1 Haziran 2019 Cumartesi

Afüvvün ***

Furkan süresi 77.ayet mealinde Allah "Duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin" buyurur. Peygamberimiz "Dua müminin silahıdır" der. Bu ayet ve hadisten anlaşıldığına göre dinimiz duaya büyük önem vermektedir.

Kur'an-ı Kerim'de Allah, peygamberlerin yaptığı duaları örnek olarak verir. Hadisi şeriflerde de peygamberimizin yaptığı dualara rastlıyoruz. Bu duaların hepsi bizim günlük hayatta yapmamız gereken güzel dualardandır. İşte o dualardan biri de "Allah'ım sen affedicisin, affetmeyi seversin. O halde beni affet" duasıdır. Hz Ayşe'nin "Ya Rasulallah! Kadir gecesine çıkarsam hangi duayı edeyim" sorusuna verdiği cevaptır bu. Bu duada dikkat çeken Allah'ın en güzel isimlerinden olan afüvvün duasıdır. Biz bu dua ile Allah'tan kendimizi affetmesini istiyoruz. Ki buna mecburuz ve muhtacız. Zira Allah'ın affı olmasa bizim halimiz harap. Çünkü her birimiz günah batağı içindeyiz. Sonra kim kurtarabilir mahşerde hesap verirken bizi? Elbette ona, onun afüvvün sıfat ve ismine sığınacağız. 

Biz, Allah'tan bilerek veya bilmeyerek yaptıklarımızdan dolayı affetmesini isteyeceğiz. Yalnız bu isteme "Rabbenâ, hebbanâ" olmamalı diye düşünüyorum. Nasıl ki Allah'ın bizi affetmesini bekliyoruz, biz de başkasını affetmeyi prensip edinmemiz gerekiyor. Suç işleyen insanlara bakış açımız "Seni Allah bile affetmeyerek" şeklinde insafsızca olmamalı. Sonra ne biliyoruz Allah'ın bağışlamayacağını yoksa Allah'tan vahiy mi geliyor bize? Böyle diyerek kimse haddi aşmasın. Zira O Allah'ın affı, merhameti, bağışlaması çok geniştir. Ki o Allah "İnsanlar suç işlediği zaman Allah onları yok etseydi, yeryüzünde hiçbir canlı kalmazdı" buyurur Fatır süresinde. Şayet Allah böyle yapmasaydı orta yerde yasak ağacın meyvesinden yiyen Hz Adem kalmazdı, bir Kıpti’yi öldürdüğünden dolayı Hz Musa kalmazdı, kavmine helak vaki olunca kendisine buradan ayrılabilirsin denmediği halde muhitini terk eden Hz Yunus kalmazdı. Hz Adem, Hz Musa, Hz Yunus yaşamaya devam ettikleri gibi peygamberlik gibi bir şerefe nail olmuşlardır.

Demem odur ki suçla insafsızca mücadele edelim ama suçluya insafı elden bırakmayalım. Hata yapan ve suç işleyen insanımıza tekrar şans verelim. İşlediğim suçtan dolayı pişman oldum diyenin niyetini okumayalım. Çünkü niyetleri ancak Allah bilir. Biz ancak zahire göre hüküm verebiliriz. Suçla ve suçluyla mücadele ederken kantarın topuzunu kaçırmayalım. Adaleti elden bırakmayalım. Hak edene cezasını verirken aynı zamanda onurunu koruyalım. Hak edene öyle ceza verelim ki kesilen parmak acımasın. Suçlu hak ettim, halk ise adalet yerini buldu desin. Cezasını çeken insan tövbekâr olsun, yaptıklarından nedamet duysun. Haksız yere ceza aldığını söyleyerek devlete, devletin hâkimine ve savcısına diş bilemesin. Suçluya karşı bakışımız hem hâkim hem savcı hem avukat bakışı olmasın. 

Allah gibi affedici olmayız elbet. Ama affın suyunun suyunun suyundan nasiplenelim ve nasiplendirelim. Toplumsal barış için bu elzemdir.

***19/05/2020 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

Oruç Derdimiz Olmalı

Küçüklüğümde oruç uzun yaz aylarına gelmişti. Mevsim hasat mevsimiydi. Ailecek sahura kalkar, birlikte sahuru yapardık. Sahurdan sonra annem babam bizi yatırır, kendileri yatmaz, tarlaya giderlerdi. Öğleye kadar ekin direrler. Dirdiklerini at arabasına yüklerler, harmana getirirlerdi. Getirdiklerini ya patoza atarlar ya da iki atın arkasına taktıkları düvenle sapı tahılından ayıracak şekilde sürerlerdi. Öğle gibi de istirahate çekilirlerdi.

Ekin-harman işlerini yaparken asla oruç bozmazlar, hem oruçlarını tutarlar hem de işlerini yürütürlerdi. Elleri mahkum. Başka seçenekleri yoktu. Çünkü mahsul tarlada beklemez, aşırı sıcağın altında yanardı. Nasıl ki demir tavında dövülürse bu iş de zamanı gelince yapılması gerekiyordu. Büyüklerimiz oruç ekin-harman zamanına denk geldiğinde sahurdan öğleye kadar çalışma yolunu bulmuşlar. Bu çözümü bulan eski büyüklerime ancak şapka çıkartılır. Helal olsun onlara. Ki onlar bizim kadar dini bilgiye sahip değillerdi. Belki de çoğu okur-yazar bile değildi. Okumasını pat çat bilen de ya ilkokul terk ya da güç bela ilkokulu bitirmiş kimselerden oluşuyordu. Buna rağmen ne işten taviz vermişler ne de oruç ibadetini yerine getirmekten geri kalmışlar.

Günümüzde ekin harman işleri daha kolaylaştı. Bedenen çalışmanın yerini biçerdöver aldı. Hasat kaldırma işi fazla vakit de almıyor. Öyle zannediyorum sahurdan sonra işe giden de kalmadı. Eski insanların bedenen çalışarak tuttuğu orucu bugün kaç çiftçi tutuyor? Düşünmek lazım. Üstelik bugünün insanı okuma ve dini bilgi bakımından o günün insanına kaç çeker. Sanırım bu işler için bilgiden ziyade samimiyet ve duyarlılık gerekiyor.

Bu duyarlılık insanımızın çoğunda kalmadığı gibi maalesef devleti yöneten insanlarımızda da göremiyorum. Halbuki devletin görevi, vatandaşına hayatı kolaylaştırmak ve insanların dini duyarlılığını gözetmek olmalıydı. Pekala devlet bu uzun oruç günlerinde mesai kavramını gözden geçirebilir, mesaiyi geçmişte büyüklerimizin yaptığı gibi sahurdan sonra başlatabilir, öğle gibi mesaiyi bitirebilirdi. Sabah-öğle arasında mesaisini yapan insanımız iftara kadar istirahatini yapabilirdi. Öğrenciler için hakeza giriş ve çıkışlar düzenlenebilirdi. Operasyondan operasyona koşan profesyonel askerimizin dışında vatani görevini yapan askerlerimiz için oruç tutma kolaylığı sağlanabilirdi. Askerlerimiz askeri eğitim yapsalar eh oruçlarını tutmasınlar diyeceğim. Fakat mevcut askerlerimiz hayatın hiçbir safhasında ve harpte lazım olmayacak yanaşık düzen eğitiminden başka bir eğitim almıyor. En azından tüm erata olmasa bile oruç tutanlara kolaylık sağlanabilirdi. Öğrencilerin girmesi gereken merkezi sınavlar oruç dışında yapılacak şekilde planlanabilirdi. Maalesef hiçbiri yapılmıyor. Mesai bakımından diğer günler ile oruç günleri arasında bir fark bir ayrıcalık bir düzenleme bugüne kadar yapılmadı.

Tüm bunlar gayrimüslim bir ülkede olsa bu meseleyi asla gündeme almam. Ama tüm bu işler (oruca duyarsızlık) halkının ekseriyeti Müslüman bir ülkede yapılıyorsa  işte bu, benim zoruma gider. Devleti yöneten yetkililerden, iftara gösterdikleri hassasiyeti oruca da göstermelerini istiyorum. Orucu dert edinseler iyi olacak. Öyle dert edinmeliler ki oruç tutmak istemeyenlerin, arkasına sığınacakları bir mazeretleri olmasın.

31 Mayıs 2019 Cuma

Bu Dervişin Fikri Nedir?

Tilkinin yüz planı olurmuş, bunun 99'u horozu nasıl haklarım üzerineymiş. Şaşırttı mı bu plan beni? Hayır. Tilki bu. Rızkının peşinde. Bunu elde etmek için her türlü hile ve desiseyi devreye sokar. 

Günümüzde bazı insanlar vardır ki tilkiyi aratmaz. Ne iş yaptıkları, hangi koltuğu işgal ettikleri önemli değildir. Birinci öncelikleri ne ise koltuğu ona alet ederler. Bu tiplere dervişin fikri ne ise zikri de o olur denir. Mesela bir okul müdürünü düşünün. Okul müdürünün birincil önceliği ne olabilir? Herhalde okulunu eğitim ve öğretim yönünden olması gereken en iyi noktaya taşımak olmalıdır. Bunun için personeli ile iyi bir iletişim dili geliştirmesi ve öğretmeni, öğrencisi ve velisiyle iyi bir sinerji meydana getirmesidir. Öğretmeninin fotokopi işleri başta olmak üzere her türlü ihtiyacını karşılamak için çaba sarf etmelidir. 

Ama bu müdür kağıt, kırtasiye ve fotokopi işlerini para yok diye öğretmenlerinin üzerine yıkar, bunun yerine kimsenin okumadığı bir okul dergisi çıkarmak için okulun imkanlarını dergi çıkarmaya harcarsa,

Yine bu okul müdürü eğitim ve öğretimden ziyade sportif faaliyetlere özellikle futbola öncelik veriyorsa,

Yine bu okul müdürü devamsızlık yapan, okuldan kaçan, yaramazlık yapan öğrencileri ailesine haber vermiyor, mesaj göndermiyor, onlarla ilgili bir işlem yapmıyor ise...

Sorarım size bu okul müdürünün birinci önceliği eğitim ve öğretim mi yoksa ne? Herhalde vereceğiniz cevap eğitim ve öğretim bu okul müdürünün nezdinde ilk üçe girmez.

Ama böyleleri eğitim ve öğretimin başında. Nasılsa yürüyor takur tukur. Kaç öğrenci iyi bir liseye yerleşmiş, hiç öyle bir derdi olmaz. Bu tip müdürlerin başında onları denetlemekle görevli amirlerin de bu okullar daha önce neredeydi, şimdi nerede diye bir inceleme ve hesap sorma gibi dertleri olmaz. Varsa yoksa şov peşindeler. 

Sonra da bu eğitim ve öğretim niçin böyle der dururuz. Suçlu ararız durmadan. Eğitim ve öğretim birinci önceliği olmayan bu tiplerin elinde okullar iyi ayakta duruyor.