13 Şubat 2026 Cuma

Hep Allah mı Yardım Edecek?

Yıllardır özel sektörde işçi olarak çalışan kardeşim, EYT'den emekli olmasına rağmen aynı işinde çalışmaya devam ediyor. Eli mahkum çalışmaya. Çünkü kirada oturuyor.

Sadece kendisi çalışmıyor. Aynı zamanda eşi ve üç çocuğu da hizmet sektöründe çalışıyor.

Arta kalan üç beş kuruşu kenara ata ata nihayet bir ev alacak duruma geldi.

3,5 milyona bir ev buldu.

Parayı denkledi ama mesele sadece evi satın almada değil. İşin içine bir de tapu harcı giriyor. Şimdilerde tapu harcı eskisi gibi değil. Adeta cep yakıyor. Belediyeler rayici yükseltti. Devlet bir taraftan son beş yılda konut alanların tapuya ödedikleri tapu harcını mercek altına aldı. Eksik beyanda bulunmuşsun diyerek çoğu kimseye "eksik gösterilen miktar, üzerine ceza ve ilaveten faiz" işletmek suretiyle bütçeye yeni bir kaynak buldu.

Düşük harç ödemek için alınan ve satılan evi düşük göstermek doğru değil. Bile bile düşük göstermek yüz kızartıcı bir eylem. Vatandaşın düşük gösterdiğini bilen devlet son yıla gelinceye kadar sesini çıkarmadı. Adeta vatandaşın vergi kaçırmasına göz yumdu. Devlet şimdi gözünü açtı. Müflis tüccar misali eski defterleri karıştırarak son beş yılın incelemesini yapıyor. İncelemenin ardından eksik beyan tespit ettiğine, ceza ihbarnamesi gönderiyor. Vatandaşa bu yolla ceza yazan devlet, nedense rayici düşük gösteren belediyelere ceza kesmediği gibi niçin düşük gösteriyorsun bile demiyor. Halbuki ceza verilecekse bu işin taraflarının sorumluluğuna göre ceza tevdi edilmesi gerekirdi. Belediyeler devletin maliyesini zarara uğratmasına rağmen ceza sadece vatandaşa kesiliyor. Bunun da hakkaniyete uygun olmadığı bir gerçek.

Düşük rayiç ve eksik beyan ayrı bir garabet. Ben başka bir garabete değineceğim.

Bildiğiniz gibi tapu devri esnasında konut alan ve satana eşit bir şekilde tapu harcı ve döner sermaye masrafı çıkmaktadır. Bu borcu gayrimenkulü alan ve satan ödemesi gerekir.

Kardeşime, 70.000+6681=76.681 TL tapu harcı ve döner sermaye borcu çıkmış. Bir o kadar da evini 3,5 milyona satana çıkmış.

Kardeşim, tapu harcını ödemek için uygun kart var mı diye aradı. Var dedim. Karta geçireyim diye tapuya gittim. Evi alan kardeşim, satanın üzerine çıkan tapu harcını ve döner sermayeyi de ödedi. Yani toplamda 76.681 TL ödeyeceği yerde 153.362 TL ödedi.

Biradere, bu borcun yarısı seninse yarısı da karşı tarafın. Bunu bir söyle dedim. Satan hiç oralı olmamış. Oralı olmamasını garipsemedim. Çünkü başka şehirleri bilmem ama Konya'da evi satan ödemez tapu harcını ve döner sermayeyi. Yıllardır gelen âdet böyle. Devlet istediği kadar alan bu kadar satan bu kadar tapuya masraf edecek desin. Hem alanın hem satanın üzerine borç çıkarsın. Konya'da tüm tapu masrafını evi alan öder. Bu âdet farz değil, vacip değil, sünnet değil. Ama bu şehirde tapu masrafının tümünün alıcıya ait olduğu âdeti farzdan daha kuvvetli ve acımasız bir şekilde bilfiil uygulanıyor. Bir yolunu bulur, farzı ve vacibi esnektir, kitabına uydurursun da tapu masrafının alıcıya ait olduğu asla esnetilmez ve devredilemez bir hak adeta.

Haydi diyelim ki tapu masrafı eskiden pek cep yakmazdı. Şimdi cep yakmasına rağmen Konyalı kılını kıpırdatmıyor. Bunu alan öder deyip çekiliyor kenara. Tüm payını vermese de birazını da ben karşılayayım demiyor.

Bu yönüyle Konyalıyı anlamak zor. Desen ki başka şehirlerde bu tapu harcı ortak karşılanır. "Konya'da böyle" deyiveriyor insanımız. Öyle ya biz değişeceğimize yani biz diğer şehirlere uyacağımıza, diğer şehirler bize uysun. Zira biz halimizden memnunuz. Ne yapalım, âdet böyle deyiveriyoruz. Bizim bu halimiz otobanda ters yoldan giden Temel'in durumuna benzer. Hani Temel trafikte ters yolda araç sürerken, polisin, "Dikkat dikkat. Ters yoldan hızla gelen bir sürücü var. Sürücülerin dikkatli olması" şeklindeki anonsunu, Temel hiç iplemez ve üzerine almaz: "Hangi biri? Hepsi ters yoldan geliyor" deyip yoluna devam eder. İşte tapu masrafında herkes Mersin'e giderken biz tersine gidiyoruz.

Bu âdeti kim başlattı, bunu Konya'ya kim yerleştirdi bilmiyorum. Ama iyi yapmamış. Bu yanlışın neresinden dönülürse kâr diyeceğim ama mevzubahis olan bu şehrin âdeti ise kıyamet kopsa bile bizi bu âdetten kimse vazgeçiremez. Zira kapalı havza bu şehrin töresi bu. Bu konuda ölmek var, dönmek yok. Bu şehrin nevi şahsına münhasır özelliklerinden bir tanesi de pazarda sebze ve meyvenin seçilmemesi. Bu yönüyle var mı bizim gibisi diyesi geliyor insanın.

Kimse, ne biçim Konyalısın. Oturduğun şehri eleştiriyorsun demesin. Konya'ya ve Konyalıyı eleştirme gibi bir niyetim yok. Bu yanlış âdet son bulsun istiyorum.

Yazımı uzatmadan bir başka hususa daha değineceğim. Biliyorsunuz, çevremizde biri evleneceğinde ya da ev bark sahibi olacağında, "Ev alanla, evlenene Allah yardım eder" sözünü çok söyleriz. Çünkü bu devirde evlenmek de zor, ev sahibi olmak da. Zira her ikisi de yüksek maliyet. Bu durumda "Evlenenle, ev sahibi olana Allah yardım eder" sözünü nasıl anlamalıyız? Mesela tapu harcında olduğu gibi tüm masrafı ev alana yıkarak bu söze uygun hareket ediyor muyuz? Allah kimseye para yardımı yapmadığına göre herhalde bu söz, yardım yapmak istemediğimiz dilenciye ya da tanıdığımıza, "Allah versin-Allah yardımcın olsun" demeye benzer. Yani ne halin varsa gör demek gibi bir şey ya da "Benden yardım gibi bir şeyler bekleme" diyerek yardımı Allah'a havale etmek gibi bir şey. Öyle ya biz hiç kılımızı kıpırdatmayalım. Sadece Allah yardım etsin. 

10 Şubat 2026 Salı

Ben Hayıflanmayayım da Kim Hayıflansın!

Keçiören Belediye Başkanı'nın yerinde olmak isterdim. Gıpta ettim. Daha doğrusu kıskandım kendisini. 

Bir ilçenin adı sanı duyulmamış belediye başkanı iken Türkiye gündemine oturdu. Bir insan uğraşıp didinse bu derece gündem ve şöhret sahibi olamazdı. Görüyorum ki Başkan anasının hayır duasını almış. Allah'ın da sevgili kulu. İnanın, Türkiye gündemine oturmak, haberlere konu olmak için şehir şehir gezse, televizyonlara para verse bu derece tanınmaz ve konuşulmazdı. Akıllı başkanmış vesselam. Bedavaya getirdi şöhreti. 

Günlerce televizyonların ana haber bülteninde, tartışma programlarında, yazılı basında. İsminin geçmesini, insanların değerlendirmesini ekranlarda izledikçe öyle zannediyorum, ekran karşısında dört köşe oluyordur başkan. 

Başkan şöhretin cazibesini yaşarken biz de Genel Başkan küfretti mi? Hakaret etti mi? Niye istifa etti? Bağımsız mı kalacak, başka partiye mi geçecek? Geçecekse acaba hangi partiye geçecek? Partilerden kendisine teklif var mı? Başkan hangi partiye göz kırpıyor? Başkan tüm partilere eşit mesafede mi? Bakalım hangi gün Meclise gidip bir partinin rozetini takacak? diye aramızda konuşup duralım. Öyle görünüyor ki Başkan malı götürdü. Belki de tüm partiler bize geçse, bizi tercih etse diye ellerini ovuşturuyordur. Hazır şöhret edinmişken partimize güç katar diyorlardır. 

Küfürlerin aslı astarı var mı? Varsa anasına küfür var mı bilmiyorum. Ama bu durumda, bir partiye geçerse herhalde Başkan'ın yeni parti genel başkanından isteyeceği tek şey, "İleride anlaşamazsak lütfen anama küfretmeyin. Anamı karıştırmayın" olur diye düşünüyorum. 

Burada siyasi mülahazalardan uzak bir şekilde şunu söylemek isterim ki ister siyasetin içinde ister dışında olalım ister genel başkan ister belediye başkanı olalım, siyaseti fazilet yarışı olarak yapalım. Siyasetin seviyesini düşürmeyelim. İşin içine küfür, hakaret katmayalım. Ayrılık, gayrılık, birliktelik, nezaket ve görgü kuralları çerçevesinde yürüsün. 

Hemen ciddileştim gördüğünüz gibi. Geleyim sadede. Tekrar edeyim, Başkan'ı kıskandım. Şöhret basamaklarını bu şekilde hızlı tırmanmak için Keçiören'de belediye başkanı olmak isterdim. Ama ne şöhretim var ne de başkanlığım. Gördüğünüz gibi bir başınayım. Bu durumda ben hayıflanmayayım da kim hayıflansın!

İlginç Köy İsimleri

İlginç köy isimlerini İnternethaber sitesi haber yapmış. İlgimi çekti. Köy isimlerini okurken hem şaşırdım hem de gülümsedim. Çok mu aramışlar bu isimleri koymak için diye sormadan da edemedim. Her ilginç köy isminin konmasında doğa şartları mı etkili oldu, efsaneler mi, tarihi özelliği mi bilinmez. Sebep her ne ise bu ilginç köy isimlerinin mutlaka bir hikayesi, makul ve mantıklı bir açıklaması vardır.

Bu garip isimli köylerde yaşayanlar köy isimlerini değiştirme gereksinimi duymadığına göre belli ki bu isimler o köy halkı için bir anlam ifade ediyor olmalı.

Büyükşehir yasası ile birlikte bir kısmı mahalleye dönüşmüş bu köylerin, ilginç isimlerinin sebep ve hikmetini bilmesek de bu köy isimlerini sizlerle paylaşmak istiyorum:

Bunalan (Sungurlu/Çorum)

Deliler (Bozova/Şanlıurfa)

Dertli (Sungurlu/Çorum)

Dingiller (Akhisar/Manisa)

Azrail/Güvendik (Ağrı)

Asayiş (Sungurlu/Çorum)

Kurbağa (Gülnar/Mersin)

Gerdek (Bozova/Şanlıurfa)

Parapara (Harran/Şanlıurfa)

Sinek (İmranlı/Sivas)

Yeşildon (Alpu/Eskişehir)

Gebeşler (Kandıra/Kocaeli)

Estağfurullah (Karaköprü/Şanlıurfa)

Gebeler (Kızılcahamam/Ankara)

Çakallar (Balya/Balıkesir)

Yalamık(Tarsus/Mersin)

Tantana (Harran/Şanlıurfa)

Öküzöldü (Şanlıurfa)

Bazlamaç (Mucur/Kırşehir)

Sakaltutan (Kayseri)

Ağzı Delik (Tarsus/Mersin)

U Dönüşü Yapanlar Kimin Emrinde?

İnsanoğlu nisyan ile maluldür. Unutur. Aynı zamanda yanlış ve hata yapar. Yaptığı yanlışın farkına vardığı zaman da yanlışından vazgeçer. Bu da erdemlice bir harekettir. Çünkü hatadan dönmek bir erdem göstergesidir. Yaşına ve statüsüne göre zaman zaman bir görüşte olur. Bu fikri zamanla değişebilir. İnsani bir durumdur bu. Her birimizin başına gelebilir.

Fikir değiştiren insanlar yeri geldiği zaman "Bir zamanlar şu fikirdeydim. Şimdi bu fikirdeyim" der. Bu da insani bir şey. Çünkü yaşa, zamana, şartlara ve tecrübesine göre insan sürekli değişim halindedir.

Zaman zaman biriyle arası da bozulabilir. Birbirlerine her türlü hakareti de yapabilir. Küsebilir de. Üçüncü şahısların araya girmesiyle barışabilirler. Birbirlerine söylediklerinden dolayı özür de dileyebilirler.

Bunların yanında siyaset yapan, ülke yöneten ya da ülke yönetmeye talip olan siyasiler var ki bunlar da yeri geldiği zaman fikir değiştirir, hata yapar, zikzak çizer, "U" dönüşü yapar. Bu da bir yere kadar normaldir. Çünkü insanlık hali. Bazı şeylerin önü ve arkası düşünülmemiş olabilir. Ama zikzak çizmek ve "U" dönüşü yapmak meslek haline gelirse işte burada durmak gerek. Haydi diyelim ki "U" dönüşü yapıldı. En azından "Ya hu ben şöyle düşünüp böyle yapmıştım. Ama yanlışmış. Bereket bu yanlıştan döndüm" demesi gerekir. Hiçbir şey demeyip sürekli zikzak çizilirse burada problem büyüktür. 

Zikzak çizmeyi yol bilenler acaba kendi iradeleriyle mi zikzak çiziyorlar yoksa birilerinin hazırlayıp sunduğu senaryoya göre mi zikzak çiziyorlar? Kendi iradesiyle yapıyorlarsa kendi insanımız, hangimiz hata yapmayız dersin, belki makul görürsün. Şayet bu zikzak çizenler başkalarının emrinde ise işte o zaman durum vahimdir. 

Dünyayı ve Ülkeleri Kimler Yönetiyor?

Dünya kim ya da kimler tarafından yönetiliyor?

Ülkeler kim ya da kimler tarafından yönetiliyor?

Bu soruların cevabını net bir şekilde vermek mümkün değil. Ancak kanaatimi ifade edebilirim.

Her ülkenin başında ister seçimle ister seçimsiz gelen başkan, başbakan, cumhurbaşkanı, kral vb. ünvanlarla anılan ülke yöneticisi, resmi olarak o ülkenin yöneteni olsa da tüm yöneticilerin tek merkezden yönetildiğini düşünüyorum. Yani devletleri yöneten bir merkez var. Ülkelere yön verenler bunlar. Bunlar, dünya sermayesini elinde bulunduran, servetlerinin hesabı olmayan para babaları.

Teşbihte hata olmasın, her ülke yöneticisi ülkesinin yöneteni iken aynı zamanda dünyayı tek merkezden yönetenlerin yönetilenidirler. 

Ülkelerini yönetenlerin başta kalmalarının yolu, dünyayı yönetenlerin emrinden çıkmaması, onların istediği icraatı yerine getirmesidir. İster gönüllü ister gönülsüz. Zira elleri mahkum. 

Ülkelerini yönetenler söz dinlemez, başına buyruk hareket ederse ya iç karışıklıkla ya darbeyle ya başka bir ülkeyle savaşa tutuşturularak bir şekilde indirilir.

Ülkelerini yönetenler verilen görevi ağzına yüzüne bulaştırır, beceremezse bu yöneten de bir şekilde indirilir. Çünkü ülke yönetenleri kullan at şeklindedir. Miadı dolan bir şekilde derdest edilir. Irak'ın Saddam'ı, Libya'nın Kaddafi'si, Suriye'nin Esed'i bunun en güzel örneği. 

Dünyayı tek merkezden yöneten para babaları sadece ülkelerin başındaki kişilere değil, aynı zamanda o ülkenin içinde yer alan STK denilen kuruluşlara da hakimdirler.

Para babaları bir ülkeyi karıştıracak her türlü potansiyeli bir şekilde besler. Bu uyuyan hücreler kendilerine görev verildiği zaman harekete geçerler.

Para, sermaye, bankacılık, teknoloji, ticaret vs. hep bu para babalarının elinde.

Ülkelerin orduları da para babalarının elinde. O ülkeyi korumakla görevli bu ordular ülkesini dışarıya karşı korumaktan ziyade kendi ülkesindeki halka karşı devleti korurlar. Para babaları o ülkeyi yöneten gözden çıkarmışsa bu ordular, para babalarının yanında saf tutarlar. Ülkelerini ve devlet başkanlarını korumak için tek kurşun atmazlar. Irak, Suriye, Mısır, Libya, Venezuela bunun en güzel örneği. Bu ülkelerin ordusu devlet başkanları derdest edilirken tek kurşun atmadılar. 

Dünya ve dünya devletleri sermaye sahiplerinin emrinde ise bu durumda ülke yönetenleri, sermaye sahiplerinin bir valisi mesabesinde. Teşbihte hata olmasın, bu tür ülke yöneticisi bir nevi sömürge valisi sayılır. 

Bu yönüyle bayrağı da olsa dünyada bağımsız devlet yoktur. 

Dünya sermayesi; dünyaya, ülke ve devletlere nizamat vermek istiyorsa bunun için ABD'yi harekete geçirir. ABD de bu yönüyle bağımsız bir ülke değil. Sermaye sahipleri adına vekalet savaşı veren güçlü bir devlettir. Bugün bu görevi Trump yapıyor, yarın bu görev bir başkasına ihale edilir. 

Kısaca, dünyada ABD dahil bağımsız bir ülke yoktur. Tüm dünya tek merkezden yönetiliyor. Ülkelerin başında bulunan yöneticiler sermaye sahiplerinin birer figürüdür. Hepsi senaryosu başkası tarafından yazılmış rolü oynar. Ülkeyi yöneten ister seçimle gelsin ister kral olsun fark etmez. 

Dünyayı yönetenlerin en iyi bildikleri bir şey de hangi ülkeyi hangi şekil yöneteceklerini bilmeleri. 

Dünyanın ve ülkelerin yönetimi dediğim gibi ise bu durumda siyasi partiler de senaryonun bir parçası. Seçimi hangisi kazanırsa aynı sermayedarlar ile çalışmak zorundalar. 

Ülkeleri yöneten ya da yönetmeye talip olanlar, senaryosu başkaları tarafından yazılmış senaryoyu oynayan sinema ve filmin baş rol ya da filmin içinde rol verilen oyuncuları gibidir. Kimi iyi rolde kimi kötü rolde. Bir filmde iyi rol görevi verilen bir başka filmde kötü rol görevini üstlenir. İyi ve kötü rolde görev alanlar senaryo gereği birbirini yiyip bitirse de mücadele etse de geri planda dosttur, arkadaştır. 

Durum bu ise sandığa giden seçmenin verdiği oyun bir değeri ve karşılığı yok. Adeta bir yönetim oyunu oynanıyor. Oyun içinde oyun var. Bizler ve ülkeler bir şekilde üzerimizde oyunun bir parçasıyız.

Katılır veya katılmazsınız. Benim kanaatim bu yönde. Bu tezimi ispatlayamam. 

6 Şubat Depreminin Düşündürdükleri

11 ilimizi etkileyen 6 Şubat depreminin 3.yılını geride bıraktık. Yıl dönümünde, Osmaniye'de yapılan konut tesliminde Sayın Cumhurbaşkanı, depremin etkisi, maliyeti ve yapılanlara dair bir dizi rakamlara yer verdi:

"Resmi rakamlara göre bu depremde 53 bin 697 insanımız vefat ederken 107 bin 213 kişi yaralı kurtuldu”.

"3,5 milyon vatandaşımızı bölgeden tahliye etmek durumunda kaldık. Deprem bölgesindeki 2 milyon 302 bin binadan yaklaşık 39 bin 555'i afet sırasında yıkıldı. 199 binin üzerinde bina ağır hasar alırken, 36 bin bina ise orta hasarlı hale geldi".

"Bu depremin ekonomimize doğrudan maliyeti 104 milyar doları, dolaylı maliyeti ise 150 milyar doları buldu. Bu tutar Türkiye'nin 2023'teki milli gelirinin yüzde 9'una tekabül etmekte".

"Bugüne kadar 433 bin 667'si konut, 21 bin 690'ı iş yeri olmak üzere toplam 455 bin 357 bağımsız bölümün inşasını tamamladık".

Bunların dışında derslik, gençler için yurt, sağlık alt yapısı ve hastane, ibadethane, müze, adalet ve emniyet binaları, huzurevleri, çocuk evleri binaları vb. yapılanlar da var. Mücbir sebeplere dayalı olarak esnaf, çiftçi ve sanayiciye verilen imkanlar... Hepsine değinip rakamlara boğmak istemiyorum. Zaten hepsine yer vermek istesem de sayfam buna el vermez.

Yapılan açıklamalardan, üç yıl gibi kısa bir zaman diliminde birçok hizmet yapıldığı anlaşılmakta. Alt yapı, üst yapı vs. derken adeta 11 ilimiz yeniden imar edildi. Harcanan para da az değil.

Yapılan bu hizmetleri küçümsemiyorum. Hatta takdir ediyorum. Kimin zerre misal bir katkısı olmuşsa teşekkür ediyorum.

Bu tespit ve hakkı teslim etmenin ardından bu afetin getirip götürdüklerine bir başka açıdan yaklaşacağım. Zaman zaman soru soracağım. Bazen de değerlendirmede bulunacağım. Tüm bunları yaparken de kimse öküzün altında buzağı aramasın.

Her ne yaparsak yapalım. Şehirleri yeniden imar edelim. Maalesef enkazın altında can veren insanlar geri gelmeyecek. Sahi bu insanlarımız niçin öldü? Unutmayalım ki ölen insanları deprem değil, yaptığımız binalar öldürdü. Niçin bu binaları zamanında depreme dayanıklı yapmadık? İsterdim ki yapılanların yanında “Şu kadar belediye başkanı, imar ve inşaattan sorumlu bu kadar belediye görevlisi, şu kadar müteahhide bu kadar ceza verdi mahkemelerimiz” şeklinde rakamlara da yer verilseydi. Çürük çarık binalardan dolayı ceza alan var mı bunu da bilmiyoruz. Bildiğim, 99 depreminde hapis cezası alan Veli Göçer vardı. O da cezaevinde cezasını çekerken vefat etti. Başka da varsa bilmiyoruz. Ama görünen o ki koca 99 depremi bir Veli Göçer’e yıkıldı.

“Yıkılan binalar eski yönetmeliğe tabi ve eski hükümetler zamanında yapıldı” denerek sorumluluktan kaçınılmaz. Elbette geçmiş çürük çarık binalara onay verenlerin sorumluluğu var ama devlette devamlılık esastır. Ceza ve sorumluluk müteselsilen icra edilir. Ama bizde yapanın yanına kâr kalıyor daima. Üstelik güçlü figürlere hiç dokunulmuyor. Üç beş müteahhide ceza keserek günü kurtarıyoruz.

Bırakalım depremde yıkılan evleri. Bizim tüm sağlam binalarımızın ömrü en fazla elli yıl. Niçin babadan toruna evladiyelik, yıkılmayan ev ve binalarımız yok. Yazık değil mi gidenlere. Yazık değil mi depremde yerle bir olan binaları imar etmek için harcanan milyar dolarlara. Sahi niçin işimizi, evimizi, barkımızı düzgün yapmıyoruz? Bu durum niçin Avrupa ülkelerinde görülmüyor da bina çökmeler, depremde yıkılan evler sadece İslam ülkelerinde görülüyor? Avrupa’da yüzyılı aşkın binalar dimdik ayakta ve hala kullanılıyorken bizde niçin yüzyıllık binalarımız yok? Yeni yapılan depreme dayanıklı deprem evleri depreme dayanıklı olacak mı? Mesela bu evler yüzyıllara meydan okuyabilecek mi?

Niçin yıkılmak üzere ya da eskidi yenileyelim, kentsel dönüşüm adı altında sürekli yık-yap yapıyoruz? Unutmayalım ki her yeni bina şehrin dokusunu değiştiriyor. Şehrin kültürü, dokusu ve tarihi yok oluyor. Her yerimiz beton yığını. Beton evler dışında başka ev yapmayı bilmiyor muyuz? Deprem olduğu zaman kamerayla depremi ne zaman izleyeceğiz? Ne zaman en ufak bir sallantıda kendimizi dışarı atmayacağız? Yöreye, bölgeye ve sünnetullaha uygun yıkılmayan evleri görebilecek miyiz? Ne zaman bizde olduk bir Japonya diyeceğiz?

Hasılı, her deprem sonrası yeni binalar yapmak, şehri yeniden imar etmek marifet değil. Marifet, yıkılmayan, depremde can kaybının olmadığı depremlere şehirleri hazır etmektir. Her deprem sonrası kurtarma ekibinin ve siyasi erkanın deprem bölgesinde arzı endam etmesi marifet değil. Marifet, deprem sonrası deprem bölgesine gitmeye ihtiyaç hissetmeyecek bir ortamı oluşturmaktır. İnşallah bunları da görürüz. Ömrümüz bina yıkarak ve yaparak geçmez. Tüm kazancımızı hep binaya dökmeyiz.

9 Şubat 2026 Pazartesi

Ayakların Zekatı

1979 yılından beri tanışıklığım var. Şen şakrak, arkadaş canlısı biri. Aynı zamanda atletik bir vücuda sahip idi. Okul döneminde izci bile olmuşluğu var.

İyi de sigara içerdi. Herkesin yanında içmezdi. İçmek için zula yerleri seçerdi. Fuarın arka kapısında karayollarına ait panoyu mesken edinmişti sigara içme yeri olarak. Sigara içmeye de yalnız gitmezdi. Sigara içmememe rağmen yanında beni de götürürdü.

Uzun yıllar içti sigarayı. Yemen tiryakisi gibiydi. Sonradan gizli gizli içmeyi de bıraktı. Alenen içmeye başladı. Asansörde bile içtiği söylenir.

Gel zaman git zaman bıraktı sigarayı. Bir attı, bir daha eline almadı. Tiksindi desem yeridir. Sigara içenleri görünce de "Allah kurtarsın. Şükür ben bıraktım" diye dua eder.

Giderekten hareketi de bıraktı. Gittikçe kilo aldı. Kiloyu hiç dert edinmedi. Kaç kilosun dediğim zaman da belli değil mi diyerek kilosunu söylemekten kaçınıyor. 

Fırsat buldukça kestiriyor. Otururken terliyor. 

Birkaç defa şu arabayla gidip gelmeyi bırak, lütfen biraz yürü. Ayakların açılsın. Günde yarım saat yürümekle bu işe başla. Yürüme imkanın varken yürü. Yarın bu ayaklar bu vücudu çekmez. O zaman yürüyeyim desen bile ayaklar işlevini kaybeder dememe rağmen yürümeye hiç zaman ayırmadı. 

Şimdi yürümek istiyor. Fakat ayağı pek izin vermiyor. Çünkü ayağının bir tanesi acıyor. 

Bu derece kilo almasında, hareketsizliğin payı kadar rahatına düşkünlük de var. Bir ara bir cenazede karşılaştık. Buğday pazarında birkaç arkadaşla birlikte çay içtik. Ayrılacağımız zaman beni Alaeddin durağına kadar arabasıyla götürecek var mı diye arabası olan birini aradı. Dediği mesafe de fazla değildi. Ama seçenekleri arasında yürüme hiç olmadığı için o kısa mesafe bile kendisine uzak bir yer görünüyor. 

Bir gün tanıdığım bir terziye uğradım. Az sonra kalkacağım zaman falan gelecek. Az bekle dedi. Hayırdır, o çarşıya pek çıkmazdı dedim. "Daralan pantolonları açtıracakmış" dedi. Pes doğrusu dedim. 

Giydiğim pantolonlar daraldı. Beni sıkmaya başladı. Biraz kilo vereyim diyeceği yerde pantolonları açtırması bile işin vehametini gösteriyor. 

Bende de durum tam tersi. Yürüyüş yapmak suretiyle kilo verdikçe pantolonlarım bolardı. Belden düşmeye başladı. Bereket kemer kullanıyorum. Pantolonlar düştükçe tanıdığım çantacıya giderek kemere bir delik açtırıyorum. 

Hem sağlık hem de vücuttaki fazlalıkları atmak için yürüyüş yapmak gerektiğini kendim nicedir uyguluyorum. Yazı konusu ediniyorum. Tanıdığım eş dosta da yürüyüş öneriyorum. Ayaklar çekerken fazla kilolardan kurtulun. Yarın bu ayaklar çekmez noktaya gelince yürümek isteseniz de yürüyemezsiniz diyorum. 

Öyle zannediyorum, fazla ve aşırı kilolu olanlar da bu vücutlarından şikayetçi. Yürümem lazım diyorlar ama bir türlü yürümeye kalkmıyorlar. 

Kendileri bilir. Ama kendilerine yazık ediyorlar. Çünkü ne kadar kilo alırlarsa o kadar nefes nefese kalırlar. Oturduklarından, kalktıklarından, yediklerinden zevk almazlar. Yarın düşüverseler bakımları da zor. Çünkü o ağır vücudu hareket ettirmek zor. 

Hasılı yürümek ayakların zekatıdır. Zekatın hakkını vermek lazım. Zamanla yarışmayanların zorunlu olmadıkça arabaya binmeyip yürümesinde fayda görüyorum. 


Gençler Sorguluyor

Oturmasını, kalkmasını ve konuşmasını bilen, akranlarına göre daha olgun davranış sergileyen bir güzellik bölümü öğrencisi, bir gün derste, "Biz güzellik bölümü öğrencileriyiz. Bu dersi ve diğer kültür derslerini niye gördüğümüzü anlamıyorum. Bize hayatımız boyunca lazım olmayacak. Bizim boşa vaktimiz alınıyor. Bu arada bir ara Kur'an'ı okumaya başladım. İçerisinde çelişkileri görünce okumayı bıraktım. Bir de insanlar alabildiğine dinden uzak. Benim çokça ateist arkadaşım var. Bunun sebebi ne olabilir" türünden bir şeyler söyledi.

Birkaç şey söyledim. Zil çaldı. Bu konuya diğer ders devam edelim dedim. Araya 15 tatili girdi. İkinci dönem bu konuya değineyim diye derse geldim. Öğrencimiz bir başka okula nakil gitmiş. Haliyle meseleyi enine boyuna konuşamadık.
*
İkinci dönem bir başka güzellik sınıfına derse girdim. Bu bölümün öğrencileri de erkek. Dersi işlerken bir öğrenci, "Ben kadın kuaförü idim. Sonradan erkek kuaförlüğüne geçtim. Bir erkeğin kadın kuaförü olması uygun mu" dedi. Erkeğin erkek, kadının da kadın kuaföre olmasını daha uygun görüyorum. Zorunlu hal başka. Erkek kuaförü varken erkeğin erkek, kadın kuaför varken kadının kadın kuaföre gitmesi daha şık olur dedim.

Ardından öğrenci "Bir zaman namaz kılardım. Şimdi bıraktım. İçimden de namaz kılmak gelmiyor. Cumaya gidiyorum ama içten gelerek kılmadığımda günah işlemiş olur muyum" dedi. Namaz kişinin Allah'a olan borcu. Tıpkı iş gibi. Her zaman işe gönüllü gidiyor muyuz? Gitmiyoruz. Nasıl ki içimden gelmiyor deyip işe gitmemezlik yapmıyorsak içimizden gelmese bile görevimizi yapmamız gerekir. İş ya da ibadet gönüllü yapılırsa verim ve haz alınır. Zoraki yapılırsa o işten ve ibadetten yeterince verim alınamaz. Namaza kendimizi vermek için okuduklarımızın anlamını düşünürsek namaza kendimizi daha iyi verebiliriz dedim.

Sonra genç devam etti: "Her cuma camilerde para toplanıyor. Sürekli cami yapılıyor. Evimin dört bir köşesinde aynı mesafede 5 cami var. Hutbelerde sürekli Gazze'den bahsediliyor. Bunlar da kabak tadı verdi" dedi. Cami fazlalığı olduğu bir gerçek. Biz israfı sadece ekmek israfı sanıyoruz. Fakat haddinden fazla cami yapmak da israftır. Ama hız kesmeden cami yapımı devam ediyor. Gazze'nin ara ara hutbe de konu edilmesi mazlumun yanında olmak bakımından iyidir ama cemaatin Gazze konusunda yapabileceği bir şey yok. Çünkü bu tamamen devletin ve diğer devletlerin işi dedim.

Hasılı, çoğu konularda özellikle dini konularda gençler çok sessiz, ilgisiz, soğuk ve mesafeli. Yalnız soğuk ve mesafeli olmaları ilgisiz oldukları anlamına gelmiyor. Ortamını buldukları zaman görüşlerini ifade edip gözlemlerini aktarabiliyorlar ve sorgulayabiliyorlar. Bu tür sorgulamaları yüzünden gençlere kızacağımıza, niye ilgisizler diye feveran edeceğimize onları anlamaya çalışmak ve dinlemek gerektiğini düşünüyorum. Gençlere kızmak yerine biz nerede hata yaptık, onlara iyi örnek olamadık diye kendimize hayıflanalım.

Doktor mu Haklı, Müezzin mi?

Konya’da ilaç yazdırmak için aile sağlık merkezine giden bir din görevlisiyle, aile hekimi arasında sonucu şiddetle biten kavga epey bir gündem oldu.

Hem aile hekimi hem de müezzin, sosyal medya aracılığıyla şiddete maruz kaldıklarıyla ilgili mağduriyet içeren video paylaştı.

Her ikisi de darp raporu almış.

Her ikisi de şiddete maruz kaldım diye birbirinden şikayetçi olmuş.

Müezzin göz altına alınıp salıverildi.

Gelen tepkiler ya da itiraz üzerine müezzin tekrar göz altına alındı. Ardından tekrar salıverildi.

Sağlık müdürlüğü hekimin arkasında yer aldı. İl müftülüğü de müezzini ziyaret ederek yanında olduklarını ihsas ettirdi.

İnsanımız ise her konuda olduğu gibi sosyal medyada ikiye bölündü: “Müezzin haklı ve mağdur”. “Doktor haklı ve mağdur” şeklinde.

Diyanet sendikaları müezzine destek çıkmak üzere yazılı bildiri yayımladılar. Görmedim ama büyük ihtimalle sağlık sendikaları da hekimin yanındayız bildirisi yayımlamışlardır.

Burada kim haklı kim haksız üzerinde durmayacağım. Her ikisine de geçmiş olsun. Ne doktorun yanındayım ne de müezzinin. Hoş, biri haklı, diğeri haksız olsa ne olacak? Bu görüntü, şiddet toplumu olduğumuzun bariz bir göstergesidir. Okumuşumuzda da bu meyil var, okumamışımızda da. Doktor da okumuş, müezzin de. Diğerlerine ne diyeceksin?

Nedense sorunlarımızı konuşarak çözmüyoruz. Refleks haline gelmiş bizde kavga. Hemen ellerimiz çalışıyor. Soğukkanlı olamıyoruz. Kan beynimize sıçrıyor. Aklı bir tarafa bırakıp duygularla hareket ediyoruz.

Birden fazla insanın olduğu yerde sorun olur. Sorunu çözmek de er kişinin işi. İşi kavgaya götürmek ise toptancı olmayayım, hepimizin işi.

Bizi kavgaya götüren de sorundan ziyade dil dediğimiz organın yerinde rahat durmaması. Ortaya çıkmış sorunu nazik ve kibar bir şekilde sesimizi yükseltmeden, tehdit etmeden dilimizle çözemiyoruz. Çünkü kavgayı hazırlayan, tetikleyen ve işaret fişeği gönderen dilimizdir. Adeta kavgaya elimizden önce gidiyor. O sinirle Allah ne verdiyse karşımızdakine her türlü hakaret ve küfürleri bir bir sıralıyoruz. Bir bir sayarken kavganın tarafları karşı tarafı dinlemez. Makineli tüfek gibi ağza alınmayacak küfürleri saydırır. Sonrasında kavgaya ve şiddete meyyal bir ortam hazır oluveriyor.

Gördüğüm kadarıyla şiddetin tarafı olan hekim de çok masum değil, müezzin de. Masum olmadıkları her ikisinin de şiddete başvurmaları. Her ikisi de gazi. Her ikisi de kamuoyunda kendine destek bulmak amacıyla, “Bak, şurama vurdu, ısırdı, boğazımı sıktı, burnuma vurdu, kolum şöyle...” açıklaması yaptı durdu.

Doktor krizi yönetememiş. Müezzin de ilacım, sıram demiş durmuş. Bunun sonucu birbirlerine şiddet uygulamak mı olmalıydı. Gördüğüm kadarıyla müezzin de doktor da şiddete meyilli. Bir güzel sokak kavgası yapmışlar. Her ikisine de icra ettikleri meslekleri yakışmamış.

Doktor, hastanın tavrından dolayı güvenlik kuvvetlerini arayabilirdi. Müezzin de kendi aile hekimi yok mu? Bakar ki ortam da müsait değil. Pekala çeker giderdi. Zaten muayene için değil, raporlu ilacını yazdırmak için gelmiş. Acilse gider eczaneden ödünç alır. Doktoru izinden dönünce yazdırırdı. Ama yok. Her ikisi de güç gösterisi yapmış.

Bu aşamadan sonra kurumları tarafından her ikisine de izinsiz basın açıklaması yapmaları dolayısıyla inceleme ve soruşturma başlatılmalı. Gerekirse her ikisinin de görev yeri değiştirilmeli. Mahkeme, şahitleri dinlemeli, varsa kamera kayıtlarını izlemeli, darp raporlarını incelemeli. Yumruğu ilk sallayana daha fazla olacak şekilde bir ceza takdir etmeli.

Ne doktoru heba edelim ne de din görevlisini. Ne doktoru koruyalım ne de din görevlisini. Hak yerini bulsun. Tek istediğimiz bu.

8 Şubat 2026 Pazar

Bana Olmazmış!

Ispanak, yeşillik, elma, mantar ve portakal almak için pazara uğradım.

Alacaklarımı aldım. Pazardan çıkarken armut gördüm.

Tereğin önü bir baştan öbür uca ve tepeye doğru hepten sarı renkli, arkası ise yeşil. Delikanlı, şu sarı olanlarından bir kilo ver dedim. Poşeti açmasıyla arkadaki gömgök olanlardan doldurdu. Delikanlı, birazını bari sarı olanlardan ver dedim. "Bunlar birkaç gün içinde sararır" dedi. Lütfen yemeye hazır sarı olanlardan istiyorum deyince, "Sana Olmaz abi, sana olmaz" deyip poşettekileri çıkarıp arka tarafa koydu. Hiç tepki vermeden ayrıldım. Tepki versen yok yere kavga hazır. Ondan sonra da doktor mu haklı, müezzin mi tartışması yapıldığı gibi pazarcı mı haklı, müşteri mi tartışması yaparız.

Pazardan çıkarken sol tarafımda aynı cins armut gördüm. Delikanlı, sarı renkli olanlardan bir kilo dedim. Ağırlıklı olarak istediğim türden verdi. Gök gibi duranlardan bir tanesini poşetten çıkarıp bir dilim kesip verdi. "Tadında sıkıntı yok" dedi.

Pazar işimi görüp evin yolunu tuttum.

Elimde poşetler yürürken pazarcının "Sana Olmaz abi" demesini yorumladım içimden. Benim bildiğim esnaf, "Bu malı bu fiyata kimseye vermem ama sana olur" der genellikle. İster tanısın ister tanımasın. Bizim bu akıllı pazarcı esnafı ise "Sana Olmaz" dedi çıktı. Yaşlı biri olsa bunlar türünün son örneği. Fazla kalmadı diyeceğim. Daha yaşı da pek genç. Demek ki büyüklerin tezgahından geçmiş, aynı onların yolunu takip ediyor. Anlaşılan bu tiplerin kökünün kuruması için kaç nesil daha geçmesi gerekecek.

Tüm pazarcılar böyle mi? Hepsi böyle değil ama özellikle Konya pazar esnafının kahir ekseriyeti böyle. Diğer iller kendilerini aştı ve yeniledi. Nedense Konya pazarcıları ne gördüyse ne öğrendiyse aynı yoldan devam ediyor.

Konya'da sebze ve meyve seçmek zaten mümkün değil. Tamam, kendileri versin. Ama poşete koyduğunu kendi evine alıyor gibi koysun. Buna da kimse bir şey demez. Zira olması gereken bu.

Getirdiği sebze ve meyveyi kasadan tezgaha boşaltsa, tezgahın önü ve arkası irili, ufaklı, olgunlaşmış ya da olgunlaşmamış iç içe olsa, poşete önüne geleni doldursa yine bir şey demezsin. Bahtıma artık dersin.

Öne iyi, güzel ve iri olanları istifleyip ne kadar küçük, gök, bozuk mal varsa arka tarafa koyan esnaf türünün yok olup gitmesi lazım. Gel gör ki tezgahın önü göze hitap edecek şekilde albenili iken maalesef aynı albeniyi tezgahın arkasında göremiyoruz. Bu tipler nazarımda küçük hesap yapan küçük insanlardır. Ne uzarlar ne kısalırlar ne de onarlar. Sahtekarın, dalaverecinin önde gidenidir bunlar. Nazarımda Konya semt pazarı esnafının çoğu böyle.

Bu tiplerden hala alışveriş yapıyoruz ki bunlar hala pazarlarda boy göstermeye devam ediyorlar.

Biz pazarcıları böyle değerlendirirken bir pazarcıyı dinlesek belki bir bildikleri ve haklı olan yönleri vardır. Belki de mesele sizin gördüğünüz gibi değil diyebilir. İçlerini bilmem. Fakat pazarcı esnafında müşteri memnuniyeti diye bir dert ve tasası yok. Elimdeki malın kötüsünü nasıl elimden çıkarırım. Malı nasıl iyi gösterir, göz boyarım hesabı yapılıyor.

Merak ediyorum, semt pazarlarının işleyişinden sorumlu olan zabıta teşkilatı ne iş yapar? Sabahın erken saatinde tezgahını açan, öne iyilerini, arkaya kötülerini koyan bu pazarcı esnafını hiç mi kontrol etmezler? Eğer buna da bakmayacaklar ve müdahale etmeyeceklerse niye orta yerde kalabalık ederler, niçin zabıta elbisesi giyerler?

Not: İçinizde, bu yüzden hiç pazara gitmem. Marketten alırım pazar ihtiyacımı. Siz de öyle yapın diye olabilir. Elbette ben de ağırlıklı olarak marketten seçerek alıyorum. Yalnız illa hepsini marketten ya da pazardan alacağım diye bir düşüncem yok. Yeri gelir marketten yeri gelir semt pazarından alırım. Bir de pazardan alınacak vardır, marketten alınacak vardır. Pazardan aldığım esnaf işini düzgün yapmamışsa bir daha ona uğramam.

7 Şubat 2026 Cumartesi

Ramazan, Bindirme Ayı

Birkaç gün önce bir haber başlığı okumuştum. İçeriğine bakmadım. Çünkü verilmek istenen mesaj başlıktan anlaşılıyordu. Kısaca, "Ramazanda zam yok. Fiyatlar sabitlendi" diyordu.

Alışık olmadığımız güzel bir haberdi bu. Çünkü her ramazan öncesi fiyatlara bir güzel ayar geçilirdi. Demek ki esnaf insafa geldi. Bu ramazan eski sünnetlerini işlemeyecekler.

Ramazana 13 gün kala yoğurt ve yumurta alayım diye markete geçtim. Girerken de alacaklarımın önceki fiyatlarını zaten biliyorum. Fiyatlar da sabitlendiğine göre şaşıracağım bir durum yoktu.

Yumurtaya baktım. Üç aşağı beş yukarı aynı fiyat aralığında idi. Mandıra bölümüne geçerek her zaman aldığım yoğurt markasının fiyatına baktım. Daha önce 117 lira olan kese yoğurdunun fiyatı 143 TL yazıyordu.

Görevli yoktu başında. Gelmesi için bekledim. Gençten biri buyurun diyerek geldi. Delikanlı, bu yoğurdun fiyatı 117 değil miydi? Ne olmuş yoğurdun fiyatına böyle dedim. "Aynen öyle. Maalesef fiyat bu miktara çıktı. Sadece yoğurt değil, ürünlerin hepsine iğneden ipliğe zam geldi. Hem de öyle böyle değil" dedi. İki kilo yoğurt tarttırdım. Teşekkür edip ayrıldım. Diğer fiyatlara göz gezdirmedim.

İki kalem ürünün yanına bir de poşet ekledim. 450 lira tuttu.

Evimin yolunu tutup gelirken içimden konuşup geldim. Vay anasına. İyi ki fiyatlar sabitlenmiş. Bir de sabitlenmese halimiz haraptı. Fiyatların sabitlenmesi haberi, demek ki Konya'ya ait değilmiş. Artık hangi il ise. Ama yerel gazetede okuduğumu hatırlıyorum.

Eğer mandıra görevlisinin dediği gibi ise daha ramazan gelmeden fiyatlara öyle böyle değil, baya dokunulmuş. Ramazanda hiç dokunmalarına gerek yok. Bu da fiyatların sabitlenmesi demek esnafa göre.

Şu anlaşılıyor ki bu fiyatları kim belirliyorsa hiç insafları yok. Yine eski sünnetlerini işlemişler. Eski hamam eski tas. Tam gaz fırsatçılığa devam.

Sanırım kasım ve aralıkta birin altında çıkan enflasyon ocakta şaha kalkınca esnaf da fırsat bu fırsat. Nasılsa elimizde ileri süreceğimiz bir mazeret de var. Bize gün doğdu demiş olmalı. Ramazanın gelmesi de işin tuzu biberi. Zaten ramazanda zam yapmazsa bizim esnaf orucu rahat tutamaz. Tuttuğu oruç da kabul olmaz.

Merak ettiğim ne değişti? Güya dendiğine göre enflasyon düşüyor. Nasıl düşmeyse artık. Tamam yükselsin de makul yükselsin.

Sanırım kasım ve aralıkta birin altında çıkan enflasyon ocakta şaha kalkınca esnaf da fırsat bu fırsat. Bize gün doğdu demiş olmalı. Ramazanın gelmesi de işin tuzu biberi. Zaten ramazanda zam yapmazsa bizim esnaf orucu rahat tutamaz.

Her ramazan ayına girerken esnafın ya da piyasayı elinde bulunduranların bu açgözlülüğünü anlamak zor. Güya ramazan ayı fakiri anlama ayı. Tokun aç kimsenin halini anlama ayı. Dayanışma ve yardımlaşma ayı. Biz böyle biliyoruz. Ama görünen o ki ramazan birileri için fırsat ayı, bindirme ayı, vurma ayı, zam ayı. 

5 Şubat 2026 Perşembe

Meclis Göreve, Ramazan Sınıfa!

Emekliliğime ramak kaldı. Ramak demişsem daha 2,5 yıl var. Niyetim son gününe kadar çalışmak. Hatta mümkünse iki polis nezaretinde sınıflara veda etmek.

Devlet bu hakkı vermiş. Ben de bu hakkı son âna kadar kullanayım diyorum. 

Fakat gel gör ki öğrencisi, öğretmeni, idarecisi ve çevrem rahat durmuyor. Gel tezkere dercesine benim adıma gün sayıyorlar. Emekli oluversem adeta göbek atacaklar. Hızını alamayıp daha çalışın mı, emekli ol artık diyen de var. Sanırsın ki eğitimin önündeki engel benim. Ben emekli oluversem eğitim ve öğretimin tüm dertleri bitecek. 

Bence millet benim adıma gün saymayı ve gelin güvey olmayı bıraksa iyi olacak. Yarın şoka uğramaları işten bile değil. Zira sabah ola hayrola. Zamanın ne göstereceği bilinemez.

Sakın kendini darı ambarında görme. Dursan dursan 65'i beklersin. Sonra kapı dışarı ederler. Çünkü kanun var demeyin.

Ne belli, yarın bir siyasi duayenin Meclis grubunda, "Meclis göreve, Ramazan Sınıfa" demeyeceği. Çünkü büyüğümüzün devleti, milleti, ülkeyi düşünmekten ve hizmetten başka bir amacının olmadığı hepimizin malumu. Ne zaman ülkede bir sorun olsa taşın altına elini koyar. Mesele memlekette, gerisi teferruat deyip kolları sıvar. Yeter ki ülkenin bir sorunu olsun. Kim ne derse desin, kim ayıplarsa ayıplasın, Siyasi hayatına mal olsa bile işaret fişeğini gönderir.

İşte o zaman bilin ki ölünceye kadar sınıflardayım. Ölünce, öğretmen ve öğrencilerim omuzlarında taşıyarak mezara defnederler. 

Burada, sayın büyüğümüzün beni de memleketin bir meselesi göreceğine dair büyük umut taşıyorum. Ki bu konuda ona çok güveniyorum. Bilin ki çok yardımsever. Kimlere yardım etmedi ki benden yardımını esirgesin. 

İşte o zaman "Oh, emekliliği geliyor" diye el oğuşturanlar mahcup olacaklar. Demedi demeyin.

4 Şubat 2026 Çarşamba

Beslenmem Kızılay'dan

Şubat soğuğu dense de güneşli, güzel bir hava vardı bugün Konya'da. Bu güzel havanın tadını yürüyerek çıkarayım diye öğle vakti evden çıktım.

Zafer'e vardığımda kan verme zamanım geldi mi diye takvime baktım. 04.02.2026 tarihini görünce üç ayın dolmasına bir gün kalmış. Kan verebilirim deyip Zafer'deki Kızılay Kan Merkezine geçtim. İns cin top oynuyordu. Belli ki öğle arası. Saate baktım. Bir suları idi. Bir de geçmişe baktım. Bugün 1992 4 Şubatta ilk öğretmenliğe başladığım gün idi aynı zamanda. 

Hem vakit geçsin hem de başka bir yerde vereyim kanımı diyerek Hacı Veyiszade Camii önündeki standa yürüdüm. On dakika vardı mesaiye. Kültürpark'a geçerek güneş yüzüme gelecek şekilde bankta biraz oturdum.

Mesainin başlamasıyla birlikte kan standına girdim. Formu doldurup tansiyon ölçümü yapıldı. Kan numunem alındı. Doktorun onayını almak için beklerken görevli, "Hocam, beklerken bir soda içer misin" dedi. Zahmet olmazsa dedim. Hemen açıp verdi.

Ardından ismimin okunmasıyla birlikte doktorun yanına geçtim. Ben girmeden önüne gelen formu inceleyen doktor, "Kullandığın ilaçlar var mı?" sorusuna yazdığım ilaç isimlerini ve "her üç ayda kan bağışında bulunuyor musun?" sorusuna evet dememi uygun görmemiş olmalı ki benim adıma yeni bir form doldurarak "Şuraya ilaç ismi yazmayalım. Sadece tansiyon ilacı yazıp imzalayalım. Bir de her üç ayda kan verdiğin, sistemde görünüyor. Bu kısmı işaretlemene gerek yok" dedi. Diğer kimlik bilgilerimi de ben doldurdum. "Hocam, 65 yaşına kadar bu şekilde her üç ayda kan verirseniz, 70 yaşına kadar yılda bir kez olmak üzere kan vermeye devam edebilirsiniz. Onaylıyorum" dedi. Formu alarak boş bir koltuğa geçtim. 

Diğer kan verme esnasında onay verecek doktorlar kullandığım ilaçları yazdırır, yanına da paraf attırırdı. Bu doktorun yoğurt yiyişi belli ki diğerlerinden farklı. 

Çok beklemeden kanımı verdim. Kan verirken önceki sünnetimi tekrar işledim. Görevliden, zahmet olmazsa fotoğrafımı çekebilir misin" dedim. Sağ olsun çekiverdi. Çektiklerine "Bir bakın. Beğenmezseniz tekrar çekerim" dedi. Bakmama gerek yok. Teşekkür ediyorum dedim.

Kan verme işim bittikten sonra koltuktan kalkmadan önce kan vermek için herkese mihmendarlık yapan ve soğuk sıcak soda ikram eden yan taraftaki görevli, "Hocam, bir soda daha içer misin? Açayım mı" dedi. Bir zahmet. Yanında da Çokoprens yemem lazım. Zaten kanı da soda içmek ve Çokoprens yemek için veriyırum" dedim. Hafifçe gülümsedi. Elbette. İkramlar sınırsız. Afiyet olsun. Sodayı normal mi açayım, soğuk mu" dedi. Normal olsun dedim. "Ben aynı zamanda beslenmeni hazır edeyim. Giderken götürün" dedi. Hazırlayıp poşeti önüme koydu. 

Kızılay'ın değişmez ikramlığı Çokoprens'i maden suyuyla birlikte yiyip içtim. Elime, beslenmemi alıp çalışanlara kolay gelsin diyerek kan standından çıktım.

Kültür Park'a geçerek bankta az soluklandım. Bu arada ağır mı ağır olan beslenme poşetinin içinde ne ikramlığı var diye poşeti açıp baktım. İki Çokoprens ve iki adet birer litrelik "Kızılay Soğuk Çay Şeftali" yazılı içecek vardı.

Yanlış hatırlamıyorsam 22. kan idi Kızılay'a yaptığım kan bağışı. Bugüne kadar adına beslenme dedikleri ikramlığı ilk olsa gerek. Zira öncekilerde kan bağışı sonrası ya bir hediye verirlerdi ya da kan verenleri rutin maden suyu ve Çokoprens ikramı ile uğurlarlardı. Belli ki her kan veren, "bugün bol miktarda sıvı tüketin" uyarısına pek dikkat etmiyor olmalı ki en iyisi bu kan bağışında sıvılar bizden olsun deyip soğuk çay koymuşlar beslenme çantasına. 

Çayı soğuk değil, sıcak içsem de ikram ikramdır. Geri çevrilmez, bir içen bulunur. 

Doktorundan hemşiresine ve ikramlık hizmetini sunana varıncaya kadar tüm görevlilerin ilgi ve alakası her zaman olduğu gibi mükemmel idi. Her biri işinin ehli. Her bağışçı 1 pint (473 mililitre) kan bağışı yaparken Kızılay kan almada görevli olanlar ilgi, alaka, güler yüz ve içten davranışlarıyla adeta canlarını veriyorlar. Üzerine de ikramlığı esirgemiyorlar. İşi bitip gidene de "Üç ay sonra tekrar bekleriz" demeyi ihmal etmiyorlar. 

Elimde, beslenme çantamla birlikte Aziziye tarafına yürüdüm. Oradan Tarihi Buğday Pazarına geçtim. Yeni Larende Caddesi üzerinden yürüyerek ikindiyi yaptım. Millet Bahçesinde biraz güneşlenip eve geçtim.

Kısa günün kârı, güneşli güzel havada toplamda iki saat yürüyerek 11.869 adım atmışım. 7 km yol yapmışım. Bir kan bağışlayarak  iki maden suyu içmişim. üç Çokoprens'i ve iki soğuk çayı kapmışım. Kim yapar bir günde bu kadar ikramı? Öyle değil mi? 

Bu sayede üç kişiye de can olacağım. Ben sevinmeyeyim de kim sevinsin. 

İkramlıklar ağzınızın suyunu akıtmışsa ve benim gibi sevinmek istiyorsanız ne yapacağınızı sanırım biliyorsunuz: Marş marş, bir Kızılay kan merkezine. 

Bir sevincim daha var. 65 yaşından sonra kan bağışımı kabul etmiyorlar diye kaç kişiden işitmiştim. Şurada 65'e ne kaldı derken, sağ olsun doktor, "Düzenli bağış yapmak suretiyle 70 yaşına kadar verebilirsin" dedi. Nasip artık.

3 Şubat 2026 Salı

Esnafın Böylesi

Sitenin temiz ve pis su boruları değiştirilecek. Üç teklif almamız gerek. İki çeşmeci baktı. Tekliflerini verdi. Üçüncü teklif için cumartesi günü birini aradım. "Konum gönderirsen, yarım saate kadar gelirim" dedi.

Dediği gibi saatinde geldi. Blokları gösterdim. Bir bloğun pis su giderleri dışında "diğerlerini değiştirmenize gerek yok. Pazartesi temiz su boruları için teklifi gönderirim. Şu bloğun pis su boruları için de ayrı teklif hazırlarım" dedi.

Çeşmeciyi uğurladım. Telefon açar açmaz gelen, geldiği zaman da ne yapacağını bilen bu çeşmeciyi gözüm tuttu. Bana güven verdi. İnşallah en uygun teklifi verir de sitenin işini bu kimseye yaptırırız dedim.

Pazartesi teklifi hazırlar gönderirim dediğinin üzerinden 9 gün geçti. Yani ikinci pazartesi geçti. Bizim teklif mektubu daha hazırlanıp da gönderilecek.

Unutmuş olabilir diye kaç defa aradım. Aramaktan utandım. Mesaj gönderdim. Her birinde de “yarın gönderirim, şu gün gönderirim, şehir dışındayım şu gün göndereceğim” dedi. Ama hiçbir sözünde durmadı.

Güvenim sarsıldı. Hatta bu adam teklif mektubunu hazırlamak için bu kadar atlatıyorsa, iş üzerinde kalırsa bizim sitenin işine ne kadar zaman sonra başlar, başlarsa da kaç günde bitirir demeye başladım.

Yok yere acil yapılması gereken işimizi de böylece ötelemiş oldu.

İlgili kişi teklif mektubu vermek zorunda değil. İşimizi yapmak zorunda da değil. İşi çok yoğun olabilir, vakti olmayabilir. Yapamayacağım. Teklif mektubu veremem diyebilir. Başınızın çaresine bakın da diyebilir. Ama hiçbirini demedi. Göndermeyeceğim de demedi. Şimdi tekrar arasam, göndereceğim der.

Üzülüyorum böylelerine. Zira yaptığı esnaflık değil.

Şu aşamadan sonra muhatap olmam. Bedava yapayım dese de yaptırmam. Çünkü böylelerinin ipiyle kuyuya inilmez, yola da çıkılmaz.

Esnaf dediğin sözünde durmalı. Yerine getiremeyeceği sözü de vermemeli. Açık olmalı. Yapmayacağım, vermeyeceğim, yapamam, veremem, şu günde önce müsait olmam demeli. Verdiği sözü yerine getirmeyecekse de önceden haber verip şu gün yapabilirim demeli.

Hepsi böyle mi? Sayıları az olsa da sözünde duran esnaflar var. İyi ki varlar.

Sözünde durmayan ve öteleyen esnafa ne selam vereceksin ne de selamını alacaksın.

2 Şubat 2026 Pazartesi

Kafasız Torun

15 günlük tatilin ardından ikinci yarıyıl için öğrenci ve öğretmenler ders başı yaptı.

İstiklal Marşı okunacağı zaman bahçe kapısından biri öğrenci biri de yaşlı iki kişi girdi. Öğrenci arkadaşlarının arkasına sıraya geçti. Veli de bizim yanımıza durdu. 

Kimsin, necisin, hoş geldin demeden konuşmaya başladı. "Ben şunun dedesiyim. Kafa yok bunda. Gerçi buradakilerin hiçbirinde kafa yok. Hele benim torun gül gibi işini bıraktı." dedi. 

Torunuyun bölümü ne dedim. "Elektrikçi" dedi. 

Niye kafasız diyorsun dedim. "Kafa yok tabi. Okula gelmek istemedi. Zorla getirdim. İşi gücü telefon. Elinden telefonu düşürmüyor. Bunların hepsi böyle" dedi. 

Kafasız deme torununa. Tatil sonrası ben de okula gelmek istemedim. Zoraki geldim dedim. İyi günler diyerek dersime geçtim. 
*
2005-2010 yılları arasında Sarayönü ilçesinde çalışırken yaz dönemi okuldan çıkıp toplantıya katılmak için endüstri meslek lisesine gittim. 

Kapıdan içeriye girerken bir başka okul müdürüyle karşılaştım. Birlikte konuşarak toplantının yapılacağı salona doğru ilerledik. Yaz dönemi eğitim ve öğretim yapılmadığı için ses tonumuzu da kısmadık. 

Öğretmenler odasına geçerken bir sınıfın kapısında bir öğretmeni dikilir gördüm. Selam verip ne hayır diye sordum. "Sınav yapıyorum" dedi. Belli ki ortalama yükseltme veya sorumluluk sınavı yapıyor. Öğretmene, hocam, sınav olduğundan haberimiz yok. O yüzden sesli konuşarak geldik. Öğrencilerin motivesini bozduk. Rahatsız ettik. Kusura bakmayın dedim. "Sorun yok hocam. Bizim öğrencilerde kafa olmadığı için rahatsız olmazlar" dedi. Öğretmenin verdiği bu cevabı sınav olan öğrenciler de duydu. 
Birkaç yıl önce Afyon Gazlıgöl'de lokum almak için bir dükkana girdim. Yaşlı biriydi sahibi. Yanında küçük bir çocuk da ona yardım ediyordu. 

İhtiyarın eli pratik. Belli ki bu işi yıllardır yapıyor. Çırak ise yaz dönemi çalışmak için alınmış acemi bir öğrenci. 

Müşteriler birikti. İhtiyar hızlı hızlı lokumları kesip tartı için teraziye hızlıca koyup kaldırıyor. Çırağına da "şunları paketle çabuk" dedi. 

Çocuk, "Bu tam bir kilo olmamış. Eksik. Ne yapayım" dedi. "Ne yapılması var mı? Eksik değil. Baksana" deyip kuvvetiyle lokumu teraziye koymasıyla kaldırması bir oldu. Bak, bir kilodan fazla. Geri zekalı seni" dedi. Müşterilere de bakıp "Bu çocuk geri zekalı" dedi. Çocuk bir başkasını daha tarttı. İhtiyaç "çek, bir kilo" dedi. Çocuk, "burası 996 gram daha" deyince, çocuğa yine kızdı. Geri zekalı dedi. Önünden az Hindistan cevizi alarak lokumun üzerine serpti. "Tamam, çek, paketle" dedi. 

Esnafa, çocuğa böyle söyleme dememe rağmen esnaf arka arkaya ismiyle hitap eder gibi geri zekalı demeye devam etti. Halbuki çocuk tam tartmak isteyerek doğruyu yapıyordu. Bu çocuk niye geri zekalı olsun değil mi? 

Size biri veli biri de öğretmenin bir de esnafın öğrencilerle ilgili üç kanaatini paylaştım. İşin garibi bu düşüncede olan kişilerin sayısı az değil. Genelde eskinin çıraklık eğitim, şimdinin MESEM öğrencileri ve EML (MTAL) gibi meslek liselerinde okuyan öğrenciler için "kafasız", "geri zekalı", "beyinsiz" gibi bu şekil hakaretvari şeyler söyleniyor. Herkes böyle diyor veya böyle görüyor diyerek toptancı olmak istemiyorum. Yalnız istisnalar olmakla beraber öğretmen, veli, esnaf, yönetici ve vatandaşın çoğunun gözünde bu şekil meslek öğrenen çocuklar için bu bakış açısı ve üslup söz konusu.

Hem velinin hem öğretmenin hem de esnafın bu bakış açısını ve üslubunu tasvip etmediğimi söylemeliyim. 

İşin bir başka garip yönü de şu. Kendisine kafasız, geri zekalı ve beyinsiz dendiğini duyan öğrenci de bir tepki vermiyor. Görünen o ki çevresi tarafından sürekli hakaret edile edile bu vasfı özümsemişler belli ki. Tepkisizlikleri bundan olsa gerek. Bunun bir diğer sakıncası, işi öğrenmek istemeyen ya da bir kesere sap olmak istemeyen, herkesin gözünde nasılsa ben kafasızım diyerek çoğu şeyi boş verebilir. 

Esnafta çalışan, meslek öğrenen, MESEM ya da MTAL'ne giden çocukların  "kafasız", "beyinsiz" ve geri zekalı olduğunu düşünmüyorum. Bu çocukların ilgi alanları ve yetenekleri farklı. Biz toplum olarak sayısal ve sözel soruları çözerek sınavlarda başarılı olan çocukları zeki ve işe yarar görüyoruz. Halbuki her çocuğun yeteneği farklı. Evinin yolunu biliyorsa, bir insan geri zekalı olmaz. Hele okula gelmek istemediği ve sürekli telefonla oynadığı için kimse kafasız olmaz. Nedense çocuklara daha bu yaşta hakaret ederek onlardaki özgüveni yok ediyoruz. Yeteneklerini tam ortaya koymalarını engelliyoruz. 

Hülasa, her ne iş yaparsa yapsın çocuklarımızı bu şekilde örselemeyelim. 

İşini Düzgün Yapmayanların Hikayesi

Adıyaman Kahta'da çalışırken teneffüslerde öğretmenler odasına gelen öğrenci eksik olmazdı. Hele bazı öğretmenler vardı ki onların ardından adeta sınıf öğretmenler odasına girerdi. Öğretmenle görüşmek için odada bekler dururlardı. Beklerken sağı solu seyreder, diğer öğretmenlerin ne yaptıklarına bakarlardı.

Bu durumdan rahatsız olurdum. Çünkü öğretmenler odası öğretmenin beş dakikalık teneffüste rahat edeceği, belki de sigara içeceği, diğer meslektaşlarıyla şakalaştığı bir yerdi. Tüm olup bitenler burada kalmalı. Öğrencinin de bundan haberinin olmaması gerekirdi. Hele öğretmenini sigara içerken görmemeliydi.

Arkasından sürekli öğrencinin geldiği öğretmen sayısı bir elin parmağını geçmezdi. Yani hep aynı öğretmenlerin öğrencileriydi. İşini sınıfta bitirmeyenler diyelim buna.

Birkaç defa şakaya tutturup hocam, müritlerin ve sevenlerin çok maşallah. Bu sevgi ve muhabbet sınıfta kalsa iyi olur dedim ise de aymazlık ve plansızlık parayla mı, hiç oralı olmadılar.

Sonunda bu rahatsızlığımı bir öğretmenler kurulunda dile getirdim. Bazı arkadaşların seveni pek çok. Arkalarından müritleri de geliyor. Öğretmenler odası adeta sınıfa dönüşüyor. Benim pek değil, hiç sevenim yok. Onları kıskanıyorum dedikten sonra birkaç önerimi söyledim. Hatta yer varsa öğrenci-öğretmen görüşme odası ayarlanabilir dedim. Ama bu mümkün değildi. Okul kalabalıktı. Boş hiçbir yer yoktu. Müdür bey de "Ramazan Bey haklı. Öğretmenler odası öğretmenlerin özel yeri. Bundan sonra öğrenci girmesin. Nöbetçi öğretmen odaya kimseyi girdirmesin. Öğretmenle görüşmek için gelen öğrenci hangi öğretmenle görüşecekse, nöbetçi öğretmen öğretmeni koridora çağırsın" dedi.

Çoğu yine bu uygulamaya riayet etmese de nöbetçi olduğum gün öğretmenler odasına hiç öğrenci almadım. Öğretmeni, ziyaretçin var diyerek koridora davet ettim. Kendi öğrencilerime de sınıfta sıkı sıkıya tembih ederdim. Sakın benimle görüşmek için olur olmaz soluğu öğretmenler odasında almayın derdim.

Bu anekdottan milletvekillerine geleceğim. Ne alaka demeyin. Az sabır.

Ne zaman milletvekili maaşları gündeme gelse, fazla alıyorlar dense, birileri, "Efendim, o para onlara yetmez. Meclis lokantasındaki yemeklerin piyasadan çok ucuz olmasına bakmayın. Meclise onların gelen ziyaretçileri pek çok. Her gelen seçmeninin yeme, içme ve barınmasını vekiller karşılıyor." şeklinde gerekçe öne sürüveriyorlar.

Bugüne kadar hiç Meclise gitmedim. Kimseyle de görüşmedim. Gerekçe doğrudur. Vekiller sabahtan akşama memleketinden gelen ziyaretçilerine ikram yapıyor, yüklü miktar ödeme yapıyor olabilir.

Bir vekilin memleketinden gelen hemşerilerinden kaç tanesi ziyaret için gelir? Diyelim ki ilk vekil seçildiğinde memleketinden ve diğer yerlerdeki tanıdıkları hayırlı olsun, tebrik ederiz diye gelsinler. Bu da bir, bilemedin iki, haydi üç ay sürsün. Bu tebrik için gelenlere vekil izzet ve ikramını esirgemesin.

Ya beş yıl boyunca diğer gelenlere ne demeli? Büyük çoğunluğu sorununu arz etmek ve çözmesi için gelir. Yani işi var, ondan gelir. Bu iş için gelenler de vekilin Meclisteki işini tam yapmasını büyük ihtimalle engeller. En azından aksatır.

Vekile işini çözdürmek için seçmenin Meclise gelmesini, bu ülkede taşların daha tam oturmadığı, işleyen bir sistemimizin olmadığı şeklinde anlıyorum. Hala araya vekil girecek de işimizi çözdüreceğiz. Diyelim ki vekilin bir işi de seçmenlerinin halledilemeyen sorununu çözmek. Peki, bunun için tüm işi olan seçmenlerin Mecliste ne işi var? Bu görüntü ve fiili durum vekilin mahallinde seçmenleriyle yeterince hemhâl olmadığı anlamına gelir.

Bildiğim kadarıyla vekiller çok özel durumlar hariç üç gün Mecliste, diğer günler seçmenleriyle ve şehrinin sorunlarını yerinde görmek için seçildikleri şehre giderler. Haftanın diğer günleri yani Mecliste olmadıkları gün şehirlerinde hemşerileriyle görüşüp onların derdini dinlese, hepsini not alsa, Ankara'ya geldikten sonra da sorunun çözümü için ilgili kurum ve kuruluş ile görüşse ya da telefon açıp meramını anlatsa, iş mahallinde çözülmüş olur. Ayrıca hemşerilerinin Meclise akın etmesine gerek kalmaz. Kendi de rahat eder, seçmenleri de. Ayrıca her gelen için Meclis lokantasında masraf etmesine de gerek kalmaz. Aldığı vekil maaşının çoğu da cebinde kalır.

Hâlâ öğretmenler odasına öğrencinin girmesiyle, seçmenin Meclise akın etmesi arasında ne bağlantı var? Biz bir bağlantı kuramadık derseniz, bilin ki kızarım. Çünkü o kadar yazıp çizdim. Meramımı anlattığımı düşünüyorum. Yine de şu kısa açıklamayı yapayım. Nasıl ki sayıları birkaçı geçmese de bazı öğretmenler sorunu sınıfta çözmeyip öğrencileri öğretmenler odasına akın ediyorsa bilin ki bu öğretmen sınıfında yani mahallinde işi çözmeyen kişidir. İşini tam yapmayan kişidir. Vekiller de öyle. Bunlar da hem sılayı rahim hem de seçmenin derdiyle şehirlerinde ilgilenip, çözülecek soruna aynı anda müdahale etse ya da aracılık etse bu seçmen Meclise gelmeyecek. Bu demektir ki bu tip vekiller de işini tam yapmıyor. Kısaca mesleği ve işi ne olursa olsun tüm işler mahallinde çözülmeli. Çözülmeyince yani işler yerinde ve zamanında yapılmayınca gereksiz kalabalıklar oluşuyor. Şekil A ve B'de olduğu gibi.

Sanırım meramımı anlatabildim. Yok, bu işler öyle göründüğü gibi değil derseniz, seçin beni, gönderin Meclise. Görün gününüzü. Bakalım, ziyaret için Meclise gelebilecek misiniz?

1 Şubat 2026 Pazar

Değerleri Hamasete Taşımak

2005-2006 yılları olsa gerek. Doğu ve Güneydoğu'da polis ve askerimizi teröre kurban verdiğimiz, Türk-Kürt geriliminin yaşandığı yıllardı. Zaman zaman da bayrağımıza saygısızlık eksik olmuyordu.

Nüfusu 8-9 bin olan küçük bir ilçede bir lisede görev yapıyorum.

İlçe milli eğitim müdürü telefonla ya da telefon zinciri aracılığıyla acil toplantıya çağırdı. Tüm müdürler ilçe milli eğitim müdürü başkanlığında toplandık.

Sabahın ilk saatlerinde bu acil ve önemli toplantı ne olabilir diye beklerken, ilçe milli eğitim müdürü “bir ilköğretimde görev yapan okul müdürü sabah mesai başlar başlamaz aradı. Toplantının sebebi de bu. Ben sözü müdürümüze bırakıyorum” dedi.

İlköğretim müdürü sözü aldı. "Arkadaşlar, ben 4. ve 5. sınıf öğrencilerini okulda tutamıyorum. Sabah derse zor girdirdim. 'Biz elimize bayrağı alıp ilçe sokaklarında eylem yapacağız' dediler. Arkadaşlar, ben öğrencileri zor zapt ediyorum. Bir şeyler yapmamız gerek. İlçede ilköğretim ve lise öğrencilerinin katıldığı bir yürüyüş yapalım. Öğrenciler ellerine bayrakları alsınlar. Slogan atsınlar, terörü lanetlesinler. Bayrağımıza uzanan eller kırılsın desinler. Tüm Türkiye'ye sesimizi duyuralım" türünden bir şeyler söyledi.

Milli eğitim müdürü diğer müdürlerin de tek tek görüşünü sordu. Görüş bildirenlerin hepsi, bu öneriyi çok uygun ve yerinde buldular. Yürüyüş yapalım diyerek görüş bildirdiler.

Öğrencilerin nerede toplanacağı, hangi güzergahlarda yürüyüş yapılacağı bile belirlendi. Öğrencilerin ellerine de bayraklar vereceğiz.

Milli eğitim müdürü, "Yürüyüşü biz organize edeceğiz ama ön planda görünmeyeceğiz. Kaymakam’ın bilgisi var ama izinsiz bir yürüyüş olacak" dedi.

O zamana kadar görüş bildirmeyip sessizce konuşanları ve dile getirilen önerileri dinledikten sonra sözü ben aldım: Pişmiş aşa su katmak istemiyorum. Elbette terör başımızın belası. Nice canları bu terör belasına kurban veriyoruz. Zaman zaman bayrağımıza da saygısızlık yapılıyor. Bu konuda hepimiz çok üzgünüz. Yalnız bu iş bizi aşar. Öğrencileri dersten çıkarıp sokağa çıkarmayı uygun bulmuyorum. Hele ki organizeyi biz yapacağız ama ön planda görünmeyeceğiz gibi bir yaklaşıma da sıcak bakmıyorum. Bir okul müdürü 4.5.sınıf küçücük çocukları nasıl zapt edemez? Bu çocuklar eylemi ne bilir, protestoyu ne bilir. Daha süt çocuğu bunlar. Bu çocukları diyelim ki cadde ve sokaklara çıkardık. Velilerin gönlü olacak mı? Haydi gönülleri var diyelim. Burası kasaba gibi küçük bir ilçe. Bu ilçede Kürt uyruklu insanlarımız da yaşıyor. Çocuklar hangi evde Kürt ailelerin yaşadığını da bilir. Yürüyüş yaparken bir liseli, 'Arkadaşlar, işte şu evdekiler terörist, haydi bu evi taşlayalım dese, geri planda biz bu çocukları zapt edebilecek miyiz? Topluluk psikolojisi çok farklıdır. Bu konuda biraz soğukkanlı düşünmemiz gerekir. Hazırında ilçe barışını bozmayalım. Ayrıca bu küçük ilçede 8-10 okul öğrencisinin katılımıyla sesimizi ilçe dışında kimse duymaz. Polis ve askerimiz görevinin başında. Kendisine silah doğrultanların hakkından gelmek için mücadele veriyor. Devlet de gereğini yapıyor. Bana kalırsa biz çocukları meydanlara indirmeyelim. Üstelik izin alınmadan yapılmasını da uygun görmüyorum. Yürüyüş yapacaksa siviller, anne babalar yapsın dedim.

Ben görüşümü serdettikten sonra az önce "Ülke bizim, vatan bizim. Bayrak bizim her şeyimiz. Yürüyüş yapalım. Varız" diyen müdürlerin çoğu, görüşlerinden vazgeçerek bana hak verdiler. Yapılması planlanan yürüyüş kaldı.

Toplantıdan kalkıp okullarımıza doğru giderken milli eğitim müdürü beni kenara çekti. "Ramazan Hocam, niye böyle konuştun? Şimdi herkes seni bayrağa karşı sanacak. Ha katılsan ne olurdu" dedi. Hocam, görüşümü söyledim. Onlar da görüşlerini söylediler. Ayrıca kimse benim bayrak sevgimi sorgulayamaz. Bu kimsenin ne hakkı ne de haddi. Ayrıca bu ilköğretim müdürünü siz benden iyi biliyorsunuz. Aklın önüne duygularını geçirmede, sonrasını hesaba katmamada, sağlıklı düşünmemede üstüne yok. İşi heyecan, stres, hamaset. Ayrıca 4. 5. sınıf öğrencilerine de hakim olamıyorsa, sınıfa geçiremiyorsa müdürlük falan yapmasın dedim. Okuluma geçtim.

Bu anekdot 20 Ocakta Mardin Nusaybin sınıfındaki bayrağımızı indirme olayı üzerine aklıma geldi.

Bir avuç kendini bilmez sınırda dalgalanan bayrağımızı indirmiş. Devlet gereğini yapıp bu menfur olaya imza atanları tek tek toplamış. Yani birkaç çapulcunun yaptıkları yanlarına kâr kalmadı. Devlet gereğini yaptı. İyi de yaptı. Zira olması gereken budur. Ötesi hamaset olur. Ama görüyorum ki içimizdeki hamaset hiç dinmiyor. Bir şekilde dilimize ve fiilimize malzeme yapıyoruz. Hem büyüğümüz hem küçüğümüz hem etkili ve yetkili ve de sorumlu kişilerimiz hamasetten geri kalmıyor. Hamaset iyidir ama bu hamaset yemeğin içindeki tuz kadar kararında olmalı. Fazlası zarardır. Yemekte hiç tuz olmazsa yemek yavan olur, fazla olursa da o yemek yenmez. Üç beş densizin seslerini duyurmak amacıyla yaptıkları, gereğinin yapılarak mahallinde kalması gerekirken bunu tüm Türkiye'ye yaymak, bayrak sevgisini işlemek bu menfur eyleme imza atanların ekmeğine yağ sürmektir. Çünkü onların amacı reklam ve propaganda. Biz ise bunu yazılı ve görsel basına yayıyoruz. Yetmedi. Başka yerlere taşıyoruz. 

Hasılı, görüyorum ki benim bir zamanlar heyecan ve hamaset denince ilk aklıma gelen ilköğretim müdürüyle hamasette yarışan başkaları da varmış.

Dünya Kumarbazların Elinde *

Altın sebepsiz yere birkaç günlüğüne günlük yükseltildi. Perşembe günü fiziki gram altın 8 bin lirayı geçti. Aynı günün akşam piyasalar kapandıktan sonra altın sert bir düşüş yaparak 1000 liradan fazla değer kaybetti.

Bu durum ilk değil. Zaman zaman sebebi bilinmeden böyle anormal bir şekilde yükseliyor. Sonra bir bakmışsın, tepetaklak olmuş.

2018 yılında Rahip Brunson olayı patlak verdiğinde de paramıza böyle operasyon çekilmişti. TL'nin değer kaybedişi günlerce devam etti. Öyle devam etti ki piyasalar kapandıktan sonra bile dövizin ateşi devam etti.

Bu dövizin ineceği yok. Elimizdeki paranın değerini koruyalım bari diyen vatandaş dövize yöneldi. 2021 yılının son ayında piyasalar kapandıktan sonra gündüzünde 18 lira olan dolar 12 liraya indi.

Her ekonomik krizde paramızın devalüasyona uğradığı 1994 ve 2001 yıllarını söylememe gerek yok.

İster yüksek enflasyon ister dövizin yükselmesi ister altın ve gümüşün günlük rekorlar kırması veya düşmesi ister bitcoin türü dijital paraların inip çıkması ister borsanın zikzak çizmesi ister faizlerin inip çıkması gibi örnekler bize çekilen birer operasyon. Yıllardır operasyon üstüne operasyon çekiliyor bize.

Bu kıymetli değerler yükselse de inse de adeta çökse de kazananlar hep operasyon çeken oyun kurucuları. Kaybeden ise biz insanoğluyuz. Bu yönüyle dünya insanı bu oyun kurucu kumarbazların elinde bir figür ve oyuncak. Adeta sağıyorlar bizi. Sağılan biziz. Onlar ise sağan. Çünkü dişimizden, tırnağımızdan artırıp kenara koyduğumuz üç beş kuruş bizim değil, onların sermayesi.

Paranın hamallığını da bize yaptırıyorlar. Biz onlar adına bu paraları taşıyan birer hamalız. Kısaca altın, gümüş, borsa, nakit her neyimiz varsa bu oyun kurucu kumarbazların adına emaneten biz taşıyoruz. Bu kumarbazlar kurdukları sistemle bir şekilde elimizden ve cebimizden paramızı alıyorlar.

Bir şeyin değerini piyasa belirlemiyor. Piyasa arz ve talebe göre oluşmuyor. Kurdukları sistemle cebimizdekini çalan modern hırsızlıktır bunun adı.

Kısaca dünya daha doğrusu dünyanın sistemi kumar üzerine kurulu. Kumarı biz oynuyoruz. Onlar yani bu kumarhaneye işletenler ise paralarına para, servetlerine servet katıyor. Çünkü kumarın özelliği, kumar oynatanlar asla zarar etmezler. Hep onlar kazanır.

*04.02.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

31 Ocak 2026 Cumartesi

İlk İntiba-Son İntiba

İlk gördüğümde konuşmasıyla, gösterdiği ilgi ve verdiği değerle pozitif bir enerji verdi. Karşılaştıkça selamlaştık. Hal hatır sorduk. İzlenimim, diğer meslektaşlarından çok farklı olduğu yönündeydi. Sıcakkanlı bir profil çizdi.

Bir gün, odasına gelen meslektaşlarının konuşmaları ve tavırlarından dert yandığına dair bir serzenişine şahit oldum. Beklemediğim bu tepkiden dolayı nazarımda ilk karizmasını çizmiş oldu. Garibime gitse de insanlık hali deyip geçtim. 

Belli ki bulunduğu makama ayrı bir önem atfediyor. Aradaki teşriki mesaide bir mesafe olmasını istiyor. Buna da saygı duyarım. 

Bir ara iki sayfalık bir çıktı almam gerekti. Bize tahsis edilen bilgisayarın İnterneti kopunca çıkaramadım. 

Aciliyete binaen memurun odasına gittim. Memur yerinde yoktu. 

Kim müsait, kim yerinde diye diğer odalara baktım. En müsait olan, masasında bir başına çalışan daha önce karizmasını çizdiren idi. 

Selam, hal hatırdan sonra iki sayfalık bir çıktı alacaktım dedim. "Buradan olur ama bir on dakika sonra" dedi. Sessiz kaldım. Ardından "Nereden çıkarılacak çıktı" dedi. Whatsapp'ımda dedim. "Olurdu ama bende WhatsApp yok. Sadece Bip var. Değilse yardımcı olurdum" dedi. Bu davranışı da benim garibime gitti. Tepki vermeden teşekkür edip ayrıldım. 

Sonra bize tahsis edilen odaya geçip bir başkasından yardım isteyerek İnternete bağlandım. WhatsApp Web'e girerek 1-2 dakika içerisinde lazım olan çıktıları aldım. 

Senede üç dört defa bu şekil çıktı lazım olur. Ya yazıcıda toner olmaz ya da İnternet bağlantısı kesik olunca makam sahiplerinden uygun olana söylerim. Koltuklarına oturmadan onlar WhatsApp Web'i açar. Ekranı bana doğru çevirir. Ben de telefonumla karekodu okuturum. Şu iki çıktı derim. Onlar da yazıcıya gönderir, işimi bu şekilde hallederim. Bu sefer sert kayaya çarpmış olmalıyım ki işimi halledemedim. 

Aradan bir yarım saat geçti. Ortak WhatsApp grubuna bir mesaj geldi. Mesajı içeriği ne imiş, mesaj kimden diye baktım. Gelen mesaj, az önce "Bende WhatsApp yok" diyenden idi. 

Bu mesaja da çok üzüldüm. Halbuki bana az önce bende WhatsApp yok demişti. Keşke çıktı almak için yanına hiç gitmeseydim dedim. Çünkü ilk verdiği intiba olumlu idi. Makam kaprisi yüzünden ilk karizmasını çizdirmişti. Gördüğüm kadarıyla yalan da söylüyor. Hesaba katmadığı bir şey var. Söylediği yalan yatsı olmadan ortaya çıktı. Bu hareketiyle de nazarımdaki karizması tamamen çizilmiş oldu. 

Halbuki WhatsApp'ı açmak için onun telefonunu kullanmayacaktım. Bilgisayarından WhatsApp'ı kullanacaktım. Bunun için de ayrıca WhatsApp yüklemeye gerek yoktu.

Demek ki insanları çalışırken tanımak gerekiyormuş. İlk intibada insanı yanıltabiliyormuş. Bundan sonra doğruluktan, dürüstlükten bahsetmesinin nazarımda bir karşılığı yok. Öyle görünüyor ki WhatsApp yok demesinin altında da yöneticilik kaprisi var.

Şu bir gerçek ki kimse kimseye itibar elbisesi giydirmez. Kişi itibarını kendi kazanır kendi kaybeder. Kişiler kıyafetiyle karşılanır, fikirleriyle uğurlanır. 

Rakibi Hedef Gösterme Hastalığımız

Farkındayız veya değiliz. Her nerede, ne iş yaparsak yapalım. Kendi işimize odaklanmamız, kendi işimizi yapmamız gerekir.

İşine kendini veren işini doğru yaparak kendini gösterir. Kendi işine kendini veremeyen ise sadece laf ebeliği yapar. 

Bunu gizlemek için de bir günah keçisi bulur. Akşam sabah rakibini bombardımana tutar. Öyle vurur ki sanırsın ki rakibi suç makinesi. Hangi taşı kaldırsan rakibi çıkar. 

Meydanlarda ve ekranlarda bu konuyu o kadar işliyor ki belleklere nakşediyor. Belleğine işlenen o rakipten o kadar korkar ki bu rakibin eline imkan geçti mi neler yapmaz. Allah bunlara fırsat vermesin. O yüzden maceraya gerek yok. O rakibin gelmememesi için mevcuta dört elle sarılmak gerek demeye başlıyor ve belleğine işleneni akşam sabah o da tekrar etmeye başlıyor.

Sonucunda rakipten endişe eden büyük bir kamuoyu oluşuyor. Ortaya, kırılıp parçalanamaz bir algı çıkıyor.

Kendisinden endişe edilen rakip de bu algının aslı ve astarı yok diyeceği yerde algıyı doğru çıkartacak söz ve eylemlerden kaçınmıyor.

Haliyle mevcut korunuyor. Değişmeyen tek şey değişim sözünün de aslı çıkmıyor. Değişmeyen tek şey değişmeyen olup çıkıyor. Eski hamam eski tas devam ediyor. 

Neredesin Ey Görgü?

Cuma namazı için mahalle camiine gittim. Camiye girerken ayakkabıları çıkarıp sol elle ayakkabıları almak için eğildiğimde, benden yaşlı biri, serginin olduğu yere kadar geldi. Ayakkabılarını önüne çıkardı. Sonra ayakkabısıyla basarak geldiği yere ayaklarını bastı. Eline ayakkabısını alarak serginin üzerinden yürüyerek gitti. 

Adam nereye bastı nereye gitti nereye oturdu bilmem. Çünkü onun gittiği yeri aksi tarafına gittim. 

Camiye böyle giren bu şekil kaç kişi var bilmem. İnşallah türünün son örneği olarak sadece kendisi girmiş olur. Eğer birden fazla böylesi varsa oturduğumuz, secdeye gittiğimiz halıların hiçbiri temiz olmaz. Çünkü her camiye girenin ayakkabısıyla basarak geldiği yere çorabıyla basıp gelmek olacak şey değil. Hazırında dışarıdaki pisliği cami içine taşımak demektir.

Evlere de böyle giren eksik olmaz. Tek tük çıkıyor. Nasıl bir temizlik anlayışıysa artık. Görenleri tiksindirmek için elinden geleni ardına koymuyorlar.

Camiden sonra Evliya Çelebi parkındaki kafede oturayım diye gittim. Önce WC'ye uğradım. Orta kabinde yaşı yetmişi devirmiş birini, orta kabinde kapısı açık bir şekilde ayakta ihtiyacını giderirken gördüm. Bu şekil ihtiyaç giderme de garibime gitti. Beyefendinin ayakta işemesinden geçtim. Kapı niye açık? Pekala içeri tam girip kapıyı kapatabilirdi. Kapıyı kapattıktan sonra ayakta mı işer, yatarak mı işer, orası ona kalmış. Ayrıca madem ayakta işeyecek. Yan tarafta ayakta ihtiyaç giderecek pisuarlar var. Oraya niye yanaşmadı, anlaşılır gibi değil. Pisuarları pis gördü desem, mümkün değil. Çünkü belediyenin WC'leri görevlisi tarafından sık sık temizleniyor. Yok, yere çömelemiyorsa belediye bir kabine alafranga tuvalet yaptırmış. Oraya girseydi bari.

Anlaşılan bu yaşını başını almış kişi de görgüsüzün biri. Dağdan inmiş şehrin göbeğinde de kimseye aldırmadan görgüsüzlükte sınır tanımıyor. 

Bu iki görgüsüzün de görünce neredesin ey görgü dedim. Dedim ama dediğimle kaldım. Çünkü bu görgü denen şey öyle bir şey ki parayla alınıp satılan bir şey değil. Ancak görerek görgü kazanır insan. Bu tiplerde de bunları görecek göz yok. Adeta bakar kör bunlar. 

30 Ocak 2026 Cuma

Tasarruf Tedbirlerim Meyvesini Verdi

Önceki ay 34 günde 19 ton su kullanmak suretiyle ikinci kademeye geçerek 835,5 TL bayılmıştım.

Olmayacak böyle. Bu su fiyatları ocağıma incir dikecek, ne yapıp ne edip tasarruf tedbirleri uygulamalıyım deyip kolları sıvadım. 

İlk işim klozetin deposuna bir buçuk litrelik bir pet şişeyi doldurarak koydum. Ardından çay ve içme suyunda kullanmak üzere tatlı su çeşmesinden su getirmeye karar verdim. 

Klozete basınca daha az su boşalıyor. Beşer litrelik sular biter bitmez tatlı su doldurmaya gidiyorum. 

Uyguladığım bu iki basit tasarruf tedbirleri bir ayını doldurmadan suda uyguladığım bu tasarruf tedbirleri hemen bir ay içerisinde meyvesini vermeye başladı. 

Bugün gelen faturam 36 günlük idi. 17 ton su kullanmışım. İkinci kademeye geçmemişim. Fatura bedeli de 777,50 TL geldi.

Bu sıkı tasarruf tedbirlerim sonucunda 58 liralık bir tasarruf sağlamış bulunmaktayım. Yeterli mi bu? Hayır. Ama başlangıç bakımından güzel. Bu ay tam otuz gün boyunca bu tasarruf tedbirlerime devam ettiğim takdirde fiyatlar daha aşağıya inecek görünüyor. 

Gördüğünüz gibi azmin elinden bir şey kurtulmuyor. Buna azmin zaferi denir. 

Bendeki bu azim ve tasarruf aşkı evin iki ferdinde de olsa su fiyatlarında epey bir tasarrufa gitmiş olacağım. O zaman keyfime diyecek olmaz. 

Bu faturanın önceki faturalardan bir farkı da ödeme tarihinin 16 Şubat olması. Daha önceki ödemeler her ayın 8-9-10. günleri idi. Ödeme zamanlaması böyle olmalı. Çünkü 15'inden önce hesapta para olmayabilir. Umarım ki her ödeme tarihi bu şekil devam eder. 

Su fiyatı önceki aya göre düşük gelince midir, bu ay faturaya daha bir detaylı baktım. Faturada yok yoktu:

Su bedelini anladım. Su kullanıyoruz. Atık su bedeli de alıyor. Ne belli evdeki içtiğim suyu eve boşalttığım halbuki. Bunu da geçtim. ÇTV bedeli var. Çevre temizlik vergisi olmalı. Musluğumdan eve gelen, atık suya giden suyun çevre temizlik bedelini ayrıca anlamadım. Bakım bedeli de var. Belediye neye bakıyor ki bu bedeli alıyor? Bir de % 1, % 10 ve % 20 tahakkuklu KDV varmış belediyenin aldığı. Bunu da hiç anlamadım. Kaybetmezsek iyi ki bulmuşuz bu KDV'yi. 

Görünen o ki musluğumdan akan suya gelen fatura sadece sudan ibaret değil. Yok yok anlayacağınız. 

Aman neyse ne? Şu aşağıya çekilen su faturasına sevinmek varken uğraştığım ve mesele edindiğim şeye bakın. 

Alman Evleri *

Konya merkez tren garına yolunuz düştü ise garın doğusunda gara paralel, çim, ağaç ve güllerin arasında, yemyeşil doğanın içerisindeki sarı renkli evleri de görmüş olmalısınız.

Hem Selçuklu hem de Osmanlı döneminden kalma mimari eserler ile öne çıkan Konya’da her iki medeniyete de ait olmayan ancak bir asrı aşkın süredir ayakta kalan Alman evleri görenleri şaşırtıyor.

Bu tarihi evler geç dönem Osmanlı döneminin sivil mimari örnekleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Tam bir Alman konutları duruşu sergileyen bu yapılar uzun süre lojman olarak kullanılmıştır.

İstasyon caddesi üzerinde gelip geçenlerin dikkatini çeken bu evler, Gayrimenkul Eski Eserler Yüksek Kurulu tarafından koruma altına alınmıştır.

Tren garına paralel bir şekilde tek, iki ve üç katlı olan bu müstakil binalar Konya Büyükşehir Belediyesi tarafından restore edilmiş, günümüzde sosyal ve kültürel amaçlarla kullanılmaktadır.

Bu evler "istasyon lojmanları", "demiryolu lojmanları" ve "Alman evleri" olarak bilinmektedir.

Gelip geçenin dikkatini çeken, herkesi hayran bırakan ve seyrine doyum olmayan bu evler, 2.Abdülhamit zamanında 1896 yılında Alman mühendislere yaptırılmıştır.

İlk etapta Eskişehir Konya demiryolu tamamlanarak hizmete girmiş. Bu hat aynı zamanda 1898 yılında yapımına başlanan Bağdat demiryolunun da başlangıcı kabul edilmiştir.

Konya gar binası, istasyon lojmanları, lokomotif deposu, bakım-onarım yapıları, atölye ve ambar yapıları ile sonradan eklenen istasyon binasıyla birlikte yapılan bu binalardan ilk altısı, aynı tipte inşa edilmiştir. Yüksek eğimli çatılar, basık kemerler, abartılı saçaklar, alın süslemeleriyle dikkat çekmektedir.

Yapım sistemi ve malzeme kullanımı açısından gar binası ile uyum içinde olan bu yapılar, kendi özgün mimarileriyle zengin görsel özelliklere sahiptir. Alman Evleri, üç farklı plan tipinde ve birbirlerine yakın olmak üzere üçerli gruplar halinde inşa edilmiştir.

Genellikle dikdörtgen şeklinde üç ve dört katlı olarak yapılmış bu binalar bir kısmı da simetrik planlı iki katlı olarak inşa edilmiştir.

Bina içerisinde bir hol, holün etrafında yapılmış odalar ve hizmet mekanlarından oluşmaktadır. Yerden birkaç basamak merdiven yardımıyla girilen bu evlerin altı da bodrum.

Binalara bakıldığı zaman plan, cephe, dekoratif ögeler neredeyse benzer özellikler taşımaktadır.

Evlerin en dikkat çeken yanı, o dönem Osmanlı mimarisinde pek rastlanmayan çıkıntılı saçakları ve alın süslemeleridir. Çevresindeki peyzaj düzenlemesi de en az bu şirin yapılar kadar ilgi çekicidir. Evlerin arasında gezerken kendinizi bir masal ülkesinde hissetmeniz işten bile değildir.

Birbirine yakın sıralı küçük müstakil evler adeta bir masal sahnesinin canlandırması gibi görünüyor.

Yukarıda verdiğim bilgiler için “Hikayesi olan binalar-Youtube”, “burasıkonya.com”, “yenikonya.com”, ve “rehabilir.com” sitelerinden faydalandığımı söylemeliyim.

Gelip geçerken gördüğüm, gördükçe hayran kaldığım bu binalar içimi açar. Durur, seyrederim. Bu evleri yapan Almanlara da gıpta ederim. Her defasında “Türk gibi başla, Alman gibi bitir” sözü de aklıma gelir.

2026 yılı itibariyle yapımından bu yana 130 yıldır dimdik ayakta olan bu binaları bize kazandıran Almanlara gıpta ederken Osmanlı ve Selçuklu eserleri dışında toplam ömrü en fazla elli yıl olan beton yığını binalarımız aklıma gelince de ülkem adına üzülürüm. Adeta yıkmak ve yıkılmak üzere binalar dikiyoruz. Yaptığımız bu evler de işe yarasa bari. Yazın sıcak, kışın soğuk tutan, birbirinin güneşini engelleyen, iç içe sağlıksız binalar bizdeki. 130 yıldır ülkemizde sapasağlam duran Alman evleri ise tam oturmaya müsait, kullanışlı evler. Aralıklarla yapılan binalar birbirinin güneşini de engellemiyor, gölgesini de.

Hem Selçuklu hem Osmanlı hem de bu Alman evlerini görünce; inancı, fikri ve zikri ne olursa olsun eski insanların bizden çok dürüst, yıllara meydan okuyan, kullanışlı, estetik ve evladiyelik evler yaptıkları bir gerçek. Sağlamlık ve estetik yönünden onlardan devraldığımız, basit görünümlü, tam bir şaheser olan bu binaların benzerlerini yapıp bizden sonraki nesillere biz bırakabilecek miyiz? Bu gidişat bu yap-yık ve yüksek kat zihniyetimizle çok zor.

*07.02.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

Bu Hikaye Mirasyedilere Gelsin!

Zengin çocuğu bir Çingene kızını sever. Kız da onu.

Her ikisi de ciddi ciddi evliliği düşünür.

Bu durumu Çingene kızı babasına açar. Babası da gelsin bir tanışalım der.

Damat adayı kızın evine gelir. Müstakbel kayınpederi, "Kızım da seni seviyor. Yalnız seni önce bir test etmem gerekiyor. Bakalım sınavı geçebilecek misin? Biliyorsun biz Çingeneyiz. Dilencilik bizim mesleğimiz. Damadımız olacak kimsenin de bu mesleği icra etmesini isteriz. Şimdi sen hiç oyalanmadan yarın çarşı, pazar dolaşıp dilenerek topladığını bana getireceksin. Haydi göreyim seni" der damadına.

Damat adayı tamam deyip evden çıkar. Ertesi günü sabahtan akşama evde yatar. Akşam olunca söz verdiği gibi kızın evine gelir. Müstakbel kayınpederine cebinden çıkardığı yüklü miktarda parayı uzatır. Parayı eline alan kızın babası, "Olmadı damat. Yarın tekrar topla gel" der.

Oğlan ertesi günü de dilencilik yapmadan kızın evinin yolunu tutar. Kayınpederine yine para uzatır. Kayınpederi de önceki yaptığı gibi olmadı diyerek parayı savurur ve der ki "Damat, anlaşılan sen benim ciddiyetimi anlamadın. Bana baba parası getirme. Bizzat dilenip getireceksin" der.

Oğlan bakar ki pabuç pahalı. Kızı da kaçırmak istemiyor. Mecburen hiç yapmadığını yapmaya karar veriyor.

Ertesi günü şu cami, bu cami, şu esnaf, bu esnaf diyerek bizzat dilencilik yapar. Akşama kadar avucunun içini dolduracak kadar bozuk para kazanır. Ayaklarına kara sular da inmiştir. Utanması da cabası.

Hiç vakit kaybetmeden müstakbel kayınpederinin evini boylar. Dilenerek topladığı bozuk paraları uzatır. Kızın babası öncekiler gibi elini kaldırarak paraları atmak ister. Fakat o da ne! Daha parayı atamadan damat kayınpederinin bileğinden tutar. "Ne yapıyorsun sen? Buncacık parayı toplamak için akşama kadar anam ağladı. Yere attırmam. Bunlar benim alın terim" diyerek tepki gösterir.

Kayınpederi, "Ne oldu damat? Önceki verdiğin paraları atarken hiç bileğimi tutmadın. Üstelik attığım para çokça idi. Şimdi daha az para olmasına rağmen atmama tepki gösterdin. Sebebi hikmeti nedir" diye sorar.

Damat, "Az olsa da bu son verdiğim benim alın terim. Bunu kazanıncaya kadar ne çektiğimi en iyi ben bilirim" deyince, kayınpederi, "Şimdi oldu damat. Sınavı geçtin. Kızımı sana verdim gitti" der.

Çoğunuzun bildiği bir hikayeyi kendi dilimden anlattım. Böyle bir şey yaşanmış mıdır, yaşandı ise iki farklı dünyanın evliliği devam etmiş midir bilmiyorum. Yaşanmış ya da yaşanmamış bir hikaye olsa da hikayeden bizim payımıza düşen, verilmek istenen mesajı almaktır. Siz hikayeden ne mesaj çıkarırsınız bilmem ama dilencilik tasvip edilecek bir şey olmasa da insanın alın terleterek, elinin emeği olan kazancının kıymetini bilmesi. Onu har vurup harman savurmaması. Başkasından gelen yani alın terletmeden ve emek sarf edilmeden gelen kazancın ise kıymetinin bilinmemesi, kolay ve hesapsız harcanması.

Bu hikaye,

Daha işi gücü olmayan ve kafeleri mesken edinen gençlere gelsin. Unutmasınlar ki kafeler baba parası yiyen, işsiz avare gençler için tam bir para tuzağı.

Baba parasıyla sigara içenlere gelsin. Hiç sigara içmesin ama içecekse de baba parasıyla değil de kendi parasıyla sigara içsin.

Aynı şekilde kendi kazancı olmadan içki ve uyuşturucu kullanan gençlere gelsin.

Baba parasıyla bahis ve kumarın her türlüsünü oynayan gençlere gelsin. Hiç oynamasınlar ama oynayacaklarsa da kendi kazandıkları parayla oynasınlar. Ayrıca kredi çekme, ek hesap kullanma yoluna giderek ödeyemeyecekleri devasa borcun altına girmesinler. İcralık olmasınlar. Sonra da ailelerine fatura etmesinler. Borç yaparken asla ailelerini bu işe karıştırmasınlar. Çoluk çocuğunun rızkını haybeye harcamasınlar. Ne kendi huzurları kaçsın ne de ailelerinin huzurunu kaçırsınlar. Hayırlı evlat olsunlar. Kazara yanlış yola girmişlerse Çingenenin damadı gibi kısa yoldan yola gelsinler. Onun gibi dilenmesinler ama büyük sözü dinlesinler. Hem kendi ocaklarını hem de ailelerinin ocaklarını söndürmesinler. Unutulmasın ki içki, kumar, uyuşturucu insana insanlığını unutturur. Adeta canavarlaştırır. İtibarını yok eder. Giden itibar da kolay kolay geri kazanılmaz.