30 Mart 2026 Pazartesi

Berlin İzlenimlerim (1)

-Havayolu Şirketleri ve Havaalanları-

Yaşım 60'ı geçti. Bugüne kadar ne uçağa bindim ne de yurtdışına çıktım. Ayağımı yerden kesmem, dört teker üzerinde seyahat etmekten ibaret. 

Bir fırsat çıktı. Bir arkadaşın teklifiyle bir haftalığına ver elini Almanya deyip Berlin'e gitmek nasip oldu. Bu vesileyle Konya-İstanbul, İstanbul-Berlin arası uçağa binerek ayaklarımı yerden kesmiş oldum. 

Giderken Türk Hava Yollarıyla, gelirken de Pegasus ile döndüm. 

Bu yazımda iki hava yolu şirketine dair gözlemlerime yer vereceğim. 

Gidiş ve dönüşü karşılaştırdığımda THY'yi daha profesyonel buldum. Pegasus'u ise daha amatör gördüm. THY hizmeti ve müşteri memnuniyetini esas alırken Pegasus ise sadece ticareti esas almış imajı verdi bana. Pegasus'un THY kalitesini yakalaması için kaç fırın ekmek yemesi lazım. 

Burada Pegasus'ta uçak fiyatları THY göre daha ucuz. Verdiğin paraya göre hizmet alırsın denebilir. Biraz ucuza götürerek kaliteden ödün verilirse bu tür şirketlerin gelişmesi çok zordur. Hatta mümkün değildir. 

THY biletleri ise diğer hava yollarına göre pahalı. Ama aldığı paranın hakkını veriyor. Konya-İstanbul arası ekmek arası dürüm ve tercihli içecek, İstanbul-Berlin arasında da tabldot içinde yemek verdi. Kimseyi rahatsız etmeden bir şeyler dinlesin ve izlesin diye her yolcu için kulaklık bile düşünülmüş. Daha binmeden her oturağa konmuş. 

Pegasus ise herhangi bir ikramlık vermiyor. Su dahil istenen her şey ücrete tabi. Fiyatlar da makul değil. 0,5 mm.lik pet su 6 avro. Berlin'den İstanbul'a gelinceye kadar iki defa servis yaptılar.

Yeterince bozuk para bulundurmamış olmalılar ki para bozacak var mı diye uçağı baştan sona turladılar. Paraüstünü vermek için gelip gelip gittiler. Adeta Uçuş boyunca uçağın koridoru hiç boş kalmadı. 

Yemek vernediklerinden, her yemeğin ücretli olmasından geçtim. Pekala suyu ücretsiz verebilirlerdi. Haydi suyu da ücretli yaptılar. Bari makul fiyata satsınlar. Markette beş liraya alınan bu suyun uçakta 30 liradan fazlaya satılması fırsatçılıktan başka bir şey değil. Su dediğin otobüslerde bile ücretsiz ikram ediliyor. 

THY'de uçuş kültürü oluşmuş, Pegasus'ta ise uçuş kültüründen eser görmedim. Bu anlayışla bu kültürün oluşacağına da ihtimal vermiyorum. 

Her iki firmanın görevlilerinde güler yüz, ilgi ve alaka eksik değildi. Uçağa girerken bile her yolcuya hoş geldiniz diyerek karşılamaları, inerken de güle güle şeklinde uğurlamaları dikkatimi çekti. 

THY çalışanlarını daha doğal gördüm. Yüzlerinde gülücük eksik olmamasına rağmen resmiyet ve ciddiyeti de elden bırakmıyorlar. Pegasus çalışanlarında ise müşteriye mesafe koymadıklarını, daha fazla samimi olduklarını müşahede ettim. Bu samimiyetin bazı yolcular tarafından sulandırılacağını düşünüyorum. 

THY uçağında ayağa kalkan nazikçe uyarılırken Pegasus'ta bunu göremedim. Köy otobüsü gibiydi. Tuvalete giden, yukarı bagajda valizini alıp başka tarafa götüren eksik değildi. Kısaca uçuş boyunca koridorun yoğunluğu kesilmedi.

Uçak kalkarken, uçarken, inişe geçeceği zaman THY'nin anonsunu aynı zamanda önündeki ekrandan okuyabiliyorken Pegasus'ta ekran yoktu. Beklerken İnternete girmek için karekod konmuş ama bağlandı denmesine rağmen İnternete giremiyorsun. 

THY hem Türkçe hem de İngilizce anonsu yerinde, zamanında ve kıvamında yaparken Pegasus gerekli, gereksiz anons yaptı durdu. Mesela "Üst raflara büyük valizlerin konması uygundur. Diğer çanta vb. eşyaların ise ayak ucuna konması" gerektiğini dönüp dönüp söyledi. 

Pegasus'un artı olarak THY'den farklı yönü, herhangi bir tehlike anında can yeleğinin nasıl giyineceği, neyin, nasıl yapılacağı anonsu yapılırken hosteslerin de jest, mimik, el ve kol hareketleriyle göstermeleri. Bu yönüyle Pegasus'un THY'den önde gördüm. 

Giderken İstanbul Havalimanına indik. Uçaktan inmemizle içeriye girmemiz bir oldu. Dönüşte Sabiha Gökçen Havaalanına indik. Uçağın indiği yerden havaalanına varmak için epey bir mesafe olmalı ki Pegasus iki tane otobüs tahsis etmiş. Otobüsler zamanında hazır edilmemiş olmalı ki uçak indikten sonra epey bir müddet kapılar açılmadı. Yolcular ayakta bekledi durdu. Otobüsler geldikten sonra tüm yolcular bu iki otobüse binmek zorunda kaldı. Otobüslerin içi tıklım tıklımdı. Ayakta durmak, yer bulmak ve otobüste tutunmak mesele idi. Nedense Pegasus üçüncü bir otobüs tahsisine gerek görmemiş. Haliyle en son bindiğim için kapıya valizimin sıkışmasına mani olamadım. Sıkış mıkış binebildiğime şükrettim. Otobüsün arka kapısından ilk inen ben olacaktım ki en son inmek zorunda kaldım. Çünkü karşı kapı açıldığı için otobüs boşalmadım rağmen sadece ben kaldım. Berlin Havaalanında tanıştığım, Berlin cezaevinde infaz koruma memurluğu yapan Tokatlı kızımız, durumumu şoföre söylemeseydi, ben kapıya sıfır bir şekilde ağaç olmaya devam edecektim. 

Sabiha Gökçen Havaalanı nasıl bir havaalanı ki havalanı ile uçağın indiği yer arasında bu kadar uzak mesafe olabilir. Mucidinin heykelini dikmek lazım. Belki de bu projeyi çizen, "Proje parası almayacağım. Sadece pist ile havaalanı arası çalışacak otobüsler benim olacak" şartı koşmuş olabilir. 

İstanbul Havalimanı ile Sabiha Gökçen Havaalanı arasında dağlar kadar fark var. İstanbul Havalimanında düzen, tertip dikkat çekerken Sabiha Gökçen Havaalanında ise düzenden eser yoktu. Gece 02.00'de giriş yaptığımız Sabiha Gökçen'de, gecenin belki de 12'sinden sabahın 6'sına kadar bekleyen yolcular, üç koltuğu bir kişi işgal ederek çareyi yatmakta bulmuşlar. Haliyle yer bulmakta zorlandık. Yer olmadığı için yerde oturanlar vardı. Aynı zamanda valiz taşınan yerlere bile oturmak zorunda kalmış yolcular.

Sabiha Gökçen Havaalanının bu görüntüsü eski köy otobüslerin garajlarını andırıyor. İstanbul'un göbeğinde bu görüntü hiç hoş değil. 

Boş koltuğun olduğu yerler var mıydı? Vardı. Buralar lokanta ve büfe işletenlerin koltukları. Buralara da oturmak ne mümkün. Küçük bardak çay 105 lira. Büyük bardak olanı kaç lira sormadım. Bir başka işletmecinin girişteki fiyat listesi gözüme ilişti. Burada çay kaça diye baktım. Burada ise 235 lira yazıyordu. "Sessizlik ve sakinliğin adresi" yazmayı da ihmal etmemiş. Artık nasıl bardakta veriyorsa çayı. Burası niye sakinliğin ve sessizliğin adresi olmasın. Zira bir bardak çay içmek için bedel ödemek gerekir. Bu bedeli ödemeyi de kaç kişi göze alır. 

Mesele çayın 105/235 lira olması değil. Uçağa binen, bunun için o kadar bedel ödeyen çayın parasını da verir. Yalnız dışarıda 15-40 arasında değişen çay fiyatını bilen birinin, buralardan bir şey yiyip içmesi için keriz yerine alınması anlamına gelir. Nasılsa civarda uygun fiyata çay vb. şeyleri giderecek bir yer olmadığı için havaalanları, yolcunun eli mahkum bizden içmeye deyip fırsatçılık yapıyor. 

Burada, işletmeler burayı kiralarken yüksek fiyata tutuyor. Kirayı çıkarmak için yüksek fiyat çekiyor denebilir. Böyle olduğu aşikar. Yalnız kirayı çıkarmanın yolu fahişin fahişi fiyat çekmek değil, sürümmek kazanmak olmalı. Düşünsenize, gecenin 12'sinden sabahın 6'sına kadar uçak beklemek zorunda kalan bu kadar hazır müşteriye, makul fiyattan çay verilse, buradaki işletmeler köşeyi döner. Böyle yapmadıkları için sinek avlıyor çoğu. 

Devletin ve belediyelerin ya da havayolu işletmesinin havalimanlarındaki fiyatlara bir ayar geçmesinde fayda olduğunu düşünüyorum. 

Hem İstanbul Havalimanında hem de Sabiha Gökçen Havaalanında sigara için ayrılan teras adını verdikleri yerleri de hiç beğenmedim. Hem giderken hem de dönüşte yağmur yağdığı için sigara için ayrılan bölüme geçildiği zaman ıslanmayı göze almak gerek. Nedense terasın üstünü kapatmak akıllarına gelmemiş. Terası bulmak ve terasta sigara içildiğini öğrenmek için de birilerine sormak zorundasın. Çünkü yönlendirme levhaları yetersiz. Berlin Havaalanında ise üstü kapalı bir yeri sigara içme yeri olarak ayırmışlar. Sigara içilen bölüm diye de yazmışlar. Ne esinti ne de yağmur vardı bu alanda. 

Giderken aktarmalı gitmemize rağmen İstanbul Havalimanında fazla beklemedik. Saatinde uçağımız kalktı. Dönüşte ise 19.20'de kalkması gereken uçağımız 20.30'da uçarak 1 saat 20 dakikalık bir gecikme oldu. Sabiha Gökçen Havaalanına geldiğimiz zaman inişe inmeye izin verilmediği için kırk dakika havada uçmaya devam ettik. Çünkü Sabiha Gökçen'de tek pist varmış. Başka uçaklar indiği için mecburen havada tur atmaya devam ettik. 

Rötar ve havada uçmaya devam etmenin tek faydası bizim için şu oldu. Saat 00.10'dan 06.00'ya kadar Sabiha Gökçen'de nasıl vakit geçireceğiz diye düşünürken, geç kalkınca ve havada tur atmak suretiyle iki saat bizi oyalamış oldular. Biz de böylece vakit geçirmiş olduk. Değilse, basık, havasız ve koltuk olmadan saatler geçirmek mümkün değildi. 

Sabiha Gökçen ile ilgili değineceğim bir husus da arka arkaya gereksiz anons yapmaları. "Rize yolcuları için son uyarı. Uçağınız kalkmak üzere. Lütfen acele edin" uyarısını kaç son kez dinledim. Sadece Rize olsa iyi. Malatya, Diyarbakır, Hatay, Konya vs. saydı durdu. Mübarek, son kez demek bir daha o şehir uçağıyla ilgili anons olmayacak demektir. Gel gör ki son kez uyarısını defalarca yaptı. 

Görünen o ki iç hatlar ağırlıklı çalışan Sabiha Gökçen yoğunluğu kaldıramıyor. Mutlaka yeni pist gerekir. Çünkü havaalanı demeye bin şahit lazım. Bunun için de yalancı şahit bile bulamazlar. Bir de yoğunluğu azaltmak amacıyla farklı illere uçacak uçakları birbirine yakın saatlere koymamak gerek. Açıkçası, tarihçesi İstanbul Havalimanından eski olmasına rağmen Sabiha Gökçen Havaalanını daha acemi daha amatör gördüm. Nazarımda sınıfta kalmıştır. 

Hasılı, THY, İstanbul ve Berlin Brandenburg Havalimanları benden geçer not alırken, Pegasus ve Sabiha Gökçen Havaalanı ise geçer not alamamıştır. 

Brandenburg Havalimanının bir eksikliğini gördüm. Bu da mescit ihtiyacı. Çünkü Berlin'e çok miktarda Türk yaşıyor. Bunlar bizim gurbetçilerimiz. Sık sık Türkiye'ye gelip gidiyorlar. Namaz kılmak isteyenler için pekala küçük bir yeri mescit olarak düşünebilirlerdi. Sadece yolcular değil, çalışanlar içinde de Türker vardı. Mescit varsa da ben görmedim. Bir aile de görmemiş olmalı ki Arap olduğunu düşündüğüm bir aileyi, ailecek cemaatle namaz kılarken gördüm. Namaz kılınan yer de yolcuların uçağa geçeceği bölümde idi. O anda uçuş olmadığı için bu bölüm boş idi. Önlerine küçük bir şey sermişler. Betonun üzerinde namaz kılıyorlardı. 

Gidiş ve dönüş THY ve Pegasus şirketlerine dair, İstanbul Havalimanı ile Sabiha Gökçen Havaalanıyla ilgi gözlemlerimi bu yazımda aktarmış oldum. Bundan sonra da Berlin'deki izlenimlerime yer vermek istiyorum. 








Üst Düzey Tanıdığa Yapılır mı Bu?

Bayramda eski bir dostu aradım bayramını tebrik etmek için. Uzun süredir görüşmediğimiz için konuşmayı bayram tebrikinin ötesine taşıdık. Yazılarımı takip ettiğinden, içten yazdığımdan, önemli konulara değindiğimden bahsetti. İnsanımıza değindi. İçimiz ve dışımız çıkar olmuş. Dürüstlükten sınıfta kaldık dedi. Oğlunun dertlendiği bir konuya kısaca değindi: "Bir toplantı, bir seminer yapılacağı zaman şehir dışından gelenlere kalacak yer ayarlıyor bizi oğlan. Evi Ankara'da olmasına rağmen kariyerinin zirvesinde nice akademisyenin de ailecek yer ayırtılması için müracaat ettiğinden" dem vurarak "Olacak şey mi hocam bu. Ama maalesef oluyor bu ülkede" dedi. 

Arkadaşın bu anlattığına çok şaşırmadım. Çünkü devletin, temsil giderler adı altında verdiği bu imkanı hoyratça kullandığımız bir gerçek. Her ne kadar devleti çok sevdiğimizi, uğruna ölümü göze alırız desek de her cuma hutbesinde devlete dua etsek de çoğumuz için devlet bir deniz mesabesinde. Yağma Hasan'ın böreği bizim için. Keriz olmamak için ne kadar yersek kâr mantığını güderiz.

Çoğu üst yöneticinin, arkadaşın çocuğunun dert yandığını da sanmıyorum. İnşallah bu genç bürokrat bozulmadan dertlenmeye devam eder ve sayıları da çoğalır. 

Keşke bütün derdimiz bununla sınırlı kalsa. Zira bu bayram konuşması, bana bir arkadaşın başından geçen bir olayı hatırlattı. Şöyle ki: 

İki kişi için öğretmenevinden yer ayırtılır. Kalmak için geldikleri zaman ödeme yapmaları gerekiyor ama ödemeye yanaşmazlar. Ödemeyi nasıl yapalım diye soruluyor. "Biz falan bakanın özel kalem müdürünün akrabalarıyız ya da tanıdığıyız. Ödeme yapmadan kalacağız" derler. Öğretmenevinin müdürü, "Bizim böyle bir uygulamamız yok. Ödemeyi almamız gerekir. Şayet paranız yoksa ödeme benden olsun" der. Ödeme benden olsun denmesinden de pek hoşlanmazlar.

Ödemeyi yaptılar mı, yapmadılar mı bilmiyorum. Bildiğim, birkaç gün sonra bakanın özel kalem müdürü il milli eğitim müdürünü arayarak fırçayı basar. Fırça basıldığına göre belli ki özel misafirler kaldıkları otelin ücretini ödemiş olmalılar ve kendileri gibi özel misafire yapılan muameleyi de yemeyip içmeyip bir güzel aktarmışlar. 

İl milli eğitim müdürü öğretmenevi müdürünü arayarak, "Olmamış, bu yaptığın. Özel kalem müdürünü arayıp özür dilemen gerekir" der. Öğretmenevi müdürü, "Ben görevimi yaptım. Hata yaptığımı düşünmüyorum. Özür de dilemem" der. İl müdürünün o kadar ısrarına öğretmenevi müdürü yanaşmaz.

Sonunda il milli eğitim müdürü bir formül bulur. Bir başkasını ayarlar. Ayarladığı kişi kendisini öğretmenevi müdürü olarak tanıtmak suretiyle özel kalem müdürüne telefon açar ve yaptığı davranışın yanlış olduğunu belirtir ve özür diler. Böylece bu mesele bir devlet krizine dönüşmeden tereyağından kıl çeker gibi çözülür.

İl müdürünün başıma bir şey gelir endişesiyle böyle bir işgüzarlık yapması manidar. Halbuki emrinde çalışan öğretmenevinin müdüründen, bırakın özür dilemesini istemeyi, tebrik ederim müdürüm. Seninle gurur duyuyorum deyip ödüllendirmesi gerekirdi.

Bakan'ın özel kalem müdürünün tanıdıkları da "Efendim, yer bakanlık tarafından ayrıldı. Sizden ödeme almayacağız" dense bile "Asla. Biz böyle bir şeyi kabul edemeyiz" demeleri gerekirdi.

Görünen o ki çoğumuzda devletin sırtından keyif çatma var. O kadar beleşe alışmışız ki boş mezar bile bizi kesmez. 

22 Mart 2026 Pazar

Bir Başka Açıdan Ramazan

Bir ramazanın daha sonuna geldik. Bayramı yaptık. Önümüzdeki senenin ramazanından gün almaya başladık.

Bu yazımda ramazan mübarek aydır, on bir ayın sultanıdır, ibadet ve Kur'an ayıdır gibi hepimizin bildiği şeyleri yazmayacağım.

Her ne kadar ben oruçta zorlanmadım. Günler kısaydı. Çok iyi bir ramazan geçirdim dense de oruç ibadeti daha doğrusu ramazan iklimi dolayısıyla bir dizi problemlerin olduğu bir gerçek. 

Her şeyden önce üretim ve çalışma minimum seviyeye iner. Çünkü verim ve tempo düşüklüğü baş gösterir. 

Sahur dolayısıyla uyku ikiye bölündüğü için çoğumuzda uykusuzluk hali olur. Yarı uyur yarı uyanık bir hal mevcut olur. Ortamını bulan az kestirmeye çalışır. 

Kurum, kuruluş ve işyerlerinde bir sessizlik hakim olur. 

Hatim inmeyi düşünenler okuyacağı cüzü iş ortamında okumaya çalışır. 

Herkeste bir misliklik, atalet, tembellik ve uyuşukluk gözlerden kaçmaz. 

Sair zamanlara göre saat kaç oldu, iftara ne kadar var diye daha fazla saate bakarız. 

İşe geç gider, işten erken çıkarız. 

Açlık ve susuzluk vücudu pek etkilemese de psikolojik yönden kişi etkilenir. 

Sair zamanlarda konuşkan olanlar derin bir sessizliğe bürünür. Konuşana da sen oruç tutmuyor musun denir. 

İşe tam kendimizi veremediğimizden, aklımız fikrimiz iftarda olduğundan zaman adeta durur, vakit geçmek bilmez. 

Aciliyeti olmayan çoğu önemli işler ramazan sonrasına ötelenir. 

Koltuk ve masada kestirilir. Görene de "Bugün iki saatlik uykuyla geldim. Fena uykusuzum" deriz. 

Sahura kalkamayan ya da kalkmayan hiç açlık ve susuzluk çekmese de "Bugün sahur yapmadım" psikolojisi yaşar. 

Oruç tutan kadar oruç tutmayan da ramazandan çok etkilenir. Hatta oruç tutana göre daha çok zorlanır. Oruç tutmasa da ramazan iklimini derinden yaşar. Çünkü herkesin gözü önünde yiyip içemez. Yiyip içmek istese açık yer bulamaz. Bulsa oruç tutmuyor denir diye suçluluk içerisine girer. Oruçlu gibi görünmek zorunda hisseder kendini. Akşama kadar hatta ramazan boyunca adeta işkence çeker. 

Kısaca ramazan ayı İslam dünyasında kişilerin üzerine ölü toprağı serpildiği aydır: Miskinlik, atalet, tembellik, uyuşukluk, uykusuzluk, açlık, susuzluk, üretimsizlik, verimsizlik vs. hepsi fazlasıyla vardır. Kısaca ramazanın her günü oruç tutanlar için pazartesi sendromudur. 

Diş ve Dişçi Serüvenim

Sağlık, toplum olarak çoğumuzun ihmal ettiği yönlerimizden. En ihmal ettiğimiz de diş. Diş sağlığı ve bakımını da pek önemsemeyiz. Son raddeye gelinceye kadar dişçiye gitmeyiz. Hem diş yaptırmaktan korkarız hem de diş tedavisi genellikle özel aracılığıyla yürüdüğü için masraflı bir tedavi.

Azı dişlerden iki tanesi çekildi. İdare ederiz dedim. Yıllardır iki azı eksiğiyle yedim içtim. 

Kontrol için NEÜ Diş Hekimliğine gittim. Bir sayfa yapılacaklar listesini elime verdiler. Bir dişiniz çekilecek, bunun için cerrahi bölüme direk gidebilirsiniz. Diğerleri için İnternet üzerinden randevu almanız gerekir dediler. Cerrahi bölüme çıktım. Çekilecek azı dişimi iki kişi birden çekmek için epey bir uğraştılar.

Diğer randevular için İnternete her girdiğimde hep doluydu. Altı ay sonrasına da gün alacağım ama sistem kabul etmiyor. 

Eksik dişlerimi yaptırayım. Parasını ödeyeyim diye cerrahi bölümden hoca aradım durdum. Hiçbiri yerinde değildi. Bölüm şefi, "Dişiniz yeni çekildi. Üç aydan önce diş yapılmaz. Siz üç ay sonra gelip hocalarla görüşebilirsiniz" deyince diş hekimliğini bıraktım.

Bu durumda benim için özele gitmekten başka çare yoktu. İyi de kime gidecektim. 

İşe gidip gelirken bir akrabamı evinin dışında çarşıda bir yere bırakmıştım. Çünkü hanımının dişini yaptırıyormuş birine. Konu diş olunca diş hekiminin ustalığını da epey bir methetmişti. Onu aradım. Şu dişçinin telefonunu bir ver diye. 

Verdiği telefonu arayarak dişçiden randevu aldım. Yerini de öğrendim. Akrabamın selamını da söyledim. 

Muayene ve röntgen sonrası yapılacakları anlattı dişçi. Dördü azı, biri de sol ön üst diş olacak şekilde beş implant yapılacak, bir tanesine kanal tedavisi uygulanacak, diş eti tedavisi, diş taşı temizliği, ön alt beş dişe kaplama yapılacak. Hepsine ve beş implanta 55 bin dedi. Yerlisi olursa 33 bin olur dedi. 

Diş hekimi devlette resmi olarak çalışıyor. Gayri resmi olarak bir başka dişçinin yanında özelde iş yapıyor. 

Bir gün düşünme istedim. Ertesi günü ben aramadan diş hekimi aradı. Ne karar verdin dedi. Yerli de karar kıldım deyip 3 taksitte 33 bin ödemeyi kabul ettim. 

Dişçiyi kabul etmemde tanıdığım çok övmüştü. Bir de evime yakındı. Git gel derdi olmazdı. Çünkü dişe başlayınca işim bir defa da bitmeyecekti. 

Ön üst dişimi çekerek işe başladı dişçim. Dişimi çekerken bu şehirde en fazla diş çeken olduğunu söylemeyi de ihmal etmedi. 

Konuşması, insaniyeti, ilgisi o biçim. 

İşe başlamadan önce kahve ikram etmeyi de hiç ihmal etmedi. 

Önce diş temizliği ve diş etleri tedavisini yaptı. Ardından implant işlemini başlattı. 

Sosyal demokrat bir düşünceye sahipti. Partisinin yıllar yılı iktidar olmadığından, bir de tuttuğu takımının yıllar yılı şampiyonluğa hasret kaldığına dert yanardı. Her diş tedavisi öncesi, tedavi esnasında ve sonrasında muhabbet siyaset ve futbol idi. 

Her şey bu şekilde müspet bir şekilde devam ede ede sıra geldi implantların ölçüsünü almaya. Diş çekmeye benzemedi ölçü alması. Çünkü epey uğraştı. 

Günü geldi. İmplantları takmaya. Uğraş didin. Olmadı. Nasıl ölçü aldıysa artık. Olmayacak bu implantları oturtmak için denemediği yol kalmadı. Ağzımın içinde epey bir yerleri sürttü. Belki de çekiçledi. Adı nedir bilmem. Ben ona matkap diyeyim. Onunla da epey uğraştı. Olmadı. Uğraşırken üst sol tarafta bir iki dişimi de kırdı. Hatta yanında kendisine yardım eden bir kız çocuğu, diş kırıldı dedi. Ona çok merhametlisin dedi. 

Dişimin içinde olup bitenleri görmüyorum ve bilmiyorum. Ağzım açık sessiz sakin ve divelenmeden kurbanlık koç gibi duruyorum. 
Sonunda bunlar boşa gitti. Yeni ölçü almam gerekecek. Bunları sana vereyim dedi. İyi de ben ne yapacağım bunları dedim. Bundan sonrası benim için hep zarar dedi. 

Ne kadar ilgi alaka gösterse de eski şen şakrak dişçi değildi. Çünkü bundan sonrası onun için meccanen iş yapmak ve zarar etmekti. Para kazanamayacağım işi yapmam derdi ara ara. 

Zaman zaman bazı müşterilerin den de gıyabında dert yanardı. Herkese yaptığımın aynısını yapıyorum bunlara olmuyor, beni uğraştırıyor derdi. Onlara bir de ben ilave oldum. Bu tipler belli ki cins müşteri idi. Hep onları suçlarken nedense hiç kendine toz kondurmazdı. 

Başka bir gün ölçü için tekrar çağırdı. Ölçüyü almada yardımcı olması için diş yaptırdığı kişiyi de çağırdı. Belki de çocukluktan yetişme teknisyendi. Şöyle ölçü al, böyle al, vidaları çıkar türünden ona akıl verdi. 

Güç bela ölçüyü aldı. 

Bir hafta sonra haber verdi. Dişlerimi taktı. Hocam, seni severim. Her zaman çayımı, kahvemi içmeye gel, muhabbete gel dedi ama diş yaptırmaya bana gelme der gibi bir hali vardı.

Diş tedavi esnasında zaman zaman falanın akrabası diye tanıttığı da oldu. Ona da çok uğraşmış. Ben de onun akrabası olduğuma göre sorunlu müşteriydim vesselam. Severim bu şekilde burnundan kıl aldırmayanları. 

İmplantlar takıldıktan sonra bir iki kontrole çağırdı. 

Bir süre sonra önce üst diş çıktı. Yapıştırdı. Daha sonra da sol azı çıktı. Onu da yapıştırdı.

Kanal tedavisi ve ön kaplamayı da şu gün yapalım demedi. Ben de ne zaman yaparız demedim. Zaten deseydi de kalsın diyecektim. Diğer işler bittikten sonra borcum var mı da demedim. Çünkü ödemeleri implantlar takılmadan bitirmiştim. 

İmplantlardan memnun olduğumu söyleyebilirim. İlk yanlış aldığı ölçüde dolayı dişleri takmak için sol üst arka taraftaki kırdığı dişlerin arasına zaman zaman yemek artığı giriyor. Buna da can sağlığı diyorum. Çünkü sermayeden zarar ettim diye sinir ve üzüntüsünden tüm dişlerimi de kırabilirdi. Buna da şükür. Zira ucuz kurtuldum. 

Bir başkasının öve öve bitiremediği böyle bir dişçiyi ben bir başkasına önerir miyim? Önermem. İnsaniyetine, elinin pratikliğine, muhabbetine bir şey demem. Ama sağlık ve diş tedavisi başka bir şey. Hele implant dediğimiz şeyi çene cerrahisi eğitimini almış kişilere yaptırmak gerek. Ne yazık ki piyasada, diş hekimliğini bitirmiş, ayrıca uzmanlık yapmamış kişilerin implant dahil her türlü diş tedavisi işine giriştiğini yaygın bir şekilde görebiliyoruz. Ne fark eder demeyin. Diş hekimliğini bitirmiş ayrıca uzmanlık eğitimi almamış her dişçi pratisyen doktor gibidir. Nasıl ki pratisyen doktor ameliyat vb işlere girişmiyorsa, çene cerrahisinde uzman olmamış diş hekimlerinin de implant tedavisine girişmemesi gerekir. 

İnsan kendine güvenir, tecrübe edinir. Eyvallah. İmplant işine de girişebilir. Özellikle ölçü alırken çene cerrahisinden destek almalarında fayda var. 

Yazıma son vermeden şunu da belirteyim. Sol azı İmplant çıktıktan sonra yardımcı olması için gittim. O değilden kanal tedavisi yapılması gereken dişimi sordum. Ağrı sızı olmadığı müddetçe dokunmayalım. Olursa haberleşelim dedi. Bu dişte sıkıntı olursa kendisine gider miyim. Şu anda bir şey diyemiyorum ama herhalde gitmem. 

Dişçimin zarar etmesini ister miydim. Elbette istemezdim. Ama muayene eden, ölçü alan, dişleri takan, çenemi, ağız yapımı gören o. Pekala, ben yapamam diyebilirdi. Ben de başımın çaresine bakardım. Yaptığı olmadı mı, yenisini yapardım. Bundan da ekmek yemezdim. Çünkü müşteri memnuniyeti önemli. Hele davranışımı değiştirmezdim. Çünkü insanın gerçek kişiliği esas böyle zamanlarda kendini gösterir. Zira her şey para değil. Üstelik meccanen yaptırmadım. 

Hasılı, dişçime kızmasam da gönül koyduğumu söyleyebilirim. Dişimi kırdın da demedim. Hoş, desem ne işe yarayacaktı. Ha "Çalıştığımız alan dar bir alan. Şu dişlerine zarar verdim istemeyerek. Ama yemene bir engeli yok. Kusura bakma" deseydi, beyefendi duruşuna daha çok yakışırdı. Yine de canı sağ olsun. 

Küs müyüm? Hayır. Dargın mıyım? Hayır. Karşılaşırsam yine muhabbet ederim. Ziyaretine de giderim. 

Bu arada her tedaviden sonra yaptığı rehberlik güzeldi. Ayrıca sıkıntı var mı diye araması da harikaydı. Eli pratik, kendine çok güvenen bu dişçi başta olmak üzere tüm bu sektörde ekmek yiyenlerin işlerinde ustalaşmasını, bu sektörde ekmek yemelerini canı gönülden isterim. 

Şunu da söyleyeyim. Diş işi biraz şans işi. Çok iyi dişçiden şikayetçi olunduğu gibi işe yeni başlayan dişçinin yaptığı işten de memnuniyet olabilir.

Not: Et türü yiyecek yemezsem kırık dişlerimin bir zararı yok. Çünkü araya yemek artığı gitmiyor. Zaten bu pahalılıkta et almak da mesele. Var bunda da bir hayır diyeyim. Bir de tecrübe edinmek var. Bunu da kolay edinmedim. Bu tecrübeyi parayla satar mıyım? Satmam. Kimse kusura bakmasın. Zira herkes dişçi koltuğuna oturarak kendi tecrübesini kendi edinsin. Yok öyle hazıra konmak. 

21 Mart 2026 Cumartesi

NATO 2.0

Emekli Tümamiral Cihat Yaycı, Türkiye'nin yetiştirdiği ender değerlerden biri.

Hem konusunun uzmanı hem de düşünen bir beyin.

Değişik kanallarda yaptığı konuşma videoları önüme düşer bazen.

Ekranlara çıkmadan önce konusuna enine boyuna hazırlanarak çıkıyor. Sınıf ortamında öğrencilerine ders anlatır gibi harita üzerinden konuşuyor. Çoğu ekran gediklisinin yaptığı gibi dönüp dönüp aynı şeyleri anlatmıyor. Yeni ve orijinal bilgiler veriyor.

Türkiye üzerine örülecek olası senaryolar üzerine kafa yormasıyla tanıyorum desem yanlış olmaz. Ne zaman önüne videosu düşse can kulağıyla dinlerim.

Önüme düşen videolarından birini dinleyince irkildim desem yanlış olmaz.

Türkiye'nin NATO üyesi olmasının önemine dikkat çekiyor konuşmasında. Gelen füzelerin NATO imkanlarıyla düşürüldüğünü bunun önemli olduğunu, bir NATO üyesi ülkeye saldırı olduğunda o ülkenin bu şekilde korunduğunu, ayrıca NATO üyesi bir ülke diğer NATO üyesi ülkeye saldıramadığını söyledi.

Bazıları, Türkiye NATO'dan çıkmalı dese de bunun yanlış olduğunu, bir ülke çıkmadan kimsenin bir ülkeyi NATO'dan çıkaramayacağını, Trump'ın zaman zaman ABD'nin NATO'dan çıkacağını söylemesinin tesadüfi olmadığını, yıllardır alttan alta bu söylemin dillendirildiğini, ABD NATO'dan çıkarsa NATO'nun dağılacağını, çünkü NATO demenin ABD demek olduğunu, ABD'nin çıkması demek NATO'nun masrafının karşılanamayacağı anlamına gelir.

NATO dağıldıktan sonra yeni NATO 2.0 kurmayı düşündüklerini, bu yeni NATO kurulmasıyla İsrail'in ve Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyetinin de bu yeni konsepte alınabileceğini ifade ediyor. Türkiye'nin dışarıda kalacağı bu yapıda, Türkiye Kıbrıs'ta işgalci durumuna düşürülebilir. Bu da Türkiye'nin Rum kesimi ve İsrail ile yani yeni NATO 2.0 ülkeleriyle karşı karşıya gelebileceği endişesini dile getiriyor.

Bu olası senaryoyu yabana atmamak gerek. Türkiye şimdiden tedbirini almalı. Çünkü 2025 yılında PKK elebaşı Duran Kalkan'ın "Dananın kuyruğu Kıbrıs'ta kopacak. Bakalım o zaman kimin başına ne gelecek" sözlerinin arkasında ABD ve İsrail'in olabileceğini söylüyor.

Sayın Yaycı, kısaca, NATO'nun dağıtılıp yeni kurulacak NATO'da Türkiye olmayacak. Bu durumda Türkiye İsrail ve Rum kesiminin hedefi haline gelecek diyor. Bu durumda Türkiye bir başına kalacak ve kendi göbeğini kendi kesecek.

PKK elebaşının daha yeni sayılabilecek bir tarihte Kıbrıs'ta dananın kuyruğunun kopacağını söylemesini de yabana atmamak lazım.

Açıkçası Yaycı'nın dile getirdiği bu senaryo beni endişelendiriyor. Zaten ABD ve İsrail; Mısır, Irak, Libya, Suriye, Lübnan derken İran'a yöneldi. İran'dan sonra oklar bize yönelebilir. Çünkü İsrail'in Siyonist politikası devam ediyor. Arzımev'ud'dan vazgeçmiş değil. Ülkemizin bir bölümü de onlara göre vadedilmiş toprak.

Tüm bunları dinleyince, bir ara Rauf Denktaş'ın oğlu Serdar Denktaş'ın, "Bizim üzerimizde bir şeyler pişiriliyor. Ama ne pişirildiğini bilmiyoruz. Anlamaya çalışıyoruz" sözü aklıma geldi. Görünen o ki dananın kuyruğu Suriye'den ziyade Kıbrıs'ta kopacak.

İnşallah bu senaryo gerçekleşmez. Endişe de yersiz olur.

Bazılarındaki Rahatlık Bende de Olsun İsterdim

Sitenin temiz su ve bir bloğun pis su borularını değiştirmek için bir tesisatçı ile iki taksit halinde ödemek üzere anlaştım. 

Üç tane genç geldiler. Beş gün çalışarak işimizi gördüler. 

Site sakinlerine de ilk taksidin şu tarihe kadar ödenmesini duyurdum. 

Bloğun bir tanesi çok duyarlı. Günü gelmeden bloklarına düşen miktarı topluca ödediler. 

Diğer iki blok ise akşam biri, sabah biri olacak şekilde tek tek getirdiler. Yine de eksik vardı. Çünkü üç kişiden dönüş olmadı.

Tesisatçıya, az eksik. Diğer ay hepsini tamamlasam olur mu dedim. "Problem değil ama tam olsa daha iyi olur. Çünkü malzemeciye ödeme yapacağız" dedi.

Hayatta ne alacağımı istedim ne de borcumu istettim. İsteme ve istetme özelliğim olmayınca, gerildim. Ne zaman gerilsem başıma ağrı girer. 

Ne yapayım ne edeyim derken ödeme yapmayan üç kişiyi utana sıkıla aradım. Cumartesi idi günlerden. Bir tanesi, şuradan bankadan çekip geleyim dedi. Bir diğeri, pazartesi göndereyim dedi. Öbürü, iban gönder, göndereyim hemen dedi.

Pazartesi göndereyim diyene şaşırdım. Şimdi göndersen olmaz mı, ödeme yapacağım dedim. Pazartesiden önce gönderemezmiş. İşin garibi pazartesi ne maaş ne de ek ders günü. Daha önceki mesajlarımda ödeme tarihini yazmıştım dedim. Telefonum bozuk olduğu için bana görünmedi dedi. Buna da hiç olmadığı kadar elim mahkum inandım. 

Bari diğer ikisinden alayım. Geri kalanı da cebimden karşılarım diye bankadan çekip geleyim diyene eşlik ettim. Beraber gidelim. Bir başkası da ibana gönderecek. Bu vesileyle onu da çekip geleyim dedim. 

Yol boyunca ibana şimdi para gelecek hemen gelecek diye bekledim durdum. Olmadı, banka şubesine girerek paranın gelip gelmediğine baktım. Çekilen parayı aldıktan sonra bankanın önünde ağaç olacak kadar bekledim. Para gelmedi. Tek kişiden aldığımla yetindim. 

Eve geldikten nice sonra ibana para geldi. Mecburen tekrar bankaya gittim. 

Dönüşte tesisatçıların işi bitirdiğini gördüm. Cebimden de ilave ederek ilk taksidin borcunu ödedim. Ödeyince rahatladım. Rahatlayınca başımın ağrısı da yavaştan geçmeye başladı. 

Bu ayı atlattım. Öbür aya Allah kerim dedim. Yürüyüşümü yapayım diye kendimi çarşıda buldum. 

Öbür ayda yine bir kazaya kurban gitmeyeyim diye ödeme tarihini ve miktarını mesaj yoluyla bildirdim. Bayram öncesi hem tesisatçılara hem de temizlik görevlisine ödemeyi yapayım istedim. 

Ödeme gününe bir gün kala mesaj yoluyla tekrar hatırlattım. Sorumluluk ve duyarlılık sahibi bloğumuz ödemeyi sektirmeden yine topluca verdi. Diğer iki blok ise yine bildiğim gibiydi. Peyderpey gelmeye devam etti. Varsın peyderpey olsun. Yeter ki gelsin dedim. 

Paranın damladığını görünce tesisatçıyı aradım. Yarın uğrarsanız emaneti takdim edeyim. Gelip gelmeyeceğinizi haber verin dedim. Gelenin üzeri eksik olursa kendi hesabımdan çekip vereyim diye düşündüm. 

Ödeme yapacağımı tesisatçılar hiç beklemiyormuş. "Tatil öncesi çok hora geçecek. Bize ilaç gibi geldi. Öyle, bayram alışverişini nasıl yapacağız diye kara kara düşünüyorduk" dediler. 

Ertesi de ara tatil başlangıcı olunca sahura kadar yatmadım. Sahur sonrası uykuya daldım. Bu yatışla öğleye kadar mışıl mışıl uyurum dedim. 

Benim evdeki hesap çarşıya uymadı. Sabah 09.30'da tesisatçı aradı. Hocam, biz işteyiz. Parayı almak için falan gelse olur mu" dedi. Olur dedim. 

İyi de ne zaman gelecekti. Üstelik daha bir 30 bin açık vardı. Bundan sonra uyu da göreyim. Eleman gelince para hazır olsun diye üzerimi giyinip bankanın yolunu tuttum. Çünkü eleman belki hemen gelirdi. 

Yolda giderken birkaç defa İnternet bankacılığına girdim. Çünkü birinin de 153 bin civarında olan tapu harcını yatırmıştım. O baba dört taksitte ödeyecekti. O da sabah 09.00'da yatıracaktı. Bu vesileyle hesabımda ne kadar para varsa çekecektim. Çünkü ayrıca bir başkasına 45 bin ödemem vardı. 

Haftanın ilk iş günü olduğundan mıdır, her zaman sakin olan banka tıklım tıklımdı. Bir 45 dakika sıranın bana gelmesini bekledim. Beklerken harç parası şimdi yattı, yatacak derken dönüp dönüp İnternet bankacılığına girdim. Yatmadı yatmadı. 

Bu durumda yapılacak bir şey yok. Para yatınca tekrar gelip çekecektim. 

Sıra geldi. Olan parayı çektim. Siteden toplanan paranın üzerine 30 bin de ben koydum. Poşetin içine koyup elemanın gelmesini beklemeye koyuldum. 

Anlaşılan gelmeyecek. Bari biraz uyuyayım diye üzerimi çıkarıp uzandım. Öğleye doğru geldim diye telefon geldi. Aşağıya inip poşetin içinde emaneti verdim. 

Bundan sonra uyku tutmaz diye üzerimi giyinip çarşıyı dolaşmaya çıktım. Dolaşsam da tadı yoktu. Çünkü beklenen alacaklar bir türlü gelmedi. Eldeki olanı verdim. Gelirse borcumu ödeyip diğer ihtiyaçlarımı gidereceğim. 

Çarşıdan eve yaklaşırken site sakinlerinden bir bir telefon geldi. Üç dört kişiden daha aldım. Cebim para görünce, temizlik görevlisine, gel senin de ödemeni yapalım dedim. "Abi, daha vermeyen var. Dursun benimki" dedi ama bayram öncesi onu da gönüllendirdim. 

Adına harç parası yatırdığım ise bankalar kapandıktan sonra nihayet yatırdı. İş yoğunluğundan unutmuş. 

Para yatınca 45 bin borcum olanı aradım. Yarın geçerken uğrarsanız parayı vereyim diye. 

Ertesi gün ilk işim tekrar bankaya gidip parayı çekmek oldu. Akşama doğru ödememi yapınca borcum kalmadı. Rahatladım. Kuş gibi hafifledim. 

İşin garibi son ödeme tarihinin ardından 6 gün geçti. Ödeme yapmayan iki kişi kaldı. Üzüldüm. Anlaşılan mesaj yeterli gelmiyor, aranmak istiyorlar. Aramayacağım. Bakalım, bizim biraz borcumuz vardı, onu getirdik diye ne zaman kapımı çalacaklar?

Şu var ki borcunu ödemeyen iki kişiye hayran kaldığımı ifade etmek isterim. İsterim ki bunlardaki rahatlık bende de olsun. Çünkü ben değil, benden alacaklılar kara kara düşünsün. Onların kafasına baş ağrısı girsin. 

20 Mart 2026 Cuma

Çoğu Ev Hanımlarının Dünyası

Geleneklerimizde ev hanımı olan kadınların kardeşi, arkadaşı, komşusu, akrabası vb. kişilerle belirli periyotlarla gün oturması yaygındır.

Otursunlar oturmaya. Eş, dost ziyaret etsinler. Çünkü sabahtan akşama evde oturmaları olmaz.

Yeter ki tadında ve kıvamında otursunlar.

Gidecekleri yere vaktinde gidip vaktinde kalksınlar. 

Giderken ve dönerken başkasına yük olmasınlar. Otobüs, dolmuş ya da araba sürebiliyorlarsa kendi imkanlarıyla gitsinler. Gerekirse yürümeyi göze alsınlar. Birilerini şoför olarak kullanmasınlar. 

Otobüs ve dolmuşu tercih edeceklerse; dönüşü, otobüs ve dolmuşların dolu olduğu mesai çıkışına ve öğrenci dağılmasına denk getirmesinler. Otobüs ve dolmuşun dolu olması sorun değil derlerse ayakta yolculuk yapmayı göze almalılar. Ayrıca yer verme beklentisi içerisine girmemeliler. "Büyüklere saygı kalmamış" demesinler. Yer versinler diye gözünü kestirdiğinin yüzüne bakıp durmasınlar. 

Eve dönüş, çocuğundan ve eşinden sonra olmamalı. 

Misafir oldukları evin erkeği eve gelmeden kalkmayı prensip edinmeliler. Evin erkeğini de düşünmeliler. Çünkü evde kadınlar matinesi varsa biliyorsunuz, bu toplumda eve erkek sineğin girmesi bile yasak. Garibimin işi ve mesaisi yoksa evdeki misafirler gitmemiştir diye akşama kadar çarşı pazar dolaştırmasınlar onu. 

İkramlıkta yarışmamalılar ve abartmalılar. Şu da olsun, bu da olsun dememeliler. Bir orduyu doyurmaya hazırlanır gibi günlerce hazırlık yapmamalılar. Çünkü hem masraf hem ev sahibine külfet. 

İkramlığı tadında ve kararında yemeliler. Şu küser, bu küser, şundan alayım, bundan alayım, ev sahibi bu kadar hazırlık yapmış, yemezsem ayıp olur diye midelerine eziyet etmemeliler. Çünkü her yedikleri kilo olarak kendilerine döner. Her ev kadını değil ama hareketsizlikten dolayı çoğu ev kadınları kilo sorunu yaşıyor. Hele spor yapıp yürüyüş yapmayanların yemelerine ve içmelerine dikkat etmesinde fayda var. Özellikle hamur işi yiyeceklerden uzak durmalılar. Çünkü kilo vermek başlı başına bir sorundur. Hoş, ikramlıklara hamur işi girmezse kıyamet kopar. 

Misafir ağırlayan, çocuklarına ve eşine "Ben tokum. Size şunlardan koyayım" diye kalan kırıntılardan koymamalı. Herkes gibi kendisi de oturup birlikte yemek yemeli. Aynı durum misafirliğe giden için de geçerli. "Ben tokum. Size dünden kalan şu yemeği ısıtayım" dememeli. 

Oturan kadınlar hal hatır, sohbet, şuradan, buradan, havadan, sudan konuşsun. Tüm kurtları döksünler. Muhabbetin dibine vursunlar. Ama ev sahibinin aklına karpuz kabuğu getirmesinler: "Eviniz küçük. Size büyük bir ev lazım. Sizin salona sedir/köşem takımı iyi gider. Şuraya masa çok güzel olur. Halı bu koltuklara gitmemiş. Hala robot süpürge almadınız mı? Ben aldım. Çok kolaylık. Hiç durma..." türünden akıl vermesinler. Ne buldularsa, nereye oturdularsa, ev sahibi ne ikram ettiyse onunla yetinmeliler. Şu marka iyi, bu markadan çok memnunum demesinler. Konuşacak konu kalmadıysa gerekirse uzanıp yatsınlar. Hiçbir şey akıllarına gelmiyorsa sussunlar ya da yeter bu kadar, tadında bırakalım deyip yola düşmeliler. Tüketim toplumunun bir ferdi olduklarını cümle aleme göstermek zorunda değiller. 

Böyle yapmayacaklarsa gün yapmayı bırakıp evlerinde otursunlar diyeceğim ama beni kim dinler. İmam bildiğini okur zira. 

Yangından Mal Kaçırır gibi Bayram Namazı

Bayram günü Konya merkezde 06.47'de güneş doğdu. 07.24'de bayram namazı vakti duyurusu yapılmış. Güneşle namaza başlama vakti arasında 37 dakika dikkatimi çekti. 

Eskiden güneşin doğmasının ardından kerahat vakti çıksın diye 40-45 dakika sonra bayram namazı vakti belirlenirdi. 

07.25'de camiye vardığımda imam çoktan tekbir alıp namaza durmuş. İlk rekatın tekbirlerini almış ve Fatihayı okumaya başlamış. 

Namaz bittiği zaman 07.31 idi. Tekbir ve selam toplamı 7 dakika sürmüş. 

Mahalle imamımızdaki bu dakikliğe şapka çıkarmak lazım. 

Zamana riayet ve dakik olma yönünden sınıfta kalsak da bayram namazını vaktinde kılma yönünde üstümüze yok. Adeta yangından mal kaçırır gibi bayram namazına başlıyoruz. Ne dakika ne saniye sekiyor. Tam zamanında tekbir alıyor imamlar.

Eski imamlar bayram namazı vakti gelince hem geç gelenler yetişsin hem de namazın kılınışını hatırlatırdı. Şimdiki yeni nesil imamlarımız bunu da yapmıyor. Yapıyorsa da vakit girmeden yapıyor. 

Sabah erkenmiş. Belki uykuya dalmış olanlar olabilir. Bir iki dakika oyalanayım. Yeni gelenler de bayram namazına yetişsin diye bir dertleri yok. Vakit girince tekbirimi alırım. Yetişen yetişir, yetişmeyen kendi bilir diye düşünüyor. 

Tamam, bayramda herkes zamanla yarışır. Herkes bayram  ziyareti yapacak. Vaktinde kılmak gerek. Yalnız üç beş dakika geç hareket etmek çok iyi olur diye düşünüyorum. Çünkü bayram namazı, cuma ve vakit namazları gibi değil. Önünde ezan yok, sünnet yok, kamet getirme yok. İmamın buyurun namaza komutuyla herkes ayağa kalkıyor ve tekbir alınıyor. 

Madem ki bayramlarda zamana riayet konusunda azami gayret sarf ediyoruz. Bu dakikliği hayatın her alanına yaymak gerek. Çünkü dakiklik sadece bayram namazında lazım değil, her zaman lazım.

Bayram namazını sadece namaz vaktini duyurmakla kalınmamalı. Vakit girince ezan, teşrik tekbiri, sela ya da "Bayram namazı kılınmak üzere" şeklinde duyuru yapmak sanki daha uygun olur diye düşünüyorum. 

19 Mart 2026 Perşembe

Borçlu Olmayı Gör

1992 yılıydı. Gaziantep Nizip'te çalışırken oturduğum evin pis su gider borusunda bir çatlak oluştu. Bir çeşmeci buldum. Çeşmeciye, maaşa iki, üç gün var. O zamana kadar beklersen, işimi yapıver. Maaşı alır almaz gelir öderim. Borcum borçtur. İstemek için gelme dedim. Tamam dedi.

Çeşmeci işini yaptı gitti.

Bir pazar gününün sabahıydı.  Sabah 7,5-8.00 sularında, kapının zili acı acı çaldı. Gözlerimi ovuşturarak kimdir diye pencereden dışarıya baktım. Çeşmeci idi kapıda bekleyen. Hayırdır dedim. "Bugün maaş günü. Borcumu almaya geldim. Hani maaş günü verecektin" dedi.

Güler misin ağlar mısın, kızar mısın? Be kardeşim, sabah sabah derdin ne? Vereceğim dedim ya. Ayrıca gelmene gerek yoktu. Bugün pazar. Tatil gününe geldiği zaman maaşlar yatmaz, ilk iş günü yatar. Yarın çekip vereceğim. Buraya kadar zahmet etmişsin dedim. "Ha tamam öyleyse" dedi gitti.

Bilmeyenler için söyleyeyim. Aradan yıllar geçti. Yanlış hatırlamıyorsam, o zamanlar maaşlar tatile denk gelince pazartesi hesaba yatardı. Şimdiki gibi EFT ya yoktu ya da yaygın değildi. Herkesin banka hesabı olmazdı.

Ertesi günü ilk işim erkenden kahvaltıyı yaptıktan sonra çarşıya çıkıp Ziraat Bankası önündeki ATM'ye gitmek oldu. Çünkü çeşmecinin sağı solu belli olmazdı. Tekrar param da param diye kapıma dayanabilirdi.

Belli ki cins birine iş yaptırmışım. Cins birinden de dengeli bir hareket beklemek safdillik olur.

Ama çatmıştım işte böyle birine. Borcumu öteleyen, borcuna sadık olmayan, borcunu isteten biri olsam gam yemem. Ne alacağımı isteyebilirim ne de borcumu istetirim. Günü gelince ilk işim borcumu ödemek olur. Çünkü istetmeyi sevmem. Borçlu da duramam. Ne zamanki borcumu öderim. İşte o zaman rahatlarım. Gel de bunu benim araya araya bulduğum çeşmeciye anlat. Bu arada bizim borçlu devlet bu borçla iyi rahat ediyor. 

*

2003 ya da 2004 yılı olsa gerek. Adana'da Çakmak Plaza'da küçük bir esnaftan çocuklara kıyafet almıştım. Esnaf aldıklarımızı poşete koyup uzattı. Ben de ödeme için kredi kartını. "Bizde kredi kartı yok" demez mi. O zaman bende de nakit yok. Bu durumda aldıklarım kalsın dedim ve poşeti tezgaha koydum. Esnaf, "Koyma tezgaha. Al poşeti götür" dedi. Anlatamadım galiba. Maaş öncesi bende para yok dedim. "Götür, çocuklar giysin. Sonra verirsin" dedi. İyi de beni tanımıyorsun. Çıktıktan sonra getirmesem, beni nerede arayıp bulacaksın bu koca Adana'da dedim. "Götür. Sen getirirsin. Sende getirmeyecek göz yok. Getirmesen de canın sağ olsun" dedi. O zaman yazar mısın borcumu bir yere dedim. "Yazmaya gerek yok" dedi, poşeti elime verdi. Dükkandan çıktım ama içim içime sığmadı. O anki yaşadığım mutluluğu anlatamam. Eve giderken adeta ayaklarım yere basmadı. Çünkü fellah denilen Adanalı tanımadığı bana güvenmişti. 

Tam hatırlamıyorum ama maaşa üç beş gün vardı. Maaş günü ya dersimin olmadığı ya da hafta sonu tatili olan bir gündü.

Sabah evde kahvaltıyı yaptıktan sonra oturduğum mahalle olan Belediye Evleri Mahallesinden (Adana Koop) dolmuşa binip çarşıyı boyladım. ATM'den parayı çekip esnafın dükkanına girdim. Sizden kıyafet almıştım. Borcumu getirdim diye kendimi tanıttım. Teşekkür edip ayrıldım.

Borcumu ödemenin ve bana güvenenin güvenini sarsmamanın mutluluğunu da çıktıktan sonra yaşadığımı söylemeliyim.

Çok dürüst biri olmasam da borcumu ödeme konusunda titiz ve duyarlıyım. Borcumu getirmesem de adam peşime düşecek biri değildi. Ki senet bile yapmadı, deftere de yazmadı. Peşime düşecek olsa Adana kazan, ben kepçe. Arasın ki bulsun. Gel de bunu Nizip'teki çeşmeciye anlat.

Geçmişte başımdan geçen bu iki anekdot, borcuna sadık olmayan kişileri görünce aklıma geldi. Bunu da bir başka yazımda ele alayım.

ABD-İsrail ve İran Savaşının Düşündürdükleri

Görünen o ki dünya küresel gücün elinde bir oyuncak. Dünyanın ipini elinde tutan bu küresel şer gücü, hedeflediği süfli emellerine adım adım ilerliyor. Dünya kaybederken hep onlar kazanıyor. 

Hedeflerine savaşla ulaşacaklarsa savaşı başlatıyorlar.

Hedeflerine iç savaşla ve istikrarsızlıkla ulaşacaklarsa her ülkenin bünyesinde tuttukları yerel güçleri harekete geçirerek kendi adlarına vekalet savaşı yaptırıyorlar.

Hedeflerine barışla ulaşacaklarsa bu da ellerinde.

Küresel güçlerin operasyonel gücü ABD. Bu ülkeye hangi rolü vermişlerse bu ülke bunu yerine getiriyor.

Bunun için ülkenin başına uçuk kaçık ve deli birini getirmek istiyorlarsa, akıllı lafını deliye söyletir misali böyle bir başkan buluyorlar. 

Yazdıkları senaryoyu deliye veriyorlar. O da bir güzel rolünü oynuyor. 

Bu deli yeri geliyor altınla oynuyor. Altını çıkarıyor ve indiriyor. 

Petrolün varilini yükseltmek istiyorlarsa bunu da çok iyi beceriyorlar. 

Tüm bu yaptıklarına ve son ABD-İran savaşına bakınca, küresel güçlerin amacının dünyayı yaşanmaz kılmayı hedefledikleri bir gerçek.

Bu küresel güçler huzur ve mutluluğa kavuşmadan, amaçlarına ulaşmadan dünyaya rahat yok. 

Öyle görünüyor ki ABD ve İran savaşı, ülkelerin enflasyonun azdıracak, hayat pahalılığını beraberinde getirecek. Bu yaşadığımız enflasyon ve hayat pahalılığına rahmet okutacak bir pahalılık bizi bekliyor. 

Bunun için öldürmedik insan bırakmayacaklar. Çünkü onlar için insanlar, çocuk ve kadınlar birer kobaydır.

Bu küresel güçler, kan, gözyaşı, ölüm ve katliamdan beslenen birer vampirdir. Bu uğurda tüm dünyayı ateşe vermeye dünden hazırlar.

ABD de bu rolü üstlenmiş durumda ve dünya bir deliye emanet. Delinin ise ne vicdanı olur ne de insanlığı.

İnsanlıktan çıkmış bu insan görünümlü vampirler yaşadıkça bu dünya yaşanmaz olacaktır.

Hasılı, canavarlaşan bu küresel güçlerin elinde dünya insanı bir tutsak bir esir bir figür. 

Eski Bayramlar

Yaşlanmış olanlardan çok duyarız. Nerede o eski bayramlar deriz.

Çocukluğumuzdaki bayramlara özlem duyarız. 

Aslında değişen bayramlar değil, biziz. Çünkü çocuklukta sorumluluğumuz yoktu. Sorumluluk yoksa bayramın tadını alırız. Ne zamanki sorumlu oluruz. İşte bu sorumluluk bizi çocukluluğumuzdaki bayramlara götürür. 

Kısaca bayramlar aynı olsa da eski bayramlara özlem duyduran üstlendiğimiz sorumluluktur. Nerede bir sorumluluk varsa ağzımızın tadı kaçar. Çünkü bayramlar, eş dostu ziyaret etmek, hal hatır sormak, büyüklerin gönlünü almak, çocukları sevindirmek ise de sorumluluk sahibi büyükler için bayram demek masraf demek. 

Eskiden her bayramda ya da bayramın birinde üst baş almak masrafı varken şimdi giyim kuşam için bayramlar beklenmediği için bayramlarda kıyafet masrafı pek olmuyor. 

Eski bayramlar gibi eş dost ziyaret edilmiyor. Sen bana, ben sana şeklinde genelde karşılıklı gidip gelmeler oluyor. Ziyaret ettiğimiz kişileri alabildiğine daralttık. Daha seçiciyiz artık.

Hele uzun tatil olursa bu bayram tatili tatil için birebir oluyor. Soluğu tatil beldesinde alıyoruz.

Bayramı evde geçireceksek eskisi gibi pek hazırlık yapmıyoruz. Eskiden sadece ikramlık olarak şeker ve lokum alıp diğerlerini el emeği, göz nuru kendimiz yani annelerimiz komşularla birlikte yaparken şimdi tamamen hazıra yöneldik.

Bayrama börek mi lazım. Nasılsa ev ve el yapımı börekçiler var. Sipariş için bir telefona bakar. 

Tatlı mı lazım. Yine ev yapımı baklava yapanlar var. Hemen bir tepsi sipariş verip alıyoruz. 

İnanın, ne şekerin yanına varılıyor ne lokumun ne böreğin ne de tatlının. 

Pahalı olduğunu bile bile günümüz kültürü bu. 

Eskiden yaptığımız böreğin, tatlının lezzetinden dolayı evin hanımına, çok güzel olmuş, ellerine sağlık derken, şimdi böreği, tatlıyı kimden aldın diye soruyoruz. Çünkü herkes hazıra yöneldi.

İşin garibi dünyanın masrafını yaparak aldığın tatlı ve böreği, lokum ve şekeri pek beğenen de yok. 

Sadece ikramlıklar değil. Çocuklar ve gençler harçlık da beğenmiyor şimdi. Büyükler ne vereceğini şaşırıyor. Ne kadar versen bile paranın değeri olmadığından verilen harçlıktan çocuklar da memnun değil. 

Bundandır ki eski bayramların tadı yok. Tat almayınca, nerede kaldı eski bayramlar diyoruz. Dediğim gibi bayramlar aynı bayramlar. Değişen biziz. İkramlarımızdır değişen. Bayram hazırlıklarımız değişti. Masraflarımız değişti. Bir de roller değişti. Dün sorumluluk almayan çocuklardık. Bugün sorumluluk alan büyükleriz. Sorumluluk ise insanın ağzının tadını kaçırır. 

Üretici Dertli

Yumurta ihtiyacımı bir hısımdan giderdim. Tavuklar yumurtlamayı bırakınca ister istemez çiftlik yumurtasına yöneldim. 

Aldığım yumurta markasını birkaç defa değiştirdim. Tadı ve lezzeti iyi diye bir markada karar kıldım. İki defadır aldığım bu markayı da beğenmez oldum. 

Hangi markayı alayım derken komşunun yumurta çiftliğinin olduğunu, aynı zamanda çiftlikteki yumurtasını sattığını, yumurtasının lezzetli olduğunu öğrendim.

Akşam eve gelirken yumurta getirebilir misin diye komşuyu aradım. "Çiftlikten yeni getirdim. Araba evin önünde. Yarın dükkana götüreceğim. Kaç viyol istersen vereyim" dedi. 

İftardan sonra iki viyol aldım. Hal hatırdan sonra işlerinin nasıl olduğunu sordum. "İyi değil. Hep zarar" dedi. İnşallah düzelir dedim. "Düzelmez. Böyle devam eder. Artık ne kadar dayanabilirsek. Enflasyonu bizim yumurta ile düşürmeyi hedefliyorlar" dedi. 

Görünen o ki yumurta üreticisi dertli. Cepten yiyorlar. 

Dertli olan sadece yumurta üreticisi değil. Nerede bir üretici varsa hepsi zararda. Çünkü gelen her zamdan her ürün nasibini almıyor. Mesela sebze kaç yıldır yerinde sayıyor. 

Limon hakeza. 

Bir zamanların haberlere konu olan patates ve soğan da fiyat yönünden yerinde sayanlardan.

Yine birkaç senedir kavun, karpuz da fiyat yönünden yerinde sayan ürünler. 

Seni de anlamak zor. Zam gelen ürünü eleştiriyorsun, zam gelmeyip yerinde sayan ürünleri de eleştiriyorsun denebilir. 

Zammın savunanı olmaz. Hepimiz eleştirmek de enflasyona bağlı olarak çoğu ürünlere belirli aralıklarla zam yapılmasına alıştık.

Petrolün varili yükseldikçe ve dolarda dalgalanma oldukça petrol ve petrol ürünlerine yapılan otomatik zamma zaten alıştık.

Petrole gelen her zam fiyatlara da bir şekilde yansıtılıyor.

Şu var ki toprağın bitirdikleri diyebileceğimiz sebzenin, soğanın, patatesin, limonun, kavun ve karpuzun yerinde sayması, hatta fiyat yönünden düşmesi elbette tüketici olarak hoşumuza gider. Benim de hoşuma gidiyor. Yalnız üreticinin ekip diktiğinin karşılığını alamaması hayra alamet değil. Çünkü ekip diktiğinden kar etmeyen hatta zarar eden üreticinin bu duruma daha fazla dayanması mümkün değil. Yarın üretici, yıllardır zarar ediyor, cepten yiyorum. Bundan sonra ekip dikmeyeceğim, üretmeyeceğim dese, işte bizi bekleyen en büyük tehlike bu. O zaman ne yer ne içeriz. İthal durumunda kalırız. İthal ürünü de kaça yiyeceğimiz hepimizin malumu. 

Hasılı, üreticinin bir şekilde desteklenmesi gerekir. Değilse halimiz harap. 

18 Mart 2026 Çarşamba

Ramazanın Düşündürdükleri

Ramazan ayı Müslümanlar için önemli bir ay, mübarek bir ay, on bir ayın sultanı; rahmet, mağfiret ve cehennem azabından kurtulma ayı. Bu ayda şeytanlar zincire vurulur denir.

Bu ay oruç tutan, Kur'an okuyan, ibadet yapan için ruhu ve bedeni rektefiye etme ayı aynı zamanda. 

İçinde bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesini barındıran aydır. 

Kur'an ayıdır aynı zamanda. Mukabele ve hatim okuma geleneği yine bu aydadır. 

Kişinin açlık ve susuzlukla imtihan edildiği aydır. 

Oruç tutanın nefsine hakim olduğu aydır. 

Oruç tutan için güçlü bir irade beyanının olduğu aydır. 

Belli saatte yeme ve içmeden kesilme, aynı zamanda aynı vakitte yeme, içme ayı. 

Zekatıyla, fitresiyle, fidyesiyle sadakasıyla, yardım kolisiyle fakir ve fukaranın gözetildiği, yardımlaşmanın doruğa ulaştığı aydır. 

İzzet, ikram ve iftar davetlerinin yapıldığı, sofra menüsünün çeşitlendiği aydır. 

Sair zamanlara göre oruç tutana bol zamanın kaldığı bir ay ama üretim ve çalışma yönünden zayıf bir ay. Çünkü zaman bol ama aç ayı oynamaz misali oruç tutanda çalışma şevkinin olmadığı bir ay.  Tembellik, rehavet, üşengeçlik bu ayda kendini gösterir. 

Uyku probleminin had safhada olduğu, uyuşukluğun hiç uzaklaşmadığı, çalışma temposunun iyice düştüğü, iftarın dört gözle beklendiği ay. 

Kısaca oruç, teravih, namaz, Kur'an okuma, hayır ve hasenat yönünden bereketli bir ay. Yalnız aynı bereket, çalışma ve üretmede yok. 

Hem ibadet hem de üretme ve çalışma olsun isteniyorsa ramazanlara mahsus bir mesainin yürürlüğe konması hem ibadet hem de üretme yönünden elzemdir diye düşünüyorum. Çünkü bitimi ihmal etmeden ikisini de birlikte yürütmek lazım. 

17 Mart 2026 Salı

Hayatın İçinden Bir Seminer Programı

Öğretmenler iki ara tatil, sene sonu ve sene başı olmak üzere mesleki çalışma adı altında seminere tabi tutulur. 

MEB seminerleri bazen yüz yüze yapmakta. Bazısını da uzaktan eğitim yoluyla yapmaktadır.

Kasım ayında uzaktan yapılan seminer öğretmenler için bir Çin işkencesiydi. Gereksiz detaya inilmiş, aralarda değerlendirme yapan, bölüm sonlarında sınava tabi tutan bir seminerdi. Hepsinden öte öğretmenine güvenmeyen bir seminer programı görüntüsü vardı. Mesleki çalışma yapan öğretmen, bir eliyle semineri dinlerken diğer eliyle de ilerle butonuna basmak zorundaydı. Sisteme girmek mesele idi, devam etmek hakeza, bitirmek de öyle. Sistemin sık sık atması, tekrar girmek başlı başına sorun idi. Donması da eksik değildi. 

Kasımdaki bu seminer sosyal medyaya düşmüş, MEB eleştiri yağmuruna tutulmuştu. 

MEB tüm bu eleştirilere kulak vermiş olmalı ki Mart 2026 seminer programını çok güzel hazırlamış. İçeriğinin güzelliği kadar faydalı üstelik. Bu mesleki çalışma sadece öğretmenlere değil, aynı zamanda veli, öğrenci ve vatandaşa da faydalı olur. Ben olsam, şifresiz bir şekilde MEB'in ana sayfasına bu semineri koyarak tüm vatandaşların izleyip dinlemesine imkan sağlardım. 

Kadir gecesi günü 00.00 gibi başladım semineri dinlemeye. 2,5 saat kadar sürdü. Kopmadan, sistem atmadan elimde telefon bir solukta dinledim. 

Gereksiz detaya inmeden ve bilgiye boğmadan hayatın içinden bilgiler içeren bu mesleki çalışmayı çok beğendim ve MEB'i takdir ettim. Buradan bu seminer programını, bu içeriği hazırlayan, planlayan, onay veren, sunuma hazır hale getiren tüm iç ve dış paydaşlar nazarımda bir teşekkürü hak etmiştir. 

Bu konuya değinmişken seminer başlıklarına da yer vermek isterim: 

1.Dijital çağda öğretim, 

2.Eğitim ortamlarında dijitalleşme, 

3.Dijital öğretim süreçleri ve aktif öğrenme, 

    A-Yenilikçi öğrenme alanları spektrumu, 

    B-Öğrenme ortamlarını bugünü ve yarını. 

4.Eğitimde yapay zeka

 A-Eğitimde yapay zeka ve yapay zeka okuryazarlığı 

    B-Eğitim ve yapay zeka ilişkisi

5.Dijital etik ve güvenli iletişim

   A-Veri koruma ve gizlilik yöntemleri, 

   B-Siber güvenlikte etik konular. 

Özellikle 5. bölümde işlenen konular bu dijital çağda her birimizi yakından ilgilendiren önemli bilgiler içeriyor. Güvenli İnternet kullanımı, bilgilerin korunması ve çalınması, şifre alma, siber şiddet ilk aklıma gelen içerikler. Hepsi bizi korumaya yönelik bilgiler.

Bundan sonra yapılacak tüm seminerlerin bu şekil hayatın içinden olması en büyük temennimdir. 

16 Mart 2026 Pazartesi

Maden Suyu Şişesine Maden Suyu İçirmenin Yolu

Arabanın yıllık bakımını yaptırdım. Karşılığında 4.600 lira bayıldım.

Parayı aldıktan sonra tamir ustası, "Vaktin varsa bir de motorunu yıkayıvereyim" dedi. Olur, beklerim dedim. Bu vesileyle yıllardır yıkanmaya motorum da yıkanmış oldu.

Eve uğramadan, altımda araba varken markete uğradım. Sıradaki market arabasını alarak birkaç kalem ihtiyacımı aldım. Bir de 24'lük maden suyu aldım. Ödemeyi yapıp çıktım.

Kaldırım üzerinden arabanın olduğu yere kadar aldıklarımı götürürken bir gürültüyle irkildim. Önüme bir şeyler düştü. Bulunduğum yer karanlık bir yer olduğu için ne olduğunu anlayamadım. 

Telefonun ışığını yakarak market arabasıyla önüme düşene baktım. Düşen, aldığım 24'lük maden suyu idi. Bulunduğum yer de ıslanmış idi. Belli ki maden sodaları kırılmış, akan su da maden suyu idi.

Koca 24'lük maden suyu her bir yeri kapalı market arabasından nasıl düşerdi? Yine telefonun ışığıyla baktığımda gördüm ki market arabasının arka tarafı açılmış. Kaldırım üzerinden öne doğru market arabasını sürerken maden suyunun ağırlığı arka tarafa basınca, kapalı görünen market arabasının arkasının açılmasıyla, maden suyu kendini yerde bulmuş. 

O kadar market arabasının içinden arkası açık olanı almışım meğer.

Görünmez kaza dedikleri böyle bir şey olsa gerek. İnsan uğraşıp didinse bunu beceremez. Bu beceri de bana ait. Bir de bende beceri yok dersiniz. 

İlk işim, maden suyu kolisinin naylonunu cebimdeki anahtar marifetiyle yırtmak oldu. İçinde kırılmayan kaldı ise onları seçip alacağım. Kırılanları ise yakınımdaki çöp konteynerine atacağım. 

Karanlıkta el yordamıyla maden suyu şişelerini yokluyorum. Sağlam olanları boşalttığım poşetlerden birinin içine koyuyorum. 5-6 tanesi kırılmış. Yalnız kırılmakla kalmamış. Suyu aşağıya kaldırıma boşalan şişelerden fırlayan cam kırıkları sağlam şişelere sıvanmış. Elimi cam kırıklarına kestirmesem de zaman zaman cam kırıklarının elime batmasına mani olamadım. 

Poşete koyduğum maden suyu şişelerini ve diğer aldıklarımı arabanın bagajına koydum. Kırılan maden suyu camlarını da maden suyu naylonunun içine doldurdum. En yakın çöp kovasına attım. Market arabasını da marketin önüne koyduktan sonra evin yolunu tuttum. 

Eve vardıktan sonra mutfak lavabosunun önüne maden suyu poşetini koydum. Hanım sordu ne yapıyorsun diye. Aldığım maden suyu şişelerini yıkayacağım. Sadece temiz olan siz misiniz dedim. Musluğu açarak şişelerin her birini teker teker yıkadım. Çünkü maden suyu şişelerinin her biri kırılıp dökülen maden suyundan nasibini aldığı için ıslaktı. Islakla beraber hepsine de un ufak olan cam kırıkları belenmiş. Bu vesileyle maden suyu şişeleri sayemde maden suyu içmiş oldular. Üstelik beleşe kondular. Amma da sakarsın demeyin. Maden suyu şişelerine maden suyu içirmek de bir yetenek. Bu da bende fazlasıyla var. 

Şişeleri tek tek yıkarken elime cam kırıkları yine battı ama o kadar da olsun. Sağ işaret parmağımın içine cam gitmiş gibi birkaç gün parmağımı sürttüm durdum. Çünkü sanki cam kırığı girmiş gibiydi. Sonrasında kaybolup gitti. 

Maden suyu aldınız. Nasıl taşınacağını bilmiyorsanız. Taşımaya kalktınız. Bir sanat örneği göstererek yere düşürdünüz. Ne yapacağınızı şaşırdınız. Hiç endişe etmeyin. Bir telefon kadar yakınım. Çünkü karşınızda tecrübe konuşuyor. 

Bir Market Arabası

İki aydır daha önce hiç yapmadığım bir şeyi inat ve israrla yapıyorum. Evden elime beş litrelik dört tane pet şişe alıp tatlı su çeşmesine gidiyorum. Şebeke suyu ile pek farkı yok dense de içmede ve çay demlemede kullandığım tatlı suyun tadına vardım. İçmesi de güzel, çayı da. Aynı tadı marketlerden aldığım hazır suda bulamadım. 

Bu vesileyle suyla pek arası olmayan ben su içer oldu.

Bu işe başlarken yüksek gelen su faturasına çözüm niyetim de vardı. Ocak ayında gelen yüksek su faturasının şubat ve martta düştüğüne de şahit oldum. 

Sudan tasarruf etmem beni daha da kamçıladı. Pet şişeler bittikçe akşam ve gece su doldurmaya gidiyorum.

15 Mart 2026 Pazar akşamı yine su doldurmaya gittim. Tatlı su çeşmesinde bir kadın yanında iki çocuğuyla beraber su doldurdular için kenarda beklemeye koyuldum. 10 kadar beşlik pet şişe vardı getirdikleri.

Bu kadar pet şişeyi nasıl getirmişler diye bir soru sorsam ne cevap verirsiniz bilmem. Belki aklınıza pazar arabası gelebilir, taksiyle diyebilirsiniz. İkisi de değil. Market arabasıydı yanlarındaki.

Hepsini doldurup market arabasının üzerine üstüste istif etti kadın. Market arabası hangi markete ait diye okumaya çalıştım. Elle tutulan yerde bir yazı vardı ama hem mesafeli olduğum için hem de hava karanlık olduğu için okuyamadım.

Bu market arabası bunların satın aldığı öz mülkü olabilir mi? Olabilir. Bu market arabalarını marketler dışında kullanmak için alanı pek görmedim. Kişilere özel sayılır mı, satılırsa nerede satılır bunu da bilmiyorum.

Günahlarını almayayım ama bu market arabası bir markete alt olmalı. Belki bir zaman marketten alışveriş yaptılar, aldıklarını taşımak için bu market arabasıyla evlerine kadar bu arabayı götürdüler, sonra da geri vermemiş olabilirler. Bu şekilde su doldurmak için kullanıyorlar diye aklıma geldi.

Bilmeden konuşma, günaha girme diyebilirsiniz. Yalnız marketlerdeki market arabalarını iç etmek çok kolay. Çünkü market arabaları marketlerin dışında oluyor çoğu zaman. Müşteriler alavere yaptıktan sonra yerine koymadan gelişigüzel kaldırımın bir kenarına bırakıp gidiyor. Alıp götürmek isteyenleri market çalışanlarının her zaman takip edebilmesi mümkün değil.

Belki de market arabalarını getireceğim diye evine kadar götürenlerden dönüş olmayınca marketler bir dizi tedbir almış. Bir iki defa fazla eşya aldığımdan marketten eve kadar götürüp getireyim diye araba istedim. Karşılığında kimlik istediler. Kimlik bıraktım. Hoş, kimlik bırakmadan verdikleri de oldu. Geri götürüp verdim. 

Görünen o ki bazıları market arabasını kendi malı edinmiş. Ben güç bela her elimde ikişer beşlik pet şişeyle su doldurup gelirken bu kardeşimiz kolayca on kadar pet şişeyi market arabasıyla taşıyor.

15 Mart 2026 Pazar

Ayaklı Büfe

Bir cumartesi 75 km uzaklıkta bir ilçeye cenazeye gitmek için evden çıktım. Giderken de bir arkadaşa telefon açtım. Cenazeye katılacaksan beraber gidelim diye. Olur, beni al dedi. Eski Garaj'dan alayım. Şu saatte oraya çık dedim.

Saat 15 sularında Yeni Larende Caddesini takip ederek dur kalk yoğun trafikten güç bela Eski Garaj'a vardım. 

Arkadaşı aldım. İkindiye cenazeye yetiştik. Cenaze namazı, defin, taziye derken saat 17.00'I geçti. İftara yetişelim diye arabaya binip yola çıktık. 

Hem giderken hem de dönerken çarşı trafiğinden dert yandım. Gündüz vakti böyle ise iftar vakti çarşı trafiğine girmek, bu trafikten çıkmak mesele. Akşama başka bir yere iftara yetişmem lazım. Seni Karaman çevre yolunda bıraksam, dolmuşla gitsen olmaz mı dedim. Hiç oralı olmalı. "Nereden aldıysan oraya bırak. Dolmuş olmaz o saatte" dedi. Dolmuş yoksa belediye otobüsüne binersin dedim. "Bende el kart yok" dedi. Otobüslerde kredi kartı da geçerli. Kart tutarsın dedim. "Kart yok bende" dedi. O zaman birinin el kartına tutturursun dedim. Sessiz kaldı. "Bu saatte dolmuş olmaz" dedi durdu. Ben o trafikten çıkıp iftara yetişemem. Evim olsa geç varsam da olur. Başka bir yere davetliyim. Onları iftar vakti bekletmem olmaz. Ailemi almak için bile eve geçmeyeceğim. Çevre yolundan basıp davetli olduğum yere geçeceğim dedim ise de Nuh dedi peygamber demedi.

Tam çevre yoluna geldiğimizde, "Tamam ineyim. Dolmuş olmaz ama bu yaptığın olmadı. Bunu herkese söyleyeceğim" dedi. İyi, söyle dedim. İsteksiz arabadan indi. 

Arkadaşı indirdikten sonra eve geçmeden çevre yoldan misafirliğe geçtim. 

Bir hafta sonra yanımda bir arkadaşla beraber bu yol arkadaşımın yanına uğradım. Yanında bir başka arkadaş vardı. Selam verip içeri girerken küsmüsün dedim. Küs değilim dedi ama eski havası ve güler yüzü yoktu. Belli ki baba kırgındı. "O gün dolmuş gelmedi. İftar öncesi dolmuşlar çarşı tarafına geçmez. Ben dedim sana. Başkasına yük oldum" dedi. Kime yük oldun dedim. "Oğlanı çağırdım" dedi. 

Yanında oturan arkadaş da bu süreçten haberdar idi. Çünkü az önce anlatmış ona. O arkadaş aldı eline sazı. "Böyle yapacağına götürmeseydin" türünden epey bir laf saydı. Belli ki ben gelmeden önce bu arkadaşa benden dert yanmış, onu doldurmuş. Ağzımı açıp şöyle böyle demedim. Az oturduktan sonra müsaade alıp ayrıldım. Bu yaptığına ben de alındım. 

Anladığım kadarıyla arkadaşı çevre yolda bırakarak ayıp etmişim. Arkadaş buna alınmış. Ne diyecekse yanımda söylese gam yemezdim. Güler geçerdik. Yük oldum dediği de oğluymuş. Bir evlat için babası niye yük olsun anlamadım gitti. 

Hoş, oğlunu çağırmasına da gerek yoktu. 8-10 duraklık mesafe gideceği yer. Bıraktığım güzergahta otobüsler vızır vızır arka arkaya işler. Dolmuş hakeza. 

El kartım yok, kredi kartı kullanmam diye sadece özel arabaya ya da dolmuşa mahkum olmak neyin nesi? İnsan yola çıkarken alternatif düşünmeli. Dolmuş gelmese otobüse, otobüs gelmese dolmuşa binmeyi tercih etmeli. 90'lı yıllarda fakültede öğrenci iken Dinler tarihi dersimize giren rahmetli Osman Cilacı, "Dışarıya çıkarken ayaklı büfe gibi olacaksınız. Cebinizde jeton, otobüs bileti, para, mendil, peçete, bozuk para vb. her şey olmalı. Ben hepsini cebimde taşırım. Size de tavsiye ederim" derdi. Aradan yıllar geçmesine rağmen bu vesileyle hocamızı bir kez daha hatırlamış oldum. Hocamız çok haklı imiş.

Hele dolmuşlar beklediğin zaman geçmez. İşin acele diye binsen dolmuş dolu değilse kağnı gibi gider. Yeri gelir bazı duraklarda beklemeye koyulur. Çok acelem yok. Yavaş yavaş gideyim diye dolmuşa binersin, jet hızıyla gider. Yolcu yoksa sefere çıkmazlar. 

Şehirde yaşıyorsan araban olsa bile yeri geldiği zaman yolda kalırsın, dolmuş güzergahı olmayan bir yerde bulunmak durumunda kalırsın. İnsanın cebinde el kart olmalı. Hele kredi kartı bu devirde niye olmaz. Haydi ikisi de yok diyelim. Kişi otobüse binse, içerideki yolculardan birine el kartım yok. Biriniz benim yerime basabilir mi dese en azından bir yolcu çıkar, parasını verirsin. Kimse çıkmasa, şoförler, bir dahakine iki kez tutarsın deyip otobüse alır. Gördüğünüz gibi insan isterse pekala alternatif bulur ve işini çıkarır. Ama illa dolmuş illa taksi illa biri bırakacak illa aldığı yere bırakacak derse birini aramak durumunda kalır. Çünkü aklına başka bir şey gelmez. Ben onun yerine olsaydım, oğlanı çağırmazdım. Oğlan gelinceye kadar zaten çarşıya bir şekilde varırdım.

Bir şekilde evine varmış. Bunu mesele edinip başkasına anlatması da hiç hoş olmamış. Böyle yapacağını, surat asacağını bilseydim, sırtımda taşır, yolda bırakmazdım. Zaten indirdiğim yerde vasıta olmasa iftara gitmez, yine onu bırakırdım.

Güya, yalnız gitmeyeyim. Bu arkadaş da giderse iki araba gitmesin, ben onu götüreyim diye iyilik yapmıştım. Ne yakıtı beraber çekelim diye para istedim ne de böyle bir beklentim vardı. Evimden çıkıp Gazze Caddesi üzerinden çevre yola çıkıp ilçeye gitmek varken onu almak için trafiğin yoğun olacağını bile bile Eski Garaj'a geçtim. İftar ve iftara davetli olmasam, yine Eski Garaj'a bırakırdım. Ama zaman daraldı. Üstelik ben ona seni şurada indireyim deyinceye kadar onun bana, "Sen şuradan geç git. Ben başımın çaresine bakarım. Bu saatte kırmızı ışık ve araç yoğunluğu çok olur" diye teklif etmesini beklerdim. Böyle demediği gibi gündüz vakti trafik bu derece yoğunsa iftar öncesi trafik daha yoğun olur demesi gerekirken, "Gündüz yoğun olur. İftar öncesi o kadar yoğun olmaz" dedi.

Hasılı bu olayı anlamadım gitti. Anlaşılan o ki kimseyi aramadan basıp kendi başına gitmek varmış. O kadar yolu tep, toplamda 150 km taşı. Menzile ramak kala indirince buna gönül koy. Tekrar söylüyorum, işin bu raddeye geleceğini bilseydim, gerekirse sırtımda taşırdım.

Hülasa hata ve kusurlar hiçten doğar ama hatalar hiç değildir dedikleri böyle bir şey olsa gerek. Yaşayıp göreceğim varmış. Bu da benim kulağıma küpe olsun.

Şunu da belirteyim. Çok arabaya binen biri değilim. Eşin, dostun yanına binecek olsam, onların geçeceği güzergaha çıkarım. Oraya kadar yürürüm, vaktinde çıkarım. Evden alırım demelerine de izin vermem. Hatam, herkesi kendim gibi görmemde sanırım. 

Tek Kişilik Servis Aracı Sevdamız

İftara 40 dakika kala hem vakit geçireyim hem de yürüyüş yapayım diye evden çıktım.

Yürüyüşümü yapıp iftara yetişeyim diye 15 dakika kala eve doğru dönerken Meram Yeniyol ışıklarına (Lastik durağına) takıldım.

Akşam trafiğini yönetmek için bir polis de yönlendirme yapıyor. 

Tankın önünden gelip kırmızı ışıkta bekleyen araçların birbiri ardı sıra korna çalmaları dikkatimi çekti. Çarşıdan gelen araçlara geçiş veren polis de bu korna sesinden rahatsız oldu. Polis az sabır dercesine eliyle işaret yapmasına rağmen korna çalanlar bildiğini okumaya devam etti. Bu duruma içerlenen polis çarşı tarafından gelen araçlar bitmesine rağmen tank yönünden gelen araçlara geç komutu vermedi. Yeşilin yanmasını bekleyin diyerek ışığı gösterdi. 

Tank yönünden gelen trafiğe baktım. Işıkta beklerken araçlar, tankın önündeki kavşağa kadar uzanmıştı. 

Az sonra yeşil yandı. Araçlar geçmeye başladı. Bu araçların içinde kaçar kişi var diye merak ettim. Tek tek araçlara baktım. Taksilerin kahir ekseriyetinde sadece şoför koltuğunda oturan tek kişi vardı. Bazısında iki kişi vardı. Koca otobüs de vardı geçen. Sanırım servis aracı olmalı. Bu otobüste kaç kişi var diye baktım. Bunda da sadece şoför vardı. Korna çalanlardan biri de bu otobüs şoförüydü. Belli ki yolcularını bırakıp evine iftara yetişeceklerden biri de bu. Yalnız sakız çiğniyor gördüm. Belli ki oruç tutmuyor. Oruç tutmaması kendi bileceği bir şey. Yalnız iftar vakti iftara yetişecekmiş gibi üç arabalık yeri de işgal etmesi anlaşılır gibi değil. Nasılsa oruç tutmuyorsun. Yolcunu bıraktıktan sonra bir kenarda biraz beklese diğer araçlar daha çabuk evlerine varabilirdi. 

Bundan da geçtim. Işıkta iftara yetişmek için bekleşenlerin çoğu tek kişi. Araçlarda üç dört kişi olsa hiç gam yemeyeceğim. İftar vakti yolların ve kavşakların bu derece yoğun olması da bundan. Bizim millet kadar evden işine, işinden evine servis aracı olarak özel otosuyla tek kişi seyahat eden başka millet var mı, inan çok merak ederim. Toplu taşıma yerine her işine giden bu şekilde trafiğe çıksa, durmadan yeni cadde açsak bu trafik yoğunluğunun önüne geçmek mümkün değil. 

Dizel, LPG veya benzinin bu derece pahalı olmasına rağmen insanımızın toplu taşımayı tercih etmeyerek rahatından ödün vermeden bu derece araca binmesi, en büyük israfımız diye düşünüyorum. Bu durumda insanımızın pahalılıktan dem vurmasının bir anlamı yok. 

İnsanımızın pahalı gelmesine rağmen özel otosuyla işe gidip gelmesinde, toplu taşımaların kalabalık olması, güzergahların uygun olmaması, metronun yaygınlaşmaması, çoğunun gideceği yere iki araçla intikal ediyor olması da bir sebep olmalı. 

Her ne sebep bulursak bulalım, pazarlamacılık yapmayan, zamanla yarışmayan, işine gittikten sonra işyerinde sabahtan akşama işyerinin önüne veya yakın bir yere aracını park eden insanların, rahatından biraz ödün vermesinde, işine giderken toplu taşıma seçeneklerini tercih etmesinde fayda var. İnanın sabahtan akşama cadde ve sokaklarımız park edilmiş araçlarla dolu. Her yer araba yığını. 

Ha işe iki, üç, dört kişi giderler. O zaman araba elzem derim. Ama tek kişiden ibaret araba sevdamız cadde ve sokakları, yolları, kavşakları hınca hınç arabayla dolduruyor. Trafiği ve hayatı felç ediyor. Her aracın egzozundan çıkan zararlı maddeleri de insanımıza solutmamız, havayı kirletmemiz de işin bir başka yönü. 

14 Mart 2026 Cumartesi

Suriyeli Gözüyle Devletsiz Kalmak

2016-2021 yılları arasında kiracı olarak bir villaya taşınmıştım. Aynı sitenin içinde beş yıl boyunca komşuluk yaptığımız, gidip geldiğimiz iki Suriyeli kardeş vardı. "Bir Taşınma Hikayesi" başlıklı yazımda bu iki kardeşten bahsedeceğim demiştim.

İki kardeş aynı villada kalıyordu. İkisi de evli idi. Sanırım bacanak idiler aynı zamanda. Villanın bir katında biri, diğerinde öbürü oturuyordu. Villanın giriş katında büyükçe bir salon, wc ve mutfak vardı. Giriş katı ortak kullanıyorlardı zannedersem. 

Bu iki kardeş, iç karışılık dolayısıyla Suriye'den Konya'ya göç etmiş, binlerce Suriyeliden ikisi idi. 

Babaları doktormuş. Ayrılmasına izin vermemiş Beşşar Esad. Babalarını bırakarak Şam'dan Konya'ya gelmişler. 

Her iki kardeş de ilahiyat fakültesinde Arapça derslerine giriyordu o zaman. Bir tanesi güzel Türkçe konuşurken, abisi, konuştuğumuzu anlar fakat Türkçe cevap veremezdi. Kardeşi yokken bizimle bir konuyu konuşması gerektiğinde tercümanlık yapsın diye küçük çocuğunu yanında getirir, o şekilde anlaşırdık. 

Pandemi döneminde dükkan açmak için çalışanlarına izin almaları gerekiyormuş. Bunun için resmi makamlara dilekçe ve bazı evrakı sunmaları gerekiyormuş. Türkçe konuşan kardeşi aradı, hocam yazıcı var mı diye. Var dedim. Abim, yarın gelse de yazıcıdan çıktı alabilir misin dedi. Yarın değil, şimdi gelsin, yardımcı olayım dedi. Akşam 23.00 suları idi. Oğluyla beraber geldi Türkçe konuşamayan. Rahatsız ettiğine dair birkaç defa özür diledi oğlu aracılığıyla. Problem yok, sıkıntı etme dedim ise de rahatsızlık verdiğine dair mahcubiyet yüzünden okunuyordu. Flaştan evrakları açıp dilekçe ve evrakı düzenledim. Kaç nüsha istedi ise çıktı alıp verdim. Borcunu sordu. Para vermek için israr etti. Borcunuz yok. Bunun lafı olmaz dedim. Giderken tekrar özür dileyince, oğluna, şu babana söyle bir defa daha özür dilerse problem olduğunu ve rahatsız ettiğini söyleyeceğim dedim. Elini göğsüne götürerek yarım Türkçesi ile tamam, teşekkür ederim deyip ayrılmıştı.

Bu iki kardeşin, çocuklarının ve TEOG sonucuna göre yeğenlerinin okullara yerleşmesinde ne zaman bir teşriki mesaim ve katkım olsa nezaketlerine ve efendiliklerine hayran kaldığımı ve takdir ettiğimi belirtmeliyim. 

Bu iki genç Şamlı Suriyeli ile birkaç yıl komşuluk yaptık. Konuşmaları, hal ve tavırları çok efendice idi. 

Yolda beni gördükleri zaman dururlar, gideceğim yere kadar götürürlerdi.

Evlerine misafir olduk, evimize misafir geldiler.

Kestiğim kurban etinden pay verdim. Kabul etmediler. 

Bir süre sonra Türk vatandaşlığına geçtiler. Vatandaşlığa geçtikten sonra Şam usulü tatlı dükkanı açtılar. 

İlahiyatta öğretim üyeliği görevini niye bıraktınız dediğimde, "Daha önce yabancı statüsünde sözleşmeli olarak derslere girdik. Ne zaman ki Türk vatandaşı olunca, fakülte," Siz artık derslere giremezsiniz. Türk vatandaşı oldunuz. Burada ders okutmak için Ales'e girmeniz gerekir" demiş. "Ales de bize göre değil" deyip tatlı dükkanı açtılar. 

Çarşıdan geçerken beni gördükleri zaman dükkandan çıkıp dükkanlarına oturttular, tatlı ikram ettiler. Sattıkları tatlıları da birinci sınıf. Bizimki gibi şerbetli değil. Tatlının her bir tarafı Antep fıstığı ile dolu. Elini batırmadan, eline çatal almadan çerez yer gibi yiyorsun. 

Kısa zamanda önce birine ev alıp eşyasını taşıdılar, sonra diğeri de aldı, villadan taşındılar.

Bir defasında Meram Bağlarında piknik yapacaklarmış, karşı komşuyla beni de çağırdılar. Piknik sonrası çay içmeye gelelim dedik. 

Yanlarına vardığımızda, pişirdikleri etten bir parça tadımlık aldık. Çayımızı içmeye başladık. Piknik için seçtikleri yer ücra bir yerdi. Hafif karanlıktı. 10-15 kişi varlardı. Tanıştırdılar. Hepsi Suriyeli idi. Hepsinin işi vardı. İçlerinde toptancılık yapan bile vardı. İmkan yönünden gördüğümüz Suriyelilerden daha iyi durumdaydılar. 

Çaylarımızı içip muhabbetimizi yaptık. Kalkmadan önce bizi pikniğe davet eden iki kardeş ayağa kalktı. Üç dört tane çocuğu da yanlarına aldılar. Ellerine birer poşet alıp bir güzel mıntıka temizliği yaptılar. Bu yönlerini de takdir ettim. 

Sonrasında iadesi ziyaret yaptık komşuyla birlikte. Yanlarında dedeleri de vardı. Komşu sordu. "Suriye'nin bugün bu duruma geleceğini yani iç karışıklığa sürükleneceğini bilseydiniz nasıl davranırdınız" dedi. "İlk başlarda demokratik hak olarak meydanlara çıktık. Elimizde hiçbir şey yoktu. Şiddete başvurmadık. Ne zamanki üzerimize uçakla bombalar atılmaya başlanınca neye uğradığımızı şaşırdık. Kendimizi burada bulduk. Sonucun böyle olacağını bilseydik bu yola kalkışmazdık" dedi. Bombayı kim attı dediğimizde bilmiyoruz dediler. 

Yine komşu, "İleride Suriye'ye dönmek ister misiniz" diye sordu. "Suriye şimdiden üçe bölünmüş durumda. Bir kısmında ABD var bir kısmında Rusya var bir kısmında da Türkiye var. Bu durumda nasıl gideriz" dedi. (Bu konuşmayı yaptığımız zaman Suriye'de şimdiki yönetim yoktu. ABD ve Rusya'nın işgali söz konusuydu. PYD ile mücadele için Türkiye'nin Suriye'ye operasyon yaptığı yıllardı.) 

Bu konuşmada en dikkatimi çeken "Bu duruma geleceğimizi bilseydik demokratik tepkimizi göstermek için meydanlara çıkmazdık" cümlesi idi. 

Öyle ya bunun sonucunda ülkeyi terk edip göçmen durumuna düşmek varsa demokratik haklar yerine, mevcut durumu kabullenirlerdi. Çünkü en kötü ülke devletsiz ülkedir. En kötü devlet yönetimi devletsiz olmaktan iyidir. 

Bu durumu Iraklılar, Libyalılar da çok iyi bilir. 

Çıkardığım sonuç, en kötü devlet yönetimi bile devletsiz olmaktan iyidir. 

FB'ye Yazık Ediliyor

Futbol hakkında zaman zaman kalem oynatsam da hiçbir takımın fanatiği değilim. Benim spora ilgim yediden yetmişe bu ülkenin çoğunda olan futbol kadardır.

Hafta sonları geldiğinde şampiyonluğa oynayan kulüplerin skorlarına bakarım. Konyaspor, GS ve FB'nin sonuçlarını merak ederim. Ayrıca maça gitmem, TV'de bu takımların maçlarını da izlemem. GS, FB'nin Avrupa maçlarını fırsat bulursam izlerim. Bir de Milli Takımın maçlarına bakarım.

Zaman zaman kısa videolara bakarken önüme gelen FB ve GS takımlarına alt yorumcu analizlerini izlerim. 

Bazen futboldan koparım. Sadece sezon sonu şampiyon olan, Super Ligden düşen ve Super Lige çıkan takımları merak ederim.

Küçüklüğümde FB'li idim. Mahalle arası maçlar yaparken kendi aramızda her birimize futbolcu isimlerini verirdik. Bana da Engin demişlerdi.

Bir gün benden iki yaş büyük amca oğlum, "Takım değiştiriyoruz. Bundan sonra GS'li olacağız" dedi. Türklerin Müslüman oluşu gibi mahalledeki çoğumuz topluca GS'li olduk. Niye GS'li olduk, o yıl GS şampiyon oldu da amca oğlum takım mı değiştirdi? Bunun sebebini de bilmiyorum.

Kendi aramızda maç yaparken çoğu akran yeni takımımız GS'li futbolculardan isim seçti. Benimki yine Engin olarak kaldı. Yanlış hatırlamıyorsam, FB'de oynayan Engin de GS'li futbolcu olmuştu. 

Hem GS hem de FB tıpkı BJK ve Trabzonspor gibi köklü kulüp. Şampiyonluklar bu kulüplerde daha fazla. Bu dört kulübün Türkiye'nin her bir tarafından taraftarı var. Bu dört kulüp rekabette olmazsa olmaz kulüplerdir. 

Takım olarak GS'yi tutsam da ülke futbolunun gelişmesi bakımından iyi oynayanın şampiyon olmasını isterim. Aralarında rekabet olsun isterim. Ülke şampiyonluğunun yanında kulüplerimizin Avrupa arenasında başarılı olmasını isterim. 

Kulüplerimizin alt yapıya önem vermesini, olur olmaz yabancı futbolcu transfer etmemesini, ülke parasının yabancılara gitmemesini isterim. Alt yapıya ne kadar önem verilirse Milli Takıma daha fazla futbolcu seçeneği söz konusu olacak. Bu ülke de yabancı futbolcuya cennet olmayacak. Yabancı futbolcu alınacaksa da gelecek vadeden, giderken kulüplerine para kazandıran olmasını isterim. Ahı gitmiş, vahi kalmış, elde kalacak futbolcu transferlerinin yapılmamasını isterim. 

Bu ülkeye esas başarı getirecek olan alt yapıdan yetişen futbolculardır. Bunun örneği de 2000'li yılda UEFA ve Super Kupayı müzesine götüren GS'dir. GS'yi başarıya götüren de üç dört yabancı dışında alt yapıdan yetişen futbolculardı. 

Belki güleceksiniz belki çok saçma bulacaksınız ama FB deyince isminden hareketle Fener Rum Patrikhanesi, GS deyince Fransızların açtığı Galatasaray Lisesi aklıma geliyor. Kısaca iki isim de bana bu çağrışımları yapıyor. 

Buna rağmen önce FB'li sonra da GS'li oldum. Ne Fenerbahçe Rum Patrikhanesi'nin ne de GS Fransızların. Her ikisi de bu ülkenin takımı. Zaman zaman GS'nin ismi FETÖ ile anılsa da bunun da GS'ye haksız bir itham olduğunu düşünürüm. 

Yazıya koyduğum başlığa bakarsanız, bu yazı FB yazısı olacaktı. Bir girdim, çıkamadım gördüğünüz gibi. Malumunuz FB ligin sonuncusu ve düştü gözüyle bakılan Fatih Karagümrükspora 2-0 yenildi. Bu sonuçla sezonun ilk yenilgisini aldı ve şampiyonluk adaylığında en büyük yarayı aldı. 

Bir GS'li olarak FB'nin şampiyon olmasını istemem. Yenilmesi açıkçası sevindirdi. Aynı duygular FB'liler de de vardır. Sevinmenin ardından üzüldüm. Şampiyonluğa oynayan bir kulüp bu sonucu almamalıydı. Meydanın GS'ye bırakılması, futbolda rekabetin zayıflaması demektir. Takımlar öyle iyi olmalı ki bir seyir zevki olan futbolumuz gelişsin. Rekabet ortamı kalkarsa takımlarımız annelerinin liginde birbirlerine horozlanırlar dururlar.

Geleyim FB'ye. FB'ye yazık ediliyor. Bu takıma en büyük zararı da FB'ye başkan olanlar veriyor. Hem Aziz Yıldırım hem Ali Koç bu kulübü kendi çiftlikleri gibi yönetti. Saran biraz farklı diye düşündüm. Görünen o ki bu da selefi olan kişileri aratmayacak.

FB'nin yönetim sorunu var. FB zenginler kulübü. Parası olan bu kulübe başkan yapılıyor. Parayı veren de takım kuruyorum diye parayı har vurup harman savuruyor. Geldiler mi, gitmeyi de bilmiyorlar. Tıpkı bizim siyasi liderlerimiz gibi. Bu kulüp GS gibi ekiple yönetilmiyor, adeta tek kişiden oluşan bir yönetim görüntüsü var. Parayı veren bu kulüpte düdüğü çalıyor.

FB'liler başarılı olmak istiyorlarsa ilk önce bu tek kişi yönetiminden kurtulmalı. Takımı ekibe havale etmeli. Bu takım zenginlerin oyuncağı olmamalı. Kulüp iş bilen ehil insanlara teslim edilmeli. 

Bildiğim kadarıyla FB'nin para sorunu yok. Yönetim sorunu var. FB kulübü üyeleri ilk önce zengin başkan klasiğine neşter vurmalı. Kulübü ortak akıl yönetmeli. Bir futbol politikası olmalı. Her sene futbolcu ve teknik direktör değiştirmekten vazgeçmeli. 

Bir de her başarısızlığa kulp bulmaktan, mazeret ve gerekçe üretmekten bu kulüp sevenleri vazgeçmeli. Başarısızlığa kılıf bulmaktan uzaklaşmalılar. GS ile rekabet etmeleri güzel ama GS ile yatıp kalkmaktan da vazgeçmeliler. Fazla haset iyi değildir ancak kendisine zarar verir. 

Eğer dediğim yapılmazsa FB kolay kolay belini doğrultamaz. Bu günleri mumla arar. Bu da hem FB'ye hem de ülke futboluna zarardan başka bir şey değildir. 

13 Mart 2026 Cuma

Geçmişi Kaşımanın Ne Gereği Var?

ABD ve İsrail'in Ortadoğu'da sırayla ülkeleri dizayn ettiği bir gerçek. Dizayn derken bazısını bölüyor bazısını zayıflatıyor bazısını iç karışıklığa sürüklüyor. Irak, Suriye, Lübnan, Libya bunun en bariz örneği. Şimdi bu ülkelere devlet demeye bin şahit lazım.

Günümüzün Ye'cüc ve Me'cüc'ü olan bu iki ülke şimdi de İran'a ayar veriyor. Bir taraftan İran'ı bombalarken diğer taraftan İsrail'in Lübnan'a kara harekatı başlatmış olması, asıl hedefin Lübnan'a yerleşmek olduğunu gözlerden kaçırmıyor.

Asrın Ye'cüc ve Me'cüc'ü adım adım hedeflerine doğru ilerlerken biz tuzu kurular oturduğumuz yerden ahkam kesiyoruz. Mezhepçilik yapıyoruz. "İran şöyle böyle diyoruz. Bunların dini anlayışı bozuk. Sahabeye şöyle dil uzatıyorlar, Hz Aişe annemize neler söylüyorlar neler. Hamaney Esed'in tarafını tuttu. Şehit falan değil" diyoruz.

Din farklılıklarını ve mezhep anlayışlarını gündeme getirmenin zamanı değil, esas zalime karşı kenetlenmek lazım dediğinde, seni İrancı olmakla itham ediyorlar. Eğer böyle ise kendileri Amerikan ya da İsrail tarafını tutuyor anlamı çıkmaz mı?

Bu durum yani din ve mezhep anlayışını gündeme getirmek trafik kazası geçiren, ölümle pençeleşen birine ilk müdahaleyi yapmak gerekirken kaza geçirenin geçmiş yaptıklarını konuşmak gibidir.

Şu anda asrın Ye'cüc ve Me'cücü rolünü üstlenmiş, zalimliği su götürmez gerçek iki devlete karşı tavır almak varken mağdur ve mazlumu sorguluyoruz. Halbuki mazlumun dini sorulmaz ve sorgulanmaz. "Her doğan fıtrat üzere doğar. Daha sonra ailesi onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar" hadisinde olduğu gibi herkes dinini ve mezhebini içinde bulunduğu toplumdan alır. İçine sinse de sinmese de durum budur. İran'da doğup büyüyen biri olsaydık bizler de Şii olacaktık, Caferi olacaktık. Sahabeye hakaret edecektik, Hz Ayşe'ye ağza alınmayacak söz söyleyecektik. Aynı şekilde bir Acem Türkiye'de büyüseydi, Sünni olacaktı. Kısaca her ülke ve bölgede yaşayan din, inanç ve mezhebi atalarından miras olarak kucağında bulur. 

Bir Alevi'yi Sünni, bir Sünni'ui Alevi, bir Şii'yi Sünni yapamazsın. Herkes bulunduğu mahalle ve ülkesinin rengine bürünür. 

Yazdıklarımdan, sakın ola ki İranlılar sahabeye hakaret ederek doğru yapıyorlar anlamı çıkarılmasın. Zira böyle bir şeyi ihsas bile etmem. Yapılanları saygıyla da karşılamıyorum. Sadece anlamaya çalışıyorum.

Hülasa, İran yanlış dini ve mezhep anlayışında olabilir. Ki öyledir. Esed'in yanında yer alarak Suriye'de binlerce kişiyi katletmiş de olabilir. Ki öyledir. İran dinsiz, putperest de olabilir. Şu anda tüm zalimliği ve izlediği politikası yanlış olsa bile bu zalimden daha büyük katmerli zalim olan ABD ve İsrail'dir. Bizlerin tüm dini farklılıkları, inancı bir tarafa bırakarak katmerli zalimlere karşı tavır almamız gerekir.

Dün olduğu gibi ABD ve İsrail asrın zalimidir. Saldırgan ve saldıran onlardır. Bunlara dair sözümüz olmalı. Gücümüz küçük zalime değil, büyük zalime olmalı. Çünkü geçmişi kaşımanın, dini ve mezhebi farklılıkları gündeme getirmenin ne yeri ne de zamanı. Hiçbir şey yapamıyorsak bari susalım.