Üç sayfalık bu yazı dizisi bana ait değil. Kendisini ailecek tanıdığım,
değer verdiğim, sayıp sevdiğim, özü-sözü bir, Adıyaman Kahta ilçesinde ikamet
eden Cevher Olt'a ait bu yazı. Kendisi Kıbrıs'ta üniversite okurken başından
geçen bu hatırasını sosyal medyada paylaştığında bir solukta okumuştum. Cevher,
bunu yazı konusu edinebilir miyim dediğimde, şeref duyarım demişti.
Yazının geçtiği yıllar 2002 yılları olsa gerek. Daha İnternetin
yaygınlaşmadığı, bilemediğimiz bir kelimeyi öğrenmek için başvurmadığımız
yıllar. Yazıyı okurken hem güleceksiniz hem de bir konuda yanlış bilgi sahibi
olunca insanın ne tür yanlışlara imza atabileceğini, yanlışa imza atanın
samimiyetini ve içtenliği aynı zamanda Türkçe karşılığı varken bir kelimenin
yabancı dilden olanını tercih etmenin kişiye nelere mal olabileceğini
göreceksiniz. Bu hatırayı Cevher'in ağzından dinleyenler, bunu bizzat Cevher'in
ağzından dinlemek gerektiğini söyleseler de biz böyle bir seçenek ve zevkten
mahrumuz ve yazısıyla yetineceğiz. Bu anıyı iki parça halinde aktarmaya çalışacağım.
Şimdi sizi bu yazı dizisiyle baş başa bırakıyorum:
"Yeni bir öğrenim yılının başıydı. Üniversite ikinci sınıfa geçmiştik.
Okuduğumuz şehirde konut sayısı az olduğundan, kiralık ev bulmak bir insana
piyangodan para çıkması kadar oldukça zor bir ihtimaldi. Cemaat ve vakıf
yurtlarında da durum farklı değildi. Tabiri caizse kontenjanları dolup
taşmıştı. Biz de uzun ve zorlu bir uğraşıdan sonra zar zor bir apart otel
bulabilmiştik. Kaldığımız ev iki oda bir salondan müteşekkil küçük bir yerdi.
Bir odasında iki hemşerim, diğer odada ise yalnız ben kalıyordum.
Bir gün, samimi olduğum ve hatırını kıramayacağım bir arkadaşım, telefonla
beni arayarak yüz yüze görüşmek istediğini söyledi. Ben de olur, bizim eve gel,
görüşelim, dedim. Arkadaşım: “Ordu'nun bir ilçesinde Milli Eğitim Müdürlüğü
yapan bir aile dostumuz, oğluyla beraber yaklaşık bir haftadır benim evimde
misafirler. Geçen gün, üniversiteye çocuğunun kaydını yaptık. Fakat ev
bulamıyoruz. Babası herkese güvenemediğinden, çocuğunun tek başına ev tutmasını
istiyordu. Ev bulamayınca mecburen başkalarıyla kalmasına razı oldu. Bana,
‘Tanıdığın güvenilir, dürüst insanlar varsa yanlarına yerleştirelim yoksa
çocuğun kaydını donduralım’ dedi. Benim de aklıma ilk siz geldiniz. Ricamı
kabul edersen çok sevinirim.” dedi. Kabul etmezsem, dedim. “Ya aile
dostumuz…kendisine çok mahcup olurum” dedi. Bense: "Evimiz biliyorsun çok
küçük. Normalde kabul etmezdim. Lakin senin hatırın için bir kaç şartla kabul
ederim. Yarın gelsinler şartlarımı kabul ederlerse kabulümüzdür" dedim.
Ertesi gün çocukla babası geldiler. Kısa bir tanışma faslından sonra:
"Amcacığım, ben içki içmem, içilen yerde de durmam. Karı-kız peşinde de
koşmam. Bu davranışları yapanlardan da hiç hazzetmem. Yanlış anlama! Burası
cemaat evi değil. Namaz kılar kılmaz, o beni ilgilendirmez. Eğer oğlunun bu
taraklarda bezi varsa bizimle kalmaması, kendisi için daha iyi olur"
dedim.
Adam: “Ooo çok iyi. Ben de oğlumun beraber kalacağı arkadaşlarının tam da
böyle olmasını isterim. Hiç şüphen olmasın. Bu konularda oğlum da aynı sizin
gibi düşünen biridir. İnan ki çok iyi anlaşacaksınız,” dedi. (Laf aramızda,
oğlunun tipi, hal ve hareketleri hiç de öyle demiyordu. Hatta tam tersine
affetmem hepsini de yaparım gardaş diyordu.)
Sonra adam bizi daha yakından tanımak amacıyla bizde bir hafta kalmak
istediğini söyledi. Bizde kabul ettik. Giderken telefon numaramı aldı ve oğluna
ağabeylik etmemi, koruyup kollamamı rica etti. Ben de başım üstüne dedim ve
adam gitti (Sonunda müdür beyin o bitmek bilmeyen sıkıcı sohbetlerinden
kurtulmuştuk.)
Çocukla yirmi birinci günü devirmiştik. Evde iş bölümü yapmıştık. Her gün
bir arkadaşımız yemek yapar ve bulaşıkları yıkardı. O gün Mehmet arkadaşımız
yemek yapmıştı. Derslerim geç bir saatte bitmişti. Eve geldiğimde iki hemşerim
de masada yemek yiyorlardı. Çocuk ise kanepeye uzanmış, iki elini başının
altına koymuş sinirli bir şekilde duvara bakıyordu. Beyaz tenli olduğundan yüzü
kıpkırmızı kesilmişti. Sinirli olduğu her halinden belli oluyordu. Ellerimi ve
yüzümü yıkadıktan sonra sofraya oturdum. Arkadaşlara kısık bir sesle çocuğun
yemek yiyip yemediğini sordum. Arkadaşlar, çocuğun yemek yemediğini söylediler.
Çocuğa: ''Kardeşim gel, yemek yiyelim'' dedim. Çocuk yüksek bir ses tonuyla ve
sinirli bir şekilde: ''Ben yemek yemeyeceğim' dedi. Masada bulunan
arkadaşlarıma yine kısık bir sesle ve Kürtçe çocukla tartışıp tartışmadıklarını
sordum. Arkadaşlarım, çocukla hiç bir şekilde tartışmadıklarını söylediler.
Zaten daha önce arkadaşlara bakın biz üçümüz hemşeriyiz, bu çocuk aramızda
yabancı, zaten gurbet eldeyiz, çocuk bizim aramızda yabancılık çekmesin. Onun
için hatalarını görmezlikten gelin ve sakın kalp kırıcı sözler söylemeyin
demiştim.
Tekrar çocuğa dönüp kendisine şöyle dedim:
Bak kardeşim, bizde hemşericilik yoktur. Aynı yaşam alanını paylaşıyoruz
sen de bizim hemşerimizsin. Evde bulunan arkadaşlardan biri sana ters bir
davranışta bulunmuşsa söyle kendisinden hesabını sorayım. Yok, eğer dışarıdan
birileriyle kavga etmişsen ve de haklıysan söyle, gidip beraber bunun hesabını
soralım. Derdin neyse açıkça söyle. Yeter artık ben de sana sinirlenmeye
başladım. Böyle yüz yapıp da keyfimizi bozma.
Çocuk hiddetli ve ağlamaklı bir ses tonuyla:
Ben kimseyle tartışmadım. Kimseyle bir sorunum da yok. Ayrıca yemek de
yemeyeceğim. Ben bir vejetaryenim anladınız mı? Anlamadınızsa heceleyerek
söyleyeyim Ben ve_je_tar_ye_nim, dedi ve hiddetle odasına doğru gitti.
(Ben vejetaryenim derken öyle bir ifade biçimi vardı ki sanki ben mikrobum
anladınız mı, beni ortadan kaldırın der gibiydi.)
(Devam edecek)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder