10 Haziran 2019 Pazartesi

Bayram mıydı yoksa Katliam mıydı?

Dokuz günlük Ramazan Bayramı tatilinde meydana gelen 230 trafik kazasında 106 insanımız öldü, 775 kişi de yaralandı. Bu demektir ki ortalama günde 26 kaza vuku bulmuş, 12'i can vermiş, 86'ı da yaralanmış. Sanki bayram değil de savaş ya da katliam yapmışız.

Her bayramda normalinden fazla meydana gelen bu trafik kazalarını, ölümleri ve yaralanmaları kanıksadık maalesef. Devlet ne tedbiri alırsa alsın her bayramda kazalar oluyor. Sanki bayramlarda kaza yapmak kaderimiz. Öyle zannediyorum kaza nedenlerinin çoğu da sürücü hatasından kaynaklanmaktadır. Bu sürücülerin kahir ekseriyeti de kendisine çok güvenen usta şofördür. Zaten kendisine çok güvenenler çok kaza yapıyor. Mübareler arabaya binince sanki tatile değil de ölüme gidercesine bastıkça basıyorlar. Sanki gidecekleri yere beş, on dakika sonra varsalar itibar kaybına uğrayacaklar. Allah hayırlarını versin.

Dokuz günlük tatilde kaybettiğimiz bu insanları trafik kazasında değil de bir terör saldırısı sonucunda kaybetsek Türkiye ayağa kalkar, duygularımız kabarız. Nedense trafik kazalarında ölen bunca insan gündem bile oluşturmuyor.

Ne yapacağız, ne edeceğiz? Tatillerde özellikle uzun bayram tatillerinde biz her sene bayramlık elbise yerine kefen giymeye devam mı edeceğiz? Yok mu bunun yolu? Ne tedbir alırsak alalım, inisiyatif yine sürücülerde olacaksa biz bu ölümlü kazaların önüne geçemeyiz. Çünkü arabasına ve şoförlüğe güvenen kimseler düzgün yolları gördüğü zaman akıllarına gaza basmaktan başka bir şey gelmiyor. Yazık gerçekten! Bizim bu hız tutkumuz böyle giderse daha nice canlara mezar olacak.

Bu kazaları önlemenin yolu, sürücülerin sorumlu davranmasıyla, trafik kurallarına uymasıyla mümkün olur. Sürücülerde bu sorumluluk yoksa çok faydası olur mu bilmiyorum ama hız sınırına riayet etmeyenlerin aracına el konabilir. Başka da aklıma bir şey gelmiyor. Ölümü göze alana ve ölüme koşana arabasını bağlamak işe yarar mı diyebilirsiniz? Tatil demek araba demek. Yaya kalacağını bilen için bir tedbir olabilir.

Kazanmak ve Kaybetmek

Yaşadığımız hayat bir imtihan dünyası olduğu kadar aynı zamanda bir yarıştan ibarettir. Bir yerde yarış, müsabaka, rekabet varsa bu yarışın mutlaka bir kazananı, bir de kaybedeni olur. Yani kazanmak ve kaybetmek yaşadığımız hayatın doğasında vardır. Bu demektir ki bir yarışa girmişsek kazanmaya ve kaybetmeye hazır olmamız gerekiyor.

Yarışa giren herkes, kaybetmekten ziyade kazanmaya kendini şartlandırır. Kimse kaybetmeyi aklına bile getirmek istemez. Ama bu dünya hep kazanmaktan ibaret değildir ve kişi sadece kazanmaz, bazen de kaybeder. Ki böyle olmalıdır. Rekabetin iki ucundaki kişilerden bir taraf hep kazanır, diğer taraf kaybederse yarışın bir anlamı kalmaz. Zaten böylesi durumlarda yarışmaya da gerek yoktur.

Kazanan, kazanma kurallarını yerine getirdiği, yaşadığı çağı okuyarak kendini yenilediği müddetçe kazanmaya devam eder. Kaybeden de işi kuralına göre oynayamadığı müddetçe kaybetmeye devam eder.

İçinde rekabeti barındıran hayat hep böyle devam eder mi? Ne zamanki hep kazanan kazanmanın şımarıklığına tutulur, nasılsa hep kazanıyorum deyip işini savsaklamaya başlar ise yozlaşma ve savrulma ortaya çıkar. Bu durum, rakibinin çıtasını yükseltirken kendisini aşağıya doğru çeker. Bu da hep kazananın kaybetmesi demektir. Hemen birden kaybetmese bile bir müddet kıl payı veya zorla kazanmaya devam eder. Sonra da kaybetmeye başlar. Daha önce hep kazandığı için ortaya çıkan bu mağlubiyeti kabullenmek çok zordur. Yine kazanmak için her yolu dener, bunu mubah görür. Daha önce başvurmadığı yollara tevessül eder. Can havliyle attığı her adım birlikte çalıştıklarını da yaralamaya başlar. Çünkü sağlıklı düşünme ortadan kalkar.

Daha önce hep kaybeden sürekli kaybetmeye devam ederse moralman çöküntüye sürüklenir. Hiç kazanma ümidi kalmadığı için rekabetin dışında başka yollara girer veya bu şekil bir beklenti içerisine girer. Bu şekil hep kaybeden bir gün kazanırsa moral kazanır, kendisine güveni gelir. Demek ki düzgün çalışılırsa beraberinde kazanma da gelebiliyormuş der ve başka arayışlar içerisine girmez.

Demek istiyorum ki doğasında kazanmak ve kaybetmek olan rekabetin sağlıklı yürümesi için taraflar kazanmaya ve kaybetmeye hazır olmalıdırlar. Ne hep kazanmak kişiyi ihya eder ne de hep kaybetmek kişi için dünyanın sonudur. Kazansak da kaybetsek de hayat yine devam ediyor. Önemli olan yarışı sonuçları itibariyle bir fazilet ve erdem yarışı olacak şekilde tatlı bir rekabete döndürmektir.

9 Haziran 2019 Pazar

Seçen ile Seçilen Arasındaki Farklar ***


Seçen(seçmen) derken sen, ben, bizim oğlan yani köylü Ahmet Ağa ve çocuklarını; seçilen derken bizim seçtiğimiz, seçerek gönderdiğimiz ve devletin her türlü imkanından yararlanan üst bürokrasiyi kastediyorum. Buna besleyenler ve beslenenler de diyebiliriz. Seçmen ve seçilen, nimetlerden faydalanmayan ve faydalanan, besleyen ve beslenen, külfete katlanan ve külfet yüzü görmeyen, yönetilen ve yöneten adına ne dersek diyelim, yazılışları farklı olsa da aslında aramızda fazla bir fark yok. Hindistan'daki Kast Sistemi kadar değil mesela. 

Önce eşitliklerimizi yazalım:
*Biz halkız, onlar da halk. Her ikimiz de Halkçılık ilkesine bağlıyız. Eşitiz yani. En azından böyle diyorlar.
*Sandıkta bizim oy ile onların oyu aynı.
*Onlar da bizim gibi bu ülkenin havasını teneffüs ediyorlar. Yurtdışından ayrı bir hava getirmiyorlar. Öldükleri zaman da onlar bizim gibi toprağa gömülüyorlar.

Bir nüans diyebileceğimiz aramızdaki farklara gelince;

*Onlar VİP'ten geçer, biz geçemeyiz. Çok da büyütülecek bir fark değil. Sadece giriş yerlerimiz farklı. Onlar VİP'e girerken kapıda karşılanır, cepleri yoklanmaz. İçeride dinlenirken izzet ve ikram beleşmiş. Bize gelince cebimizdeki bozuk paraya, belimizdeki kemere varıncaya kadar çıkartılıp öyle geçeriz. İçeri girince bizim için de her şey var. Bütçemiz el verirse istediğimizden yiyip içebiliriz. Tek farkı ikramlara para ödüyoruz. Bunda büyütülecek, efendim bu haksızlık denecek bir durum söz konusu değildir. O, yani beleş yiyen amme adına oradadır. Ben ise belki de keyfi oradayım. Amme adına iş yapanla keyfi iş yapan arasında o kadar fark olsun. O, cebi yoklanmadan içeri geçiyorsa buna da kızmaya hakkımız yok. Demek ki bana göre o, güven vermiş. Ben devletime, VİP'e güven vermemişsem devlet ne yapsın?
*Onun altında makam aracı, şoför ve koruması vardır. Bizimse yok. Bu da bizim açımızdan olumlu. Çünkü biz istediğimiz tüm toplu taşımaya bineriz, sıkıldıkça birinden inip diğerine geçeriz. O ise aynı araba, aynı koruma, aynı şoförle olmak zorunda. Aynı şeyden insan sıkılır. Allah yardımcıları olsun. Onlara sabır versin.
*Onlara devletin tüm kapıları açıktır. Biz ise randevu ile gireriz. 
*Onlar protokolde kendilerine ayrılan yere oturmak zorunda. Biz ise protokol hariç her yere oturabilir ve dolaşabiliriz. Beğenmezsek çeker gideriz.
*Onlar her nereye giderse birinci sınıf muamele görür, el üstünde tutulur. Hatta bazen gördükleri muameleden hoşnut kalmazlar. Biz ise Yalova Kaymakamı muamelesi görürüz daima. Bu, bizim için değişmez kuraldır.
*Onların özlük hakları iyidir. Kendileri ve sülalesi ihya olur. Biz ise onlara verdiğimizden arta kalan olursa kendi yağımızla kavruluruz. Kendimiz onlar kadar yiyemesek de daima veren eliz. Bizim elimiz daima havada, onlarınki ise aşağıda. Onlar, bakımdan dolayı sık sık hazım sorunu yaşarken, bol bol soda içmeleri gerekiyor. Bizim ise soda ile pek işimiz olmaz. Çünkü midemizin hazım sorunu yoktur.
*Onlar vekil, biz asılız. Onlar bir müddet sonra vekil ve seçilmişliklerini kaybetseler de biz asla aslımızdan ödün vermeyiz, aslımızı inkar etmeyiz.
*Ülkede çıkarılan her türlü mevzuat onları korumaya yöneliktir. Hiçbir şeyden dolayı onlar asla mağdur olmazlar. Biz ise mevzuattan kendimizi korumaya çalışırız.
*Onlar halkın içerisine seçimden seçime katılırlar. Biz ise daima halkın içindeyiz.
*Onlar beş yıldan beş yıla bizim ayağımıza gelir, oy isterler. Biz ise beş yıl boyunca onların ayağına gideriz. Bir sirkülasyon var yani.
*Onlar girdikleri seçimi kaybederlerse hayatın sonu demektir. Ağızlarının tadı kalmaz. Bizde ise hiç değişiklik olmaz. Çünkü her gelen vurduğu için vücudumuz her türlü artçı depreme karşı dayanıklıdır.
*Onlar ölürse cenazeleri Meclisin önünde yapılan bir törenle kaldırılır. Bizi ise sevenlerimiz sessiz sedasız kaldırır.
*Trafiğe çıktığımızda trafik yoğunluğuna göre seyir ederiz. Yol tıkalı ise yolun açılmasını bekleriz. Trafikte sabrın en güzel örneklerini sergiler, sağı-solu seyrederiz. Onlar ise boşaltılmış yoldan geçer, kırmızı ışık nedir bilmezler. Geçerken cadde sinek avlar. Çünkü hiçbir şey göremezler.

Gördüğünüz gibi aramızdaki farklar çok büyütülecek gibi değil.

***15/06/2019 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.