11 Haziran 2019 Salı

Belediyelerin El Değiştirmesi *

Demokrasilerde seçim vardır. Belli bir sürenin sonunda seçmenin önüne sandık konur. Sandık sonucunda kazanan ve kaybedenler olur. Bazen biri, bazen öbürü kazanır. 

Hep aynı parti kazanır, öbürü hep kaybeden olursa ülkelerin demokrasisi tam oturmamış olur. Bir müddet sonra sıkıntılar ortaya çıkmaya başlar. Sürekli kazananlarda şımarma, savrulma, rehavete kapılma baş gösterebilir. Nasılsa kazanıyoruz denerek hizmetlerde aksama meydana gelebilir. Siyasi rakip ve muhalifleri susturma yoluna gidilebilir. Sürekli kaybedenler de ise nasılsa her seçimi kaybediyoruz denilerek sandığa gitmeme, sandıktan ümidi kesme, siyaset dışı başka arayışlara girme, hoşnutsuzluk durumları ortaya çıkabilir. 

Ne demek istiyorum? Demokrasilerde partiler seçim kazanabilmeli ve kaybedebilmeli. Böyle olduğu takdirde partilerde ve partilerin seçmenlerinde bir heyecan ve çalışma azmi ortaya çıkacaktır. Umudunu herkes sandığa bağlayacaktır. 

Kaybeden niçin kaybettiğini sorgulayacak, diğer seçimi nasıl kazanabilirim üzerine yoğunlaşacaktır. Seçimi kazanan da hizmet etmek için elinden geleni ardına koymayacak. Var gücüyle çalışacaktır. Çalışmadığı takdirde bir sonraki seçimi kaybedeceğini düşünecektir. 

Partiler, kaybedince dünyanın sonu olmadığını anlarlar. Demek ki kendimizi iyi anlatamadık ya da seçmen bizi ikna edici bulmadı, nasip değilmiş derler. Kazananlar ise zafer kazandık narası atma ihtiyacı hissetmezler. Çünkü bir sonraki seçimi kaybetme ihtimalleri vardır.

Partiler kazanma ve kaybetme üzerine yoğunlaşınca bundan ülke kazançlı çıkacaktır. Hangi parti kazanırsa kazansın vatandaş kazanacaktır. Çünkü kazandığını kaybetmemek için var gücüyle çalışacaktır.
***
Partilerin kalesi diyebileceğimiz ilçe, il ve büyükşehirlerimiz var. İster genel, ister mahalli seçim olsun, buraları daima aynı partiler kazanır. Aynı parti kazandığı için buralarda aslında seçim yapmaya bile gerek yok. Zaten kazanan da çok büyük yatırımlar yapmadığı gibi çok büyük hizmet etmesine de gerek kalmıyor. Buralarda sadece kazanan partinin adayı değişir. Buralar partilerin kurtarılmış bölgeleridir. Zihniyet değişmediği için seçim, buralarda bir yenilik getirmez. Bu yüzden kale diye tabir edilen yerlerde bir yenileşme ve gelişme görülmez. Kale tabir edilen yerler partilerin hoşuna gitse de demokrasi adına sağlıklı değildir. Aslında seçim yoluyla ara ara zihniyet değişimi olacak ki hiçbir yer partiler için çantada keklik olmamalı. Kim gelirse çalışmaktan ve hizmet etmekten başka çaresi olmadığını bilmeli.

*26/06/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Kavgaların En Büyüğü

Kavga kavgadır. Büyüğü, küçüğü olmaz. En küçük kavga bile kırgınlıklara sebebiyet vermekte, taraflar arasında onulmaz yaralar açmaktadır. En iyisi sorunu iletişim organı dil ile çözmektir. Dil yerine elimizi, kolumuzu kullanırsak işte bunun adı kavgadır. El ve kol da sorunu çözmez, hazırında büyütür. 

Kavganın her türünden uzak durmak lazım. Hele aile kavgasından. Çünkü kavgaların en büyüğüdür. Aile derken karı koca arasındaki kavga, aile bireylerinin birbiri arasındaki kavga, akrabaların birbirleriyle yaptığı kavgalar akla gelir. Bunlarla yapılan kavgalar bitmez, ilanihaye devam eder. Çünkü bunların kavgası yabancılarla yapılan kavgalara benzemez. Başkası ile kavga yaparsın, birbirinizin kafasını, gözünü yararsın. Sonra çeker gidersin. Bir daha birbirinizi görmezsiniz. En kötü ihtimalle mahkemelik olursun. Aile ve akraba kavgası böyle mi? Yeri gelir saç baş yolar, kafayı gözü kırar, adliyelik de olursun. Ama bitmiyor ki... Çünkü akşam sabah berabersin. Saman alevi gibi görünce yine parlarsın. Hiç bir araya gelmeyelim desen bile düğün, cenaze ve benzeri yerlerde yine karşılaşırsın. Yani akraba ve aileyle kavga ettikten sonra ne hali varsa görsün deyip çekip gidemezsin. Neredeyse kıyamete kadar sürer gider. O yüzden kavgaların en büyüğü akraba veya aile kavgası diyorum.

Hasılı en güzeli kimseyle kavga yapmamaktır. Yok illaki yapacağım ya da o gelir beni bulur diyorsan kavgayı kan ve akrabalık bağı olmayan kişilerle yapacaksın. Böylesi kavgalar bir müddet sonra durulur. O yoluna, sen yoluna gidersin. Akraba öyle değil. Çünkü akrabayı kendin seçmiyorsun ve değiştiremiyorsun. O yüzden sen sen ol, akraba ile ye, iç, otur, kalk ama asla kavgaya tutuşma. Sorununu içine at. Gerekirse o sorun seni yesin, bitirsin. Yine de sen aile kavgasından uzak dur. Çünkü kavgaların en büyüğüdür.

Hasta Katılım Payları*

Hastanede muayene olduktan sonra devletin aldığı hasta katılım payını, muayene ücretini ve reçeteye yazılan ilaçtan alınan yüzdeyi sorun edinmiyorum. Devlet alması gerekiyordur, alıyor. Alınan ücret azdır, çoktur iddiasında da değilim. Benim sorun edindiğim eczaneye her varışımda bir borç çıkarılması. Burada eczanelerin para almasına da bir şey demiyorum. Devlet, eczanelere vezne görevi vermiş. Onlar da alıyorlar. Burada bir sorun varsa bu sorun eczacıların sorunu.

Benim derdim devletin tahsil edeceği muayene ve hasta katılım payını peşin tahsil ettirmemesi. Her muayeneden sonra her eczaneye varışında az veya çok bir borç çıkıyor. Borcu duyunca önce ne borcu deyip bir şok geçiriyorsun. Eczacı ya şu şu tarihlerde falan hastanede muayene olmuşsun açıklaması yapıyor ya da geçmiş borcu gösteren bir çıktı veriyor. Tamam, neyse, kapatalım bu borcu deyip ödemeyi yapıyorsun. Eczaneye bir diğer uğradığında yine eski bir borçla karşılaşıyorsun. Anladığım kadarıyla sistem son muayenenin reçetesini görüyor, ilacını veriyor ama son muayeneyi görmüyor. Onu da bir dahaki gelişine saklıyor. Haraca bağlar gibi her defasında önüne bir başka borç çıkarıyor. Merak ediyorum çok mu zor, son muayeneyi  hemen yansıtmak?

Bugün bakkallar bile doğru dürüst borç yazmıyor. Parası olmayan kredi kartını uzatıyor, alışverişini karta geçirtiyor. Hatta çoğu bakkalın görünür yerinde "Veresiyemiz yoktur" levhası asılı. Yani eski çamlar bardak oldu. Fakat görüyorum ki devlet hala borç yazdırmaktan vazgeçmiş değil, eski borç ve veresiye defterlerini yaşatmaya çalışıyor. Tek farkı var. Borcu deftere yazmıyor, sisteme işliyor. Devlet parayı peşin tahsil edecek bir sistem bulamadı mı yoksa başka bir hesabı mı var? Yok bulduğu en güzel sistem bu ve  bu sistem bu şekilde devam edecekse bari bu sistemin mucidi kim, bu yazılımı kim yaptı ise bari her eczanenin önüne bu mucidin bir heykelini dikmeyi şart koşsa. Hiç olmazsa eczaneden her çıkan kafasını kaldırarak bu mucidin yüzüne bakar. Böylece hem mucit her eczaneden çıkanın hayır duasını alır hem de heykeltıraşlara bu vesileyle bir iş çıkarılmış olur. Bu işin, bu sanatın gelişmesine de katkı sağlayacağını düşünüyorum. Bu bir maliyettir denirse pekala HKP(Hasta Katılım Payı) gibi bir HKP(Heykel Katılım Payı) sütunu daha açılır. (Kısaltmayı değiştirmeye bile gerek yok gördüğünüz gibi) Bu maliyet de hastaların üzerine borç olarak yazılır. Tahsil işini de yine eczacılar yapar.

Burada bir söz de din görevlilerine söyleyelim. Biliyorsunuz ramazan ayı gelince din görevlileri eski ramazan geleneklerinden olan veresiye defterlerine değinirler ve bu vesileyle bakkala borç yazdıran fukaranın borçlarını sildirmemizi teşvik ederler. Artık eskisi gibi bakkal borcu olmadığına göre din görevlileri vaazlarında veresiye defteri konusunu işlerken "Fakir fukaranın eczane borçlarını ödeyin" desinler. Çünkü hasta olup da hastaneye uğrayan herkesin borcu var eczanelere.

*21/06/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.