22 Mart 2026 Pazar
Bir Başka Açıdan Ramazan
20 Mart 2026 Cuma
Yangından Mal Kaçırır gibi Bayram Namazı
Bayram günü Konya merkezde 06.47'de güneş doğdu. 07.24'de bayram namazı vakti duyurusu yapılmış. Güneşle namaza başlama vakti arasında 37 dakika dikkatimi çekti.
Eskiden güneşin doğmasının ardından kerahat vakti çıksın diye 40-45 dakika sonra bayram namazı vakti belirlenirdi.
07.25'de camiye vardığımda imam çoktan tekbir alıp namaza durmuş. İlk rekatın tekbirlerini almış ve Fatihayı okumaya başlamış.
Namaz bittiği zaman 07.31 idi. Tekbir ve selam toplamı 7 dakika sürmüş.
Mahalle imamımızdaki bu dakikliğe şapka çıkarmak lazım.
Zamana riayet ve dakik olma yönünden sınıfta kalsak da bayram namazını vaktinde kılma yönünde üstümüze yok. Adeta yangından mal kaçırır gibi bayram namazına başlıyoruz. Ne dakika ne saniye sekiyor. Tam zamanında tekbir alıyor imamlar.
Eski imamlar bayram namazı vakti gelince hem geç gelenler yetişsin hem de namazın kılınışını hatırlatırdı. Şimdiki yeni nesil imamlarımız bunu da yapmıyor. Yapıyorsa da vakit girmeden yapıyor.
Sabah erkenmiş. Belki uykuya dalmış olanlar olabilir. Bir iki dakika oyalanayım. Yeni gelenler de bayram namazına yetişsin diye bir dertleri yok. Vakit girince tekbirimi alırım. Yetişen yetişir, yetişmeyen kendi bilir diye düşünüyor.
Tamam, bayramda herkes zamanla yarışır. Herkes bayram ziyareti yapacak. Vaktinde kılmak gerek. Yalnız üç beş dakika geç hareket etmek çok iyi olur diye düşünüyorum. Çünkü bayram namazı, cuma ve vakit namazları gibi değil. Önünde ezan yok, sünnet yok, kamet getirme yok. İmamın buyurun namaza komutuyla herkes ayağa kalkıyor ve tekbir alınıyor.
Madem ki bayramlarda zamana riayet konusunda azami gayret sarf ediyoruz. Bu dakikliği hayatın her alanına yaymak gerek. Çünkü dakiklik sadece bayram namazında lazım değil, her zaman lazım.
Bayram namazını sadece namaz vaktini duyurmakla kalınmamalı. Vakit girince ezan, teşrik tekbiri, sela ya da "Bayram namazı kılınmak üzere" şeklinde duyuru yapmak sanki daha uygun olur diye düşünüyorum.
18 Mart 2026 Çarşamba
Ramazanın Düşündürdükleri
Ramazan ayı Müslümanlar için önemli bir ay, mübarek bir ay, on bir ayın sultanı; rahmet, mağfiret ve cehennem azabından kurtulma ayı. Bu ayda şeytanlar zincire vurulur denir.
Bu ay oruç tutan, Kur'an okuyan, ibadet yapan için ruhu ve bedeni rektefiye etme ayı aynı zamanda.
İçinde bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesini barındıran aydır.
Kur'an ayıdır aynı zamanda. Mukabele ve hatim okuma geleneği yine bu aydadır.
Kişinin açlık ve susuzlukla imtihan edildiği aydır.
Oruç tutanın nefsine hakim olduğu aydır.
Oruç tutan için güçlü bir irade beyanının olduğu aydır.
Belli saatte yeme ve içmeden kesilme, aynı zamanda aynı vakitte yeme, içme ayı.
Zekatıyla, fitresiyle, fidyesiyle sadakasıyla, yardım kolisiyle fakir ve fukaranın gözetildiği, yardımlaşmanın doruğa ulaştığı aydır.
İzzet, ikram ve iftar davetlerinin yapıldığı, sofra menüsünün çeşitlendiği aydır.
Sair zamanlara göre oruç tutana bol zamanın kaldığı bir ay ama üretim ve çalışma yönünden zayıf bir ay. Çünkü zaman bol ama aç ayı oynamaz misali oruç tutanda çalışma şevkinin olmadığı bir ay. Tembellik, rehavet, üşengeçlik bu ayda kendini gösterir.
Uyku probleminin had safhada olduğu, uyuşukluğun hiç uzaklaşmadığı, çalışma temposunun iyice düştüğü, iftarın dört gözle beklendiği ay.
Kısaca oruç, teravih, namaz, Kur'an okuma, hayır ve hasenat yönünden bereketli bir ay. Yalnız aynı bereket, çalışma ve üretmede yok.
Hem ibadet hem de üretme ve çalışma olsun isteniyorsa ramazanlara mahsus bir mesainin yürürlüğe konması hem ibadet hem de üretme yönünden elzemdir diye düşünüyorum. Çünkü bitimi ihmal etmeden ikisini de birlikte yürütmek lazım.
13 Mart 2026 Cuma
Geçmişi Kaşımanın Ne Gereği Var?
ABD ve İsrail'in Ortadoğu'da sırayla ülkeleri dizayn ettiği bir gerçek. Dizayn derken bazısını bölüyor bazısını zayıflatıyor bazısını iç karışıklığa sürüklüyor. Irak, Suriye, Lübnan, Libya bunun en bariz örneği. Şimdi bu ülkelere devlet demeye bin şahit lazım.
Günümüzün Ye'cüc ve Me'cüc'ü olan bu iki ülke şimdi de İran'a ayar veriyor. Bir taraftan İran'ı bombalarken diğer taraftan İsrail'in Lübnan'a kara harekatı başlatmış olması, asıl hedefin Lübnan'a yerleşmek olduğunu gözlerden kaçırmıyor.
Asrın Ye'cüc ve Me'cüc'ü adım adım hedeflerine doğru ilerlerken biz tuzu kurular oturduğumuz yerden ahkam kesiyoruz. Mezhepçilik yapıyoruz. "İran şöyle böyle diyoruz. Bunların dini anlayışı bozuk. Sahabeye şöyle dil uzatıyorlar, Hz Aişe annemize neler söylüyorlar neler. Hamaney Esed'in tarafını tuttu. Şehit falan değil" diyoruz.
Din farklılıklarını ve mezhep anlayışlarını gündeme getirmenin zamanı değil, esas zalime karşı kenetlenmek lazım dediğinde, seni İrancı olmakla itham ediyorlar. Eğer böyle ise kendileri Amerikan ya da İsrail tarafını tutuyor anlamı çıkmaz mı?
Bu durum yani din ve mezhep anlayışını gündeme getirmek trafik kazası geçiren, ölümle pençeleşen birine ilk müdahaleyi yapmak gerekirken kaza geçirenin geçmiş yaptıklarını konuşmak gibidir.
Şu anda asrın Ye'cüc ve Me'cücü rolünü üstlenmiş, zalimliği su götürmez gerçek iki devlete karşı tavır almak varken mağdur ve mazlumu sorguluyoruz. Halbuki mazlumun dini sorulmaz ve sorgulanmaz. "Her doğan fıtrat üzere doğar. Daha sonra ailesi onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar" hadisinde olduğu gibi herkes dinini ve mezhebini içinde bulunduğu toplumdan alır. İçine sinse de sinmese de durum budur. İran'da doğup büyüyen biri olsaydık bizler de Şii olacaktık, Caferi olacaktık. Sahabeye hakaret edecektik, Hz Ayşe'ye ağza alınmayacak söz söyleyecektik. Aynı şekilde bir Acem Türkiye'de büyüseydi, Sünni olacaktı. Kısaca her ülke ve bölgede yaşayan din, inanç ve mezhebi atalarından miras olarak kucağında bulur.
Bir Alevi'yi Sünni, bir Sünni'ui Alevi, bir Şii'yi Sünni yapamazsın. Herkes bulunduğu mahalle ve ülkesinin rengine bürünür.
Yazdıklarımdan, sakın ola ki İranlılar sahabeye hakaret ederek doğru yapıyorlar anlamı çıkarılmasın. Zira böyle bir şeyi ihsas bile etmem. Yapılanları saygıyla da karşılamıyorum. Sadece anlamaya çalışıyorum.
Hülasa, İran yanlış dini ve mezhep anlayışında olabilir. Ki öyledir. Esed'in yanında yer alarak Suriye'de binlerce kişiyi katletmiş de olabilir. Ki öyledir. İran dinsiz, putperest de olabilir. Şu anda tüm zalimliği ve izlediği politikası yanlış olsa bile bu zalimden daha büyük katmerli zalim olan ABD ve İsrail'dir. Bizlerin tüm dini farklılıkları, inancı bir tarafa bırakarak katmerli zalimlere karşı tavır almamız gerekir.
Dün olduğu gibi ABD ve İsrail asrın zalimidir. Saldırgan ve saldıran onlardır. Bunlara dair sözümüz olmalı. Gücümüz küçük zalime değil, büyük zalime olmalı. Çünkü geçmişi kaşımanın, dini ve mezhebi farklılıkları gündeme getirmenin ne yeri ne de zamanı. Hiçbir şey yapamıyorsak bari susalım.
Fıtrat Hadisi
Buhari, Ebu Davut ve Tirmizi'de geçen, "Her doğan fıtrat üzere doğar. Sonra anne babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar" hadisi meşhurdur.
Bazıları bu hadisteki fıtrat kelimesinin başına "İslam fıtratı" eklese de hadisin orijinal metninde İslam yoktur.
Bazıları "Müslüman" doğar şeklinde fıtrata Müslüman anlamı verse de yine fıtrat kelimesinden Müslüman anlamı çıkmaz.
Önce fıtrat nedir TDK'ye bir bakalım.
1. "Bir kimsede doğuştan bulunan vücut ve ruh özelliklerinin tümü; tıynet, cibilliyet".
2. "Bir şeyin yaratılırken kazanmış olduğu özellikler bakımından durumu; hilkat".
Görüleceği üzere TDK iki tanımda da fıtrata İslam/Müslüman anlamı vermemiş.
Fıtrata, doğuştan gelen yetenek, her insana doğarken verilen meleke, inanma ve Allah'ı bulma yetisi, bozulmamış hal, orijinallik, safilik gibi anlamlar da verilebilir.
Fıtrata dair bu anlamlara yer verdikten sonra hadisin ikinci cümlesi olan, "Sonra anne babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar" kısmına gelelim.
Bu kısmı, çocuğun bir inanca ve düşünce yapısına sahip olmasında; anne baba, çevre, toplum, arkadaş çevresi, eğitim gibi faktörlerin etkili olduğu şeklinde anlıyorum.
Kişi, toplumun içinde hiç bozulmadan ya da hiçbir şeyden etkilenmeden büyüse, yani kendi başına kalsa doğuştan gelen bu yeteneği sayesinde deneme yanılma yoluyla inancını bulur, tıpkı Hz İbrahim'in yıldız, ay ve güneşi bir anlığına Rab edindikten sonra gerçek Rabbini bulduğu gibi.
Katılır veya katılmasınız, bu hadisle ilgili bir yöne daha değineceğim. Hadise göre çocuğu anne babası, Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar kısmı dikkatimi çekti. Bu kısımdan kişilerin inancında Allah'ın verdiği akıldan ziyade çevrenin etkili olduğu, kişilerin inancında, bulunduğu toplumun çok önemli olduğu anlaşılır.
Ülkelere göre dinlere baktığımız zaman o ülkede baskın din hangisi ise o ülkenin yurttaşlarının o dinde yoğunlaştığı görülecektir. Dinler ister evrensel ister mahalli ya da ister ilahi ister insani olsun her din belli bölgelerde taraftar bulmuş. Öyle zannediyorum insanlar yaşadığı ülkenin din rengi ne ise o renge bürünmüş. Girilen din de sorgulanmaz.
Yine kahir ekseriyetinin araştırarak, aklını kullanarak, sorgulayarak bir dine girmediği anlaşılır. Mesela Türkiye'nin kahir ekseriyeti Müslümandır. Biz Türkiye'de doğup büyüyen değil de Hindistan'da doğup büyüseydik, büyük ihtimalle ya Hindu ya Sih ya Budist da Müslüman olacaktık. Çin'de doğup büyüseydik Konfüçyanizm, Budizm ya da Taoizm dininden olacaktık. En azından kahir ekseriyetimiz böyle olacaktı. Pek azımız araştırarak bir dine müntesip olacaktı. Yine Anadolu'ya Türkler gelip buranın baskın unsuru olmasaydı, belki de Hristiyan olacaktık. Eğer böyleyse, dinlerin evrensel olsa bile yerel olduğu, toplumun baskın unsurlarından etkilendiği anlamına gelir diye düşünüyorum.
12 Mart 2026 Perşembe
Bir Ramazan Panosunun Düşündürdükleri
Ramazan etkinlikleri genelgesi çerçevesinde bir okulun koridorundaki panoya hazırlanmış bir pano örneğini fotoğrafladım.
Öncelikle panoyu hazırlayanı tebrik ediyorum. Çünkü bir emek var. Görsel yönü de güzel. Ramazan ayına uygun yapılacaklar da bir güzel sıralanmış. Panonun hazırlanışında estetik ve güzellikten ödün verilmemiş. Sanatını adeta ilmek ilmek işlemiş. Sahurla özdeşleşen Ramazan davuluna bile görselde yer verilmiş.
Fotoğraf karesinde yer alan yazılar küçük göründüğü için panodaki yazılara da yer vermek istiyorum.
Ortaya, hoş geldin ramazan yazısı yazıldıktan sonra panonun her iki tarafında birer dörtlüğe yer verilmiş:
Bu aya hürmet gerek
Nimete şükür gerek
Mübarek ramazanda
Hakk'a ibadet gerek
Göz aydın hepimize
Mübarek günler bize
On bir ayın sultanı
Hoş geldin evimize
Şiirlerin arasına da ramazanda yapılacaklara yer verilmiş: "Her gün bir iyilik yapmak, teravih namazı kılmak, Kur'an'ı Kerim okumak, sadaka vermek, sahur yapmak, cemaatle namaz kılmak, bol bol zikir çekmek, yardım kampanyalarına katılmak, büyüklerimize yardım etmek, iyilikleri devamlı hale getirmek".
Panoya dair takdir ve içeriğine dair bilgiler verdikten sonra bu ramazan etkinliğine daha doğrusu bu panonun içeriğine dair birkaç kelam etmek isterim.
Ramazanda yapılacaklar listesine tekrar göz atıyorum. Dar ve geniş anlamda ibadete yer verilmiş. Sahur yapmaya bile yer verilmiş ama oruç tutmaya yer verilmemiş. Halbuki ramazan demek oruç tutmaktır. Ramazan etkinliği demek orucu merkeze almaktır. Sünnet olan teravihe, kalkılmasa oruca halel getirmeyen sahura yer verilmiş. Nedense oruç unutulmuş. Belki de sahur yapmak nasılsa oruç tutmak anlamına gelir diye düşünülmüş olmalı. Bir diğer husus, ramazanda yapılacaklar listesinde; zikir çekmek, teravihe gitmek, sahur yapmak, Kur'an okumak gibi her şey düşünülmüş. İyi, güzel. Yalnız tüm bu yapılacakların arasında çalışmak, üretmek, işimizi ihmal etmemek, işimizi düzgün yapmak, oruç tutarken işimizi de yerine getirmek, aksatmamak gibi hususlara yer verilmemiş. Elbette oruç tutan için sair zamanlardaki verim ve tempoyu görmek mümkün değil. En azından elden geldiği ve vücut el verdiği müddetçe işimize kendimizi vermek gerekir denebilirdi.
En azından okul panosunda derslere çalışmak, okula devam etmek, dersleri dinlemek, kitap okumak denebilirdi.
Kısaca, ibadeti hayatın merkezine alarak hayatın diğer alanlarını geri plana itmemek gerekir diye düşünüyorum. Hem dünya hem de ahiret işlerini dengede götürmek, birini yaparken diğerini ihmal etmemek lazım. Hele üretim asla geri planda kalmamalı.
7 Mart 2026 Cumartesi
Yalnızlara Oynayan Güruh
Yaşadığımız çevrede hayatını dolu dolu geçirenler var. Bunlar işine kendini adamış. İşiyle haşır neşir olan insanlar. İşleri başlarından aşkın olduğundan sosyal medya gibi platformlarda pek arzı endam etmezler. Bu aleme girmedikleri için de kendilerinde bir eksiklik hissetmezler. Böyle hayatını dolu yaşayanların sayısının çok az olduğunu düşünüyorum.
Büyük çoğunluk, kamudan erken yaşta emekli olmuş, emekli olduktan sonra da bir işle meşgul olmayıp kendilerini bir yere bağlayan meşgaleleri de olmayınca boşlukta kalmış durumda. Bu boşluk yalnızlara oynama olarak kendini gösteriyor. Çoğu, içlerindeki bu açlığı gidermek için sosyal medya platformlarında boy gösteriyor.
Facebook, İnstagram, WhatsApp'ı aktif bir şekilde kullanıyorlar.
Hiç cuma mesajını sektirmezler.
Cuma mesajı gönderirken resimli format tercih ederler.
Perşembe akşamından başlarlar cuma mesajı göndermeye. Cuma akşamına kadar devam eder bu mesaj gönderme.
Hem özelden hem kurdukları ya da dahil edildikleri WhatsApp grubuna gönderirler. Hem de sosyal medyada paylaşırlar.
Hele herkesin dahil edildiği bir grup varsa çoğu birden resimli cuma mesajı göndermede yarışırlar. Birinin gönderdiği cuma mesajına cevap verseler ya da bu mesajın altına değişik emojiler bıraksalar hiç gam yemeyeceğim. Her birinin resimli cuma mesajı arka arkaya gelir. Adeta benim resimli cuma mesajım seninkini döver misali. Halbuki birinin "Hayırlı cumalar" dileğinde bulunması, birkaç kişinin de "Size de hayırlı cumalar" anlamında emoji bırakması yeterli. Bu durum selam verenin selamını bir kişinin alması gibi olması lazım. Ayrıca herkesin selam vermesine ve selamı almasına gerek yok.
Bu durum sadece cuma mesajından ibaret değil. Mübarek üç ayların başlamasıyla belirli aralıklarla gelen kandillerde de kandil mesajını es geçmezler. Bayram hakeza.
Bu kadar mesaj bazılarını keser mi? Zira tüm günleri boş. Günlük ayet, hadis ve günün sözünü de paylaşırlar. Hem sosyal medyadan hem de WhatsApp aracılığıyla.
Ölen kimselerle ilgili cenaze merasimleri de aynı şekilde paylaşılır.
Ölen kimselere dair bilgiye eyvallah. Çünkü haberdar oluyorsun en azından. Ama cuma, bayram, mübarek günlere ait paylaşımlardan gerçekten gına geldi.
Gel gör ki bunu bu paylaşım yapanlara anlat. Belli ki boşluktan kendilerine iş bulmuşlar. İşlerinin gereğini yerine getiriyorlar. Belli ki içlerindeki açlığı ve yalnızlığı böyle gideriyorlar.
Belli ki buldukları bu işten sevap kazandıklarına inanıyorlar. Fakat resimli bu cuma mesajlarının arasında bazı önemli bilgiler de gözden kaçıyor. Çünkü resimli cuma formatını gören okumuyor. Yine resimli cuma mesajları telefonun hafızasını dolduruyor. Ayrıca cuma mesajı göndermek dinin bir emri olmadığı gibi tavsiye ettiği bir şey de değil. Hayırlı cumalar demekle cuma ayrıca hayırlı olmaz.
Cuma mesajı ağırlıklı grupları sessize alsan bile bu grubu tıklamak zorunda kalıyorsun.
Birileri, el boş, gönlü hoş, işi ve gücü olmayan, kendisine meşgale arayan bu kişilere, Allah rızası için mesaj gönderme demeli. Hoş, desen bile seni dinlemiyor bu tipler. Artık neyin kafasını taşıyorlar, bilemedim. En iyisi eli telefon tutan bu kişileri günlük işe koşacaksın. Akşama kadar yorulunca ellerine telefonu alacak takatleri kalmaz. Rahat bir uyku uyurlar. Bu iyiliği bunlara yapmak lazım. Bu vesileyle biz de cuma mesajı bombardımanından kurtulmuş oluruz.
3 Mart 2026 Salı
Ramazan Mesaisi
28 Şubat 2026 Cumartesi
Salih Amel
Salih amel; iyi, hoş, güzel davranış anlamına gelir. Eşittir ibadet demektir.
Allah'ın rızasına uygun, insanların yararına olan her türlü davranış salih amel kapsamına girer.
Adına ister salih amel ister ibadet diyelim. İki çeşit ibadet vardır. Dar anlamda ibadet, genel ya da geniş anlamda ibadet.
Dar anlamda ibadet dendiği zaman namaz, oruç, hac, zekât, kurban gibi ibadetler akla gelirken, geniş ya da genel anlamda ibadet dendiği zaman insanın toplum içinde yaptığı her türlü olumlu hareket akla gelir: Güler yüz göstermek, hal hatır sormak, yardım etmek, insanlar hakkında güzel şeyler düşünmek, empati yapmak, işimizi düzgün yapmak, dürüst olmak vb... Kısaca toplum içinde toplumun faydasına olan her türlü amel diyebiliriz buna.
İbadeti ya da salih ameli kapsam yönünden dar olan ve geniş olan şeklinde ayırmak ne derece doğru olur bilmiyorum. Zira ibadet ibadettir. Birini, diğerinden ayırt etmemek gerektiğini düşünüyorum.
Yalnız dar anlamda ibadetin din görevlileri ve de toplum tarafından daha çok öne çıkarıldığını düşünüyorum. Bana kalırsa geniş anlamda ibadetin daha öne çıkarılması en güzeli. Çünkü dar anlamda ibadet olan namaz, oruç, hac gibi ibadetler kişinin Allah'a olan borcunu yerine getirmesinden ibarettir. Kişinin, kıldığı namazı, tuttuğu orucu övünç meselesi yapması, hayatının merkezine koyması bana çok doğru gelmiyor. Çünkü namaz ve oruç, kişinin birine olan borcunu ödemesi gibidir. Bu borç ilişkisi, alacaklıyı ve borçluyu ilgilendirir. Borcun zamanında verilmesi bir övünç meselesi değildir. Aynı zamanda bu borcun yerine getirilmesinin ya da yerine getirilmemesinin topluma bir faydası ve zararı olmaz.
Topluma esas faydası ve zararı olan ibadet ise geniş anlamdaki ibadettir. Tüm eylemlerimiz Allah'ın rızasına uygun ve toplumun yararına olursa bu ibadet toplum için bir anlam ifade eder. Çünkü insan toplumsal bir varlıktır. Salih amel ise topluma dokunmak demektir. Herkes salih ameli ön plana çıkaracak şekilde bir davranış içerisine girerse, bundan toplum yararlanır, toplum kendiliğinden düzelir. Çünkü geniş anlamda ibadet, eşittir güzel ahlak demektir.
Tamam, ibadeti dar ve geniş şeklinde bir tasnif tabi tutmayalım. Birini diğerinin önüne geçirmeyelim. Ama dar anlamda ibadeti çok öne çıkarıp geniş anlamda ibadeti geri planda bırakmayalım.
27 Şubat 2026 Cuma
Bir İftarın Ardından
Perşembe günü ABK Holding'in iftarı vardı. Bir grup liseden sınıf arkadaşıyla bu iftara eşlik ettik. Yedik, içtik. Görmediğimiz arkadaşlarla ayaküstü de olsa muhabbet giderdik.
Bu vesileyle arkadaşlarla bir arada toplanmışken fırsatı değerlendirdik. Holding binasına evi yakın bir arkadaş evini açarak hem çaya doyduk hem de muhabbete.
ABK Holding'in, Holding binasında verdiği bu iftar ilk değildi. Nicedir gelenek haline getirdi Baydar. Davetlilerin sayısını tam bilmiyorum ama 150-200 kişiden az değildi iftara eşlik eden.
Basından izlediğim kadarıyla bir ramazanda ABK Holding'in verdiği tek iftar değil. Belki de ramazanın yarısını burada farklı farklı kişileri ağırlayarak iftar veriyor.
Her iftarın eksiksiz geçmesi için ABK Holding çalışanlarının çoğunun, bu ziyafetlerde kol kanat gerdiğine şahit olurum.
Davetliler iftarını yaparken Baydar ailesinin her masayı dolaşarak davetlilerine hal hatır sorması, hoş geldin demesi ve afiyet olsun dileğinde bulunması ve güne hatıra bırakacak pozlar vermesi görülmeye değer.
O kadar davetliyi kapıda karşılamaları, girişte hatıra fotoğrafı çekilmesi, misafirleri yönlendirmek için çalışanların gayretleri, tüm bu atmosferde yüzlerinden gülücüklerini eksik etmemeleri, günün buz gibi havasını ısıtan enstantanelerden.
İftar sonrası, iftara ailesiyle katılan çocuklar da düşünülmüş. Bir görevli bahçede çocuklara ikram verdi durdu. Yanına yaklaşıp bu nedir diye baktım. Bir arkadaş, gel gel, çocuklar için dedi. Ben de çocuk sayılırım dedim ama görevli, çocuklarla ilgilenmekten benim bu dediğimi işitmedi bile. Belli ki adını bilmediğim bu çocuk ikramından benim nasibim yok. Çünkü büyüğüm. İşin garibi çocukluğumda görmedim. Büyüdüğümde de sana göre değil muamelesine maruz kalıyorum. Vah ki bana vah.
İftarını yapıp vedalaşıp gidenlere diş kirası da eksik edilmiyor. Görevliler, daha önce herkes için hazırlanmış, içinde çam sakızı çoban armağanı hediyelerin bulunduğu geleneksel hediye çantasını vermeyi de ihmal etmiyorlar.
Kısaca, her sene olduğu gibi bu iftar ziyafetinin de tadı damağımızda kaldı. Açısından, misafirlere mihmandarlık yapan ABK Holding çalışanlarına, her yıl ziyafetini eksik etmeyerek eşini, dostunu Holding bünyesinde ağırlayan Baydar ailesine teşekkürü bir borç bilirim. Keselerine bereket.
Yazımı nihayete erdirirken şunu da ifade etmek isterim. Günümüzde o kadar insanı ağırlamak, onlara iftar vermek, bunu geleneksel hale getirmek, çıkışta herkesi hediyeyle uğurlamak, sayısız iftar düzenlemek, iftar maliyetinin altından kalkmak kolay değil. ABK Holding Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Baydar tüm bu iftarları kendi öz sermayesi ile yapıyor. Kazancında ne baba parası var ne miras ne de kamu kaynağı. Tüm yaptığı, çocukluğundan beri çalışıp çabalayarak dişinden tırnağından artırdığını; eşine, dostuna ikram etmek. Belediye ve kamu kaynağı olmadan, kısaca başkasının sırtından olmayan böyle ağalıklara can kurban. Davet dediğin böyle olmalı.
Sayın Baydar ailesine, helalinden bol kazançlar, huzur ve mutluluklar diliyorum. Verdiği iftarların ve yaptığı hayır hasenatın yakın zamanda kaybettiği annesinin ruhuna değmesini temenni ediyorum.
İlahili Ramazan
Bir Roman vatandaşın başlattığı ilahi okuma tüm ramazanı kapladı. Sosyal medyanın her bir yerinde ilahi okuyan okuyana. Siyasetçinin ağzında ilahi. Çocukların ağzında ilahi. Okullarda ilahi. Açığında ilahi, kapalısında ilahi.
İlahi söyleyenlerin ne kadarı samimi ne kadarı rol yapıyor bilinmez ama bu ramazan ilahiye doyduk dense yeridir.
İleride bu ramazan ilahili ramazan diye anılırsa hiç şaşırmam.
Bu vesileyle insanımızın çoğunda bir cehver olduğu ortaya çıktı. Çoğunun sesi güzel, makamı da iyi yapıyor.
Beni üzen de bu ses bu yetenek bu aşk varken insanımız şimdiye kadar neredeydi? Bizi niçin ilahiden mahrum bıraktılar? Tüm yeteneklerin ortaya çıkması için illa bir Roman vatandaşın fitili ateşlemesi mi beklenmeliydi? Zamanında ortaya çıksalardı da kulaklarımızın pası bir güzel silinse olmaz mıydı?
Zamanında ortaya çıksalardı hem ortalık birkaç ilahi okuyana kalmazdı hem biz ilahi ziyafetine doyardık hem onlar zamanında meşhur olurdu hem de bu meşhurluktan mütevellit paraya para demezlerdi.
Şu gösterdi ki bu milletin genlerinde din geni var, sanat geni de var. Bu millet sanattan anlamaz diyenler bu yetenekleri görünce sanat bu milletin geninde varmış, biz tanıyamamışız diye öyle zannediyorum, mahcup olmuştur.
Hazır iş bu raddeye gelmişken içinde sanat ruhunu barındıranların, amatörce ilahi söylemeyi bırakıp üçü beşi bir araya gelerek ilahi korosu oluşturmasında ve ekip ekip tüm Türkiye'yi dolaşarak sanatlarını icra etmesinde fayda görüyorum. Gecikmiş de olsa bir yerden başlamaları gerekir.
Havzan'da Sahur Sükûneti
25 Şubat 2026 Çarşamba
Doğu Türkistan'da Neler Oluyor?
Karar gazetesinin verdiği habere göre "Çin hükümeti, Ramazan’ın gelişiyle birlikte Türkiye başta olmak üzere İslam ülkelerinde “Uygurlar oruç ayını özgürce yaşıyor” şeklinde bir propaganda kampanyası başlattı ama bölgeden gelen haberler ve uluslararası gözlemcilerin raporları durumun bu yıl da değişmediğini, hatta baskıların arttığını ortaya koydu.
Çin Komünist Partisi tarafından yayımlanan bildiriyle;
Kamu personeli, öğrenci, öğretmen, devlet kontrolündeki şirket ve kuruluşlarda çalışanların ramazan boyunca oruç tutmalarının yasaklandığı,
Müslümanlar tarafından işletilen dükkan ve restoranlara ay boyunca oruç tutulan saatlerde açık kalma zorunluluğu getirildiği,
Doğu Türkistanlılar tarafından işletilen dükkan ve restoranlara ay boyunca sigara ve alkol satmaya devam etme ve oruç tutulan saatlerde açık kalma zorunluluğunun getirildiği, bu zorunluluğu yerine getirmeyen iş yerlerinin tamamen kapatılacağının belirtildiği,
İnsanların ibadetlerini gizlice yerine getirdiği,
Bir kişinin oruç tuttuğuna dair herhangi bir işaret ‘aşırılık’ kapsamında değerlendirildiği, bu ‘suçları’ işleyenler tespit edilirse derhal ‘toplama’ kamplarına gönderildiği, bu yüzden sahur vakti ışık yakmanın bile risk sayıldığı,
Oruç tutulmasını, vakit namazları ile teravihlerin eda edilmesini zorlaştırmak için çalışma şartlarının ağırlaştırıldığı, mesai saatlerinin değiştirildiği,
Belirtiliyor.
Görünen o ki Çin Komünist Partisi Uygurlara yönelik bir kültürel soykırımı katı bir şekilde uyguluyor.
Gazetenin verdiği habere göre Uygurlara uygulanan bu baskı ve şiddet karşısında İslam dünyasının genelinde bir sessizliğin hakim olduğu, bu sessizlikte Pekin’in siyasi ve ekonomik ağırlığının etkili olduğu belirtiliyor.
Görünen o ki Doğu Türkistan halkı Çin’in baskısı karşısında yalnız. Bir başına kalmışlar.
Gerçekten diğer yerlerde uygulanan baskı bir şekilde gündeme geliyor ve gündemde tutuluyor ama Çin’in Doğu Türkistanlı insanımıza uyguladığı orantısız baskı pek değil, hiç gündeme gelmiyor.
Haydi İslam dünyası her türlü zulümde sessiz. Türkiye’ye ne oluyor? Güya biz mazlumların hamisi ve sesiyiz.
Çin’in siyasi ve ekonomik baskısı ne olabilir diye düşündüm. Çin olsa olsa bize ihracatı durdurur. Mal göndermez. Hatta biz de Çin’in ucuz ve adi ürünlerinden kurtulmuş oluruz diye düşündüm.
Bırakalım Çin’in ihracatı durdurmasını. Bizim Çin mallarını almamamız gerekir. Yahudi mallarını nasıl ki boykot ediyorsak, Çin’in mallarını da boykot edebiliriz. Bundan zararlı çıkan Çin olur. Çünkü Çin ürettiğini satmak ve pazar bulmak zorunda.
Sebep ve netice ne olursa olsun, mazlumun yanında olmamızda fayda var.
24 Şubat 2026 Salı
Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi
Yeni Seçimin Teması
22 Şubat 2026 Pazar
Balık Yedirmek Nereye Kadar?
21 Şubat 2026 Cumartesi
Kur'an Kursu Öğrencilerine Yardım Sergileri
Kabe'de Hacılar İlahisi
Gollük Pas
Kim ne derse desin, Türkiye Cumhuriyetinin ayakta kalması, ülkede taşların oturması veya oturmaması hepten kutuplaşmaya bağlı. Yok yere suni gündemlerin ortaya çıkması ya da çıkarılması hep bu kutuplaşmanın bir göstergesi.
Öyle görünüyor ki kutuplaşma olmadan bu ülke yönetilemez, bu ülke ayakta kalamaz. Kutuplaşıp ikiye bölüneceğiz ki esas gündemden uzak kalalım. Herkes safını belirlesin, bundan kendimize pay çıkaralım ve kolay yönetilelim.
Aslında her kutuplaşma, birilerinin ekmeğine yağ sürmek ve birilerinin mevzi kazanmasına zemin hazırlamaktır.
Bu genel ve kısa girişten sonra sadede geleyim. Malumunuz ramazan ayı ile birlikte MEB, gönderdiği genelge ile okullarda bir dizi ramazan etkinliklerinin yapılmasını istedi. Bir kesim vaveylayı kopardı. Vay efendim, bu genelgenin Anayasada dayanağı yok. Laikliğe aykırı. Ortada bir dayatma var” türünden açıklamalara yer verdiler. Bu kesim laik ve seküler kesim. Bunların işaret fişeğine cevap verilmezse olur mu? Hemen dindar mütedeyyin ve İslamcı kesim, “İşte bunlar din düşmanı. Ramazan etkinliğinden rahatsızlıklarını dile getirdiler. İçlerinde biriktirdiklerini dışa vurdular. Bunların eline fırsat geçse neler yapar neler” diyerek karşı cevap verdiler.
İşte size bir kutuplaşma. Bu kutuplaşmanın kazananı ve mevzi edineni dindar ve mütedeyyin kesim olacaktır. Çünkü bu toplumun dokusunda din her daim önemli bir yere sahip. Din ve dini değerler üzerinden yapılan tartışmalar sonucu, ortaya çıkan kutuplaşmadan dolayı dindar kesim ve bu kesimin oylarına talip olanlar, rekabete daima 1-0 önde başlarlar ve hep kazanan kesim olurlar.
Burada sorgulanması gereken laik ve seküler kesimin bayraktarlığını yapanlar. Gerçekten bunların amacı ne? Bu toplumun değerlerine yabancı bir çizgi izleyerek ellerine ne geçiyor. Hep kaybeden taraf olacaklarını bile bile bu topa niçin giriyorlar. Burası düşündürücü. Bu laik ve seküler kesimin, yaptıkları ve açıklamalarıyla, hanelerine bir eksi daha yazılacağını bilmemeleri mümkün değil. Acaba laik ve seküler kesim kutuplaşma uğruna özellikle mi böyle topa giriyorlar ve dindar kesime al da at diye gollük pas veriyorlar. Gerçekten laik ve seküler kesimi anlamak zor. Acaba danışıklı döğüş mü yapılıyor bu toplumda. Biz din adına yapılan her şeye karşı çıkalım. Siz safları biraz daha sıkılaştırın diye bile bile mi yapılıyor diye düşünmeden edemiyor insan.
Akıllı insan bir işe kalkışırken bu işe kalkışmanın sonuçlarını da düşünmesi gerekir. Görünen o ki ya düşünmüyorlar ya da özellikle yapıyorlar.
Eğer laik ve seküler kesim bu toplumda söz sahibi olmak istiyorsa bu toplumun önem atfettiği değerlerle yüzleşmesi gerekir. Topluma ve o toplumun değerlerine rağmen başarıya ulaşmaları mümkün değil. Geçmişten günümüze her boks maçında nakavt olan boksör gibi dayak yemelerine rağmen laik ve seküler kesim, bu toplumun değerlerini kaşımaya devam ettiğine göre belli ki kendilerine verilen rolü oynuyorlar. Biz kaşıyacağız. Bu sayede siz mevzi edineceksiniz demektir bunun Türkçesi.
Bu durum sadece laik seküler kesim ile dindar ve mütedeyyin insanın kutuplaşmasından ibaret değil. Diplomaside, siyasette ve mazlumların yanında olmak gibi. Eğer söz ve eylemlerimizle sonuçta hep birilerine zarar veriyorsak ve bu zarardan ibret almayıp aynı hata ve yanlışlara devam ediyorsak, bunun ceremesini hep bir kesim çekiyorsa ve hep karşı çıktığımız kazanıyorsa burada bu tip kimseler kime çalışıyor diye düşünülmeli. Düşündüğünü ortaya koyup hep sureti haktan görünmeyi meslek edinenlerin gizli bir ajandası olabilir mi diye düşünmeden edemiyorum. Öyle ya söz ve eylemlerimizle mangalda kül bırakmayıp sürekli kükrersek bu kükremenin ceremesini hep birileri çekiyorsa böylelerine ne ayaksın denmeli belki de.


.png)
