençlerin dilini anlayan siyasi partiler iktidar olur. Birbirleriyle kayıkçı kavgası yapan bugünkü siyasetimizin de bu gençleri anlamaya çalıştığını maalesef göremiyorum.

*21/05/2021 tarihinde Barbaros ULU adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Bir Gri Pasaporta Neler Vermezdim *

Hızla değişen gündeme bir gri pasaport düştü. Birkaç gün konuşulduktan sonra fazla gündem olmadan unutulmaya yüz tuttu. Gündeme düşmese, gri adı altında bir pasaportun olduğunu hiç öğrenemeyecektim. Nereden bilebilirdim ki bu renk bir pasaportun olduğunu. Hoş, diğer renk pasaportların da cahiliyim. Zira bugüne kadar hiç yurtdışı tecrübem olmadı. Gidenlerin de hangi renk pasaportla yurtdışına çıktıklarını hiç merak etmedim. Benim bu gri pasaport merakımı gideren, bir vesileyle gri pasaport sahibi olmuş kimselere buradan teşekkürlerimi iletirim. Teşekkürün büyüğünü de “hizmet kapsamında” gri pasaport hazırlayarak görgü ve göreneği artsın diye insanımızı yurtdışına gönderme hizmetinde bulunan belediyelerimize yapmak isterim. Zira burada bu hizmete alet olan belediyelere teşekkür etmesem onların hizmet anlayışını inkar etmiş olurum.

Bu ülkede hala benimle birlikte yaşamaya devam ettiğinize, bu ülkeyi terki diyar etmediğinize göre öyle zannediyorum, sizler de bu gri pasaportun ne olduğunu, ne işe yaradığını bilmiyor olmalısınız ve bu hizmetten yararlanamadınız. Neyse körler ve sağırlar olarak birbirimizi bu ülkede ağırlamaya devam edelim. Ben bahtıma küstüğüm gibi sizler de bahtınıza yanmaya devam edin.

Gri pasaport kimlere veriliyormuş, bir de buna bakalım: “Hizmet damgalı gri pasaportlar, kanun maddesi gereğince kendilerine "diplomatik" veya "hususi" damgalı pasaport verilmesi mümkün olmayan kimselere, hükümetçe, hususi idarelerce veya belediyelerce resmi vazife ile dış ülkelerde göreve alındıklarında verilen pasaport imiş. Bu pasaport şahsi işler veya tatil amacıyla kullanılamazmış”.

Gündem hızla değiştiği için bu adam ağzında ne geveliyor demeyin. İsterseniz olaya kısaca değineyim. “Malatya'nın Yeşilyurt Belediyesi, Eylül 2020’de ‘Çevreye Duyarlı Bireyler Yetiştirmek Projesi’ için 45 kişiyi yurt dışına gönderiyor. Sadece 2 belediye başkan yardımcısı geri dönüyor, 43’ü geriye dönmüyor”. Bereket, olan oldu, giden gitti, kalan sağlar bizim denmemiş, olayın araştırılması için müfettiş görevlendiriliyor. Bu olayın patlak vermesiyle birlikte basına düşen haberlere bakılırsa, bu şekilde insan kaçakçılığı sadece bu Belediye eliyle vuku bulmamış. Bu yol ile niceleri “Çevreye duyarlı bireyler” olarak yetiştikten sonra başka ülkeleri mesken edinmişler. Yetiştirdiğimiz bu insanlar bu duyarlılıklarını artık başka ülkelerin insanına gösterecekler. Diğerkamlık dediğimiz de bu olsa gerek. Bu haberde benim dikkatimi çeken iki başkan yardımcısının çoğunluğa uymayıp sürüden ayrılıp geri dönmeleri. Halbuki sürüden ayrılanı kurt kapar, değil mi? Neyse, ah şu makam sevdası yok mu! Bu koltuklar olmasaydı da bu hizmet hiç fire vermeseydi. Beni üzen de bu.

Bereket, hizmet kapsamında gönderdiğimiz kişiler bunlarla sınırlı değil. “2018 yılının Kasım ayında Ankara Kent Çocuk ve Gençlik Halk Dansları Topluluğu Derneği kafilesi, Macaristan’da yapılan bir organizasyona katılıyor. Yaş ortalaması 20’nin üzerinde olan ve yeni lisans çıkardıkları öğrenilen 16 kişilik kafileden 11 kişinin Macaristan’a iltica ettikleri ortaya çıkınca skandal patlak vermiş, bu kişilerin sporculara verilen gri pasaportlarla yurtdışına çıktıkları belirlenmişti”.

Gri pasaport almak suretiyle yurtdışına çıkmış ve geri dönmemiş insanımızın sayısını ve bunlara gri pasaport veren belediyelerimizin sayısını bilmiyoruz. Zira elimizde açıklanmış net sayı yok. Bildiğimiz, olayların ardı arkasına patlak vermesiyle birlikte Alman hükümetinin gri pasaportla ülkesine giriş yapan insanımızı mercek altına almaya başladığı.

Kah ironili kah serzenişli bu yazıma şu sorularla son verelim. İnsanımız devletin ve ülkenin itibarını sarsacak şekilde ülkesini niçin terk eder? Bunun için niçin belediyeleri alet eder ya da belediyeler alet olur? Bu insanları biz bu ülkemizde niçin tutamıyoruz? İş mi veremiyoruz? Bunlar özgürlük mü istiyorlar? Değişik dernekler aracılığıyla devletin bir resmi kurumu olan belediyeler alet edilerek yurtdışına insan kaçırma olayına dair devletin bugüne kadar aldığı bir tedbir var mı? Yoksa devlet; bize Suriye, Afganistan gibi ülkelerden ve Afrika kıtasından nasıl ki insanlar kaçak olarak geliyorsa bizim insanımızın da başka ülkelere kaçak köçek gitme hakkı var diye mi düşünüyor? Her türlü hizmeti ağzına yüzüne bulaştıran, büyük borç batağı altında devleti alttan alta oyan; ben yaptım, oldu diyen, doğru dürüst denetlenmeyen devletin kendilerine verdiği gri pasaport verme hakkını değişik derneklere peşkeş çeken bu belediyeler hala sıkı bir denetimi hak etmiyor mu?

*26/04/2021 tarihinde Barbaros ULU adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

 

 

 

 

21 Nisan 2021 Çarşamba

İdari İzin Meselesi *

Covıd-19 kapsamında her kurum olduğu gibi MEB de Esnek Çalışmaya İlişkin Usul ve Esasları belirleyerek 14 Nisan 2021 tarihinde yayımladı. Esnek çalışma çerçevesinde ortaya konan bu esasların çoğu, salgınla beraber zaman zaman uygulanmış olsa da son Genelge üzerinde durmak istiyorum. Bu Genelgeye göre MEB, uzaktan çalışma, dönüşümlü çalışma ve idari izin durumlarını netleştirmiş oldu. 

Bu yazımda diğer çalışma şekillerini bir tarafa bırakarak idari izin durumunu ele almak istiyorum. Önce idari izinden kimler yararlanıyor, bunlara bir bakalım:

Yöneticiler hariç olmak üzere 60 yaş ve üzerinde olanlar, Sağlık Bakanlığının belirlediği kronik hastalığı (e-nabızdan alınacak belge) bulunanlar, gebeliğinin yirmi dördüncü haftasından otuz ikinci haftasına kadar olanlar, süt izni kullananlar, on yaş altı çocuğu bulunan kadın personel, ve engelli çalışanlar. 

Bu genelgeye göre MEB, covid-19 riskinin daha fazla kişiye bulaşmasının önüne geçmek için diğer kısıtlama ve tedbirlerin yanında eğitim ve öğretim alanında da bir dizi uygulamayı hayata geçirmiş oldu. 1 Marttan itibaren kaldırdığı 10.00-16.00 mesai saatini, uzaktan ve dönüşümlü çalışma şekline yani esnek çalışmaya yeniden geri dönmüş oldu.

Genelge yayımlanır yayımlanmaz idari izin kapsamına alınanlarda hızlı bir trafik başladı:

-yasal doğum iznini kullanan, ardından göreve başlamadan hafta içi rapor almak suretiyle uzatmalara oynayan, son çare istemeyerek aylıksız izin alan bazı öğretmenler 8 ve 12.sınıflar dışında diğer sınıf kademelerinin uzaktan öğretime geçmesiyle birlikte çalıştığı kurumların kapısını çaldı ve aylıksız iznini bozdurarak göreve başladı ve uzaktan ders işlemeye başladı. Genelgenin ayrıntılarını görür görmez de “İdari izin hakkından faydalanmak istiyorum. Çocuğumla beraber ders işlemek zor oluyor” diyenler de eksik olmadı. Kronik hastalığı olanlar bu idari izin hakkından nasıl yararlanabiliriz hesabı yapmaya başladı.

Burada Genelge kapsamına girenlerin ister uzaktan ister dönüşümlü çalışma yolunu seçmeleri ister idari izinli sayılmak istemeleri, hangisini tercih ederlerse etsinler, devletin verdiği bir haktan yararlanmak istedikleri; MEB’in 60 yaş üstü olanları, engellileri, hamile ve küçük çocuğu olan anneleri korumaya aldığı görülmektedir. Bu bir hak mıdır? Evet, haktır. Bu haktan yararlanmak isteyenler, ayıplanacak bir şey mi yapıyorlar? Hayır, devletin kendileri için verdiği krediyi kullanmak istiyorlar. Ayrıca gebe ve çocuğu olan bir annenin aynı zamanda çalışıyor olması hiç kolay olmasa gerek. Bu tip anneler bir koltukta iki karpuzu taşımaya çalışanlardır. Devlet bu Genelgeyi yayımlayarak kötülük mü yaptı? Hayır. Öyle zannediyorum, anneden çocuğa, çocuktan anneye bir bulaş olmasın istemektedir.

Devlet bu hakları verirken her şeyi enine boyuna düşündü mü? İşte burada evet diyemiyorum. Niçin derseniz? Çünkü MEB’in, bu salgın döneminde öğretmenlerden azami derece nasıl faydalanırım hesabından ziyade öğretmenleri nasıl okula getirmem hesabı yaptığı görülmektedir. Bilmeyenler için söyleyeyim, bugün okullarda öğretmen olarak görev yapan personelin çoğu, kadın öğretmenlerden oluşmaktadır. Bu öğretmenlerin ne kadarı gebe ne kadarının 10 yaş altı çocuğu var bilmiyorum. Ümit ederim ki bu durumda olan kadın öğretmenlerin sayısı fazla değildir. Şayet idari izinden yararlanacak öğretmen sayısı fazla ise öğretmen kadrosu sınırlı olan okullar uzaktan da olsa bu eğitim ve öğretimi nasıl sağ salim yürütebilirler? Evet, bu deve güdülecek ama kimle, nasıl güdülecek? Bence bir konuda karar verirken işin bu yönleri de düşünülmeli. Maalesef bu Genelge ile işin bu yönünün çok düşünüldüğünü sanmıyorum. Bunu da okullar düşünsün. Burada bu idari iznin, uzaktan veya dönüşümlü çalışmanın MEB için bir avantajı, öğretimin dijital ortamda uzaktan da yapılabiliyor olması. Değilse işler hepten sarpa sarardı.

MEB çalışanları arasında idari izin kullanmak isteyenlerin sayısının gözle görülür şekilde fazla olmasının temelinde, idari izin kullananların diğer çalışanlara oranla maaş ve diğer özlük haklarında bir kayba uğramayacak olmaları ve haklarının saklı olduğu yönündeki açıklamadır. İdari izin kullanma yolu seçenlerin, diğer çalışanlara göre özlük haklarında kayba uğrayacak olsalar, öyle zannediyorum, idari izin kullananların çoğu, bu hakkı kullanma yoluna girmeyecektir. İdari izinli olanları, diğer çalışanlarla aynı haklardan yararlandırmak çok hakkaniyete uygun olmasa gerek. Bilfiil çalışanla esnek (uzaktan, dönüşümlü ve idari izinli) çalışan arasında mutlaka özlük haklar yönünden az veya çok bir fark olmalıdır. Adalet de bunu gerektirir.    

 *23/04/2021 tarihinde Barbaros ULU adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

 

 

18 Nisan 2021 Pazar

Bir Şeyleri Yanlış Yapıyoruz *

2020'nin Mart ayından beri covit 19 salgınıyla yatıp kalkıyoruz. Uğruna, az kısıtlama ve yasak yemedik. Kah normalleşme adımları çerçevesinde kuralları gevşettik kah katı kurallarla yeniden kapandık.

Bir yılı aşkın mücadelemiz sonucunda onca tedbir, kısıtlama ve yasağa rağmen salgının zirvesini yaşıyoruz. Konan tüm yasak ve alınan kararlarda imzası bulunan Bilim Kurulu Üyelerinin önerdiği kuralların işe yaramadığı su götürmez bir gerçek. Üyeler, bu niye böyle oluyor, biz bir yerde yanlış yapıyoruz ama nerede diye kafa yoracakları yerde yeni yasak önerileriyle televizyonların gediklisi olmaya devam ediyorlar, kendilerine hiç toz kondurmuyorlar ve korku pompalamaya devam ediyorlar. TV kanalları bunları ekrana çıkarmaya, bunlar da çıkıp konuşmaya ve hala yeni yasak önerileri sunmaya devam ediyorlar. Bunlara göre de suçun büyüğü, kural tanımayan halkta. Bunlara kalırsa salgınla mücadele için tek maske yetmez, maske sık sık değişmeli, şuralar-buralar kapanmalı, insanımız evinde bile maskeli durmalı, kısmi kapanma yetmez, tam kapanmaya geçmeli, okullar hiç açılmamalı, sınavlar bile yapılmamalı. Şehirlerarası seyahat yasağı konmalı, bir buçuk metrelik mesafe açılmalı, eller durmadan dezenfekte edilmeli, 18 yaş altına ve 65 yaş üstüne dışarı çıkış yasağı konmalı, aşı önceliği şunlara verilmeli vs. Yani bunlara göre salgınla mücadele için hayat durmalı, millet gerekirse taş kökü yemeli. Bakın bakalım, ondan sonra salgın mı kalır orta yerde. Alın size mücadele... 

Bilim Kurulunun önerdiği bunca kural, tedbir, kısıtlılık ve yasağa rağmen salgın hala artmaya devam ediyorsa salgınla mücadelede belli ki bir şeyler yanlış yapılıyor. Bence bir yasak da Bilim Kurulu Üyelerine konmalı. Önerileriniz sizin olsun, gölge etmeyin, fazla ihsan istemeyiz denmeli. Bunlara TV yasağı koymalı, gerekirse evlerine kapamalı ya da hastanelerinde hastalarıyla baş başa bırakmalı. Bunlar her gece geç vakitlere kadar TV kanallarında böyle boy gösterirlerse gündüz hastalarına ne zaman ne kadar vakit ayırabilirler ne zaman dinlenip ne zaman sağlıklı çalışabilirler ne zaman salgınla ilgili bilimsel yazıları okuyup inceleyebilirler. Unutmayalım ki dolu beyin yeni bilgi üretmez, bildik tekerlemesine devam eder. 

Yazıma koyduğum başlığa gelirsek, bir şeyleri belli ki yanlış yapıyoruz ve hastalık azalacağı yerde artıyor. Devlet yetkililerine ve Bilim Kurulu Üyelerine düşen, bir yıldır uyguladıkları ve önerdikleri tedbirleri sil baştan gözden geçirmeleri. Çünkü görüldü ki gidilen yol, yol değil. Yetkililerin ve Bilim Kurulu Üyelerinin salgını önleme adına uygulamaya koydukları kurallarda onların niyetlerini sorgulamıyorum. Salgını önlemede çok iyi niyetli olduklarını düşünüyorum. Ama gel gör ki geldiğimiz nokta çıktığımız yoldan beter. Dünü mumla arıyoruz milletçe. 

Yazımın bundan sonraki kısmında, salgınla mücadelede uygulanan tedbirlere ve verilen önceliklere örnek vermek istiyorum. Bir zaman yok satan ve fahiş fiyata tezgahlarda satışa sunulan maskeyi, devlet eliyle ücretsiz dağıtmaya kalktık. Maske önceliği, dışarıya çıkan ve çalışanlara olması gerekirken biz maske dağıtımında, dışarı çıkmasını yasakladığımız 65 yaş üstüne öncelik verdik. Covit aşısını ilk önce her gün işe giden kişilere özellikle bulaş riski fazla olanlara yapmamız gerekirken günlük birkaç saat çıkış izni verdiğimiz 65 yaş üstüne öncelik verdik. Bunu yaparken efendim, dışarıdan gelen çocuk ve çalışanın taşıyıcı olmalarını örnek gösterdik. Halbuki taşıyıcı olanlara öncelik verilmeli değil miydi.

Hasılı, verdiğim bu iki örnek bile salgınla mücadelede tedbir, teşhis ve tedaviyi yanlış uyguladığımızı gösteriyor. Yine salgınla ilgili ezberlediğimiz maske, mesafe ve temizlik üçlemesinden, mesafe ve temizliği anlamakla beraber insan yoğunluğunun olmadığı meskun mahallerde bile maske öneri ve dayatmasını anlamakta zorlandığımı ifade etmek isterim. Belki de hep maskeli olduğumuzdan hastalık tetikliyor. Bunu hiç düşündük mü? Oksijensiz kalan, nefes almakta zorlanan birinin hastalığa duçar olması kadar doğal bir şey olamaz. Tamam, birden fazla kişinin olduğu yerde maskeler, kuralına göre takılsın ama arabasında tek başına seyahat edene, kendi başına temiz havada yürüyüş yapana, odasında tek başına oturan görevliye de nerede masken denmesin. Zira çok gülünç oluyor ve bu, iyi niyetten öte ne yapacağını bilemez,  bir acizliğin tezahürüdür. İnsanları sık sık eve kapanmaya davet etmekten ziyade meskun mahaller dışına çıkmaları, birbirlerine yakınlaşmadan temiz havada maskesiz bir şekilde dolaşmaları tavsiye edilmeli. İnsanımız böylece güneş görsün, doya doya nefes alsın. Bu son önerimin dikkate alınmasını istiyorum. Hep Bilim Kurulu Üyelerinin önerisi mi dikkate alınacak.  İnsanımız, Allah gecinden versin, ölecekse temiz hava ve bol gıda alırken ölsün. Nasılsa öyle de ölüyoruz, böyle de.


*21/04/2021 tarihinde Barbaros ULU adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

 

 


17 Nisan 2021 Cumartesi

Yasak Herkesi Bağlamalı *

Salgını en aza indirmek amacıyla devlet, belli zaman aralıklarla bir dizi yasakları uygulamaya koydu. Salgının kontrol altına alındığı bazı zamanlarda normalleşme adımları çerçevesinde yasaklara bir yumuşama getirilse de artan vakalar sebebiyle tekrar kısıtlılık ve yasaklara geri dönüyoruz. Yani bir kapanıyoruz bir açılıyoruz.

Tüm yasaklara rağmen salgın kontrol altına alınamadığı gibi hasta ve vaka sayımız her geçen gün artıyor. Vaka sayısı 60 binleri geçerken yoğun bakım ve entübe hasta sayımız çoğalıyor. Ölü sayımız 300'lü rakamlara doğru gidiyor. Ülkemizdeki hasta ve vaka sayısının Sağlık Bakanının açıkladığı verilerden çok daha fazla olduğunu düşünüyorum. Çünkü test yaptırmayıp ayakta veya evinde karantinada iken ilaç kullanmadan bu hastalığı hafif atlatan insanımızın sayısı da az değil ve bunlar kayda girmiyor. Beni düşündüren de bunca tedbir ve yasağa rağmen vakaların her gün artması ve bu durumun hiç hayra alamet olmaması. 

Ben açıkçası salgını önlemek amacıyla uygulanmakta olan kısmi kapanmanın yanında Bilim Kurulu Üyelerinin istediği tam kapanmanın da salgını önlemede çözüm olacağına inanmıyorum. Çünkü salgını ranta çevirmek isteyenler iş başında. Amaçlarına ulaşıncaya kadar bu salgın kah azalarak kah çoğalarak bizimle yaşamaya devam edecek. Ta ki devletleri ve insanımızı pes ettirinceye kadar. Doğrusu, salgın kaynaklı konan yasak ve kısıtlamaları yürürlüğe koyan devlet yetkililerinin de bunun altında bir Çapanoğlu olabilir mi diye kafa yorduklarını düşünmüyorum. Öyle zannediyorum, düşünmeye başladığımız zaman iş işten geçmiş, atı alan Üsküdar’ı geçmiş olacak, bitmiş ve tükenmişlik içerisinde biz yine biz bize kalacağız. Ne zaman bu işte var bir şey dediğimiz zaman birileri hastalığa inanmıyor musun, bu ölüleri nereye koyacağız demeye başlıyor. Kimse hastalık yok, ölümlerin de aslı yok ve ölenlerin sayısı az falan demiyor. Zira hastalık bir gerçek olduğu gibi bu hastalık aynı zamanda hızlı bulaş özelliği olan ciddi bir hastalık. Birinci derecede ölümcül değilse de ölümler de bir hak. Öyle zannediyorum, böyle giderse bizi bu hastalıktan ziyade bu hastalık korkusu öldüreceğe benziyor. Çünkü bu kadar uzun bir kapalılığa devletlerin mali gücü ve kapalı esnaf ne kadar dayanır, bunu da zaman gösterecek. Neyse bu ayrı bir konu.

Salgının önlenmemesinde vatandaş konan kısıtlama ve yasaklara uymuyor mu sorusu akla geliyor. Gördüğüm kadarıyla kahir ekseriyet devletin koyduğu kurallara uymada hassas. Hatta çoğunluk hastalık derecesinde kurallara uyuyor ve çevresindeki insanları uyarıyor. İçimizde az sayıda kural tanımayan, aymazlar yok mu? Var elbet. Bunları hizaya getirme görevi de devletin kolluk görevlilerine kalmış.  Bu tiplere gerekli ağır cezalar verildiği takdirde bu kural tanımazlığa devam edeceklerini sanmıyorum. Ceza vermeyerek ekranlarda durmadan bu tipleri göstererek insanımız kurallara uymuyor şeklinde dert yanmak hiç çözüm değil. Zira bu tipler kimseye aldırmadan yollarına devam ediyorlar. Hayat bize zehir olurken bunlar rahatlarından ödün vermeden içimizde yaşamaya devam ediyorlar.

Salgını önlemenin yolunun ne kısmi ne de tam kapanma olduğuna inanamamakla beraber yasak ve kural koyucuların yürürlüğe koydukları bazı kuralları gereksiz bulup garipsesem de çevremdeki insanlara saygımdan ve vatandaşlık görevim icabı, konan kurallara azami gayret gösteriyorum. Aynı şekilde çoğunluğun da bu yasaklara riayet ettiğine inanıyorum. Ben ve çoğunluk salgın kaynaklı kurallara azami derecede gayret gösteriyorsak aynı hassasiyeti yasak koyuculardan da beklemek hakkımızdır. Örnek olarak ramazan dolayısıyla insanımız toplu iftar yapmasın ve birbirlerine gidip gelmesin diye 21.00 yasağını 19.00’a çekerken etkili ve yetkili sorumlu yöneticilerimizin de bu yasaktan azade olmaması lazım. Bunu bir vatandaş olarak hassaten istiyorum. Bize bu konuda talkın verilirken üzümlerin salkım salkım götürülmesi vatandaş nezdinde dikkat çekiyor. İstiyorum ki bu yasak herkes için bağlayıcı olsun. Herkes için bağlayıcı olan bu yasağa rağmen sorumlu kişilerimiz toplu iftarlara katılıyorsa, devletin kolluk kuvvetlerine düşen bu yasağı çiğneyenlere ceza yazmasıdır. Kendilerine ceza yazılan sorumlular da biz bunu hak ettik diyerek cezayı özümsemeleri gerekir. Bu ülkenin normalleşmesi için bu gerekiyor. Burada devlet 24 saat çalışıyor ve iş başında. Sorumlu kişiler iftar dolayısıyla yerinde denetim görevi yapıyorlar ve birlikte iftar yaptıklarına moral depoluyorlar denirse, bu durumda, iftar sofralarının görüntüsü basına servis edilmemeli diye düşünüyorum. Çünkü basına servis edilen bu tip her bir fotoğraf, vatandaşa “yasaklar sadece bizi mi bağlıyor” dedirtiyor. Bence kendimizi muaf tutacak ve uygulamayacağımız yasaklara hiç kapı aralamayalım ve yapamayacağımız şeyleri söylemeyelim. Çünkü bu durum devletle vatandaş arasında güven problemine yol açtığını düşünüyorum.   


*19/04/2021 tarihinde Barbaros ULU adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.