31 Ekim 2026 Cumartesi

NEÜ Yerleşkesi

Bir 10 yıldır ÖSYM sınavlarında görev almadım. Bir yıldır almaya başladım. Bina tercihi yaparken de evime yürüyüş mesafesinde olan okulları yazıyorum. Tercihlerimden birine yerleşemediğim takdirde başka yerde görev istiyorum seçeneğini de işaretlemiyorum. İstediğim yer olursa ne âlâ. Değilse gitmem diye düşündüm. Hep de şurası çıkmasa bari dediğim okullar çıktı. Hepsine de gittim.

Bir gün yeni görev var mı diye ÖSYM'nin görevli işlemleri sayfasına girdim. Yeni görev yoktu. Mesaj gelmemesine rağmen onay bekleyen bir görev vardı. Ortaöğretim KPSS görevi. Tercih ettiğim yerlerden biridir diye onayladım. Sonra gördüm ki görev yerim NEÜ Yerleşkesi Hukuk Fakültesi imiş. Onay da vermiş oldum. Mecburen gideceğim.

Sınav günü Hocafakıh otobüsüne binmek için bir 10 dakika yürüdüm. Otobüsü bir 15 dakika bekledim. Otobüs geçmiş olmalı dedim. Yanımdan geçen birine saati sordum. 08.10 dedi. Eve geçip arabayla Yerleşke'ye intikal ettim. Girişteki park yeri diye gösterilen, arabaların park edildiği mezbelelik yere arabayı park ettim. Mezbelelik diyorum. Çünkü park yeri diye belirlenen yerde ne tesviye ne asfalt ne kilitli taş var. Boş yer olmasının dışında parka benzer bir tarafı yok. Buraya asfalt dökülmese de kilitli taş döşenmese de en azından bir tesviye yapılabilirdi. Yerleşkenin nasıl bir yer olduğu yani düzeninin olmadığı bile bu park yerini götür görmez insanda bir kanaat oluşur.

Arabamı park edip cebimdeki eşyaları arabaya bırakıp Yerleşke'ye doğru yürümeye başladım. Hukuk Fakültesi yerleşkenin yukarılarındaydı. Siyasal Bilgiler Fakültesinin binasındaydı. Çünkü daha önce fakültenin dekanıyla görüşmek için birkaç defa makamına çıkmıştım. Birkaç gün öncesinde de aynı Yerleşke'de görev yapan bir öğretim üyesine Hukuk Fakültesi yukarıda mıydı diye sormuştum, o da "Evet, yukarıda" demişti.

Yerleşke içi dolaşan iç hat otobüsüne bineyim dedim. Durakta ne otobüs vardı ne de bekleyen. Olmayacak böyle deyip kimseye sormadan yokuş yukarı tırmanmaya başladım. Güvenliğin yanında, bir de beri tarafında iki yönlendirme levhası vardı. Hukuk Fakültesini aradı gözüm. Sağ yukarı tarafı gösteriyordu. Yürümeye başladım. Bir müddet yürüdüm. Yol bitti. Yan taraftaki rampayı tırmanarak demirden yola atladım. Önüme biri sağa, diğer sola giden iki yol belirdi. Yönlendirme levhası yoktu. Sağa mı, sola mı gideyim derken sol tarafa yöneldim. Verdim yürümeye. Tek tük araba geçiyor. Birinde kız, diğerinde erkek yazılı iki otobüs geldi önüme. Başka da geçen kimse yok. İleride bir bina görüyorum. Burası olmalı diyorum. Güç bela binanın yanına varınca aradığım binayı göremedim. Şu bina, bu bina derken belirli aralıklarla yapılan tüm binaları dolaşarak döne döne Yerleşke'nin girişine geri geldim. 

Saatin kaç olduğunu da bilmiyorum. Vakit geçmiştir. Şuradan evime geri döneyim diye yöneldim. Merak edip güvenliğe, hukuk fakültesi nerede dedim. Şu gördüğün binanın arkasındaki bina dedi. 

Şansıma küseyim. Sınava gireceğim bina girişte olsun. Ben tüm Yerleşke'yi dolaşıp geleyim. Burnumun ucundaki fakülteyi görmeyeyim. Şu var ki canım sıkılsa da sabah sabah rampa çıkarak iyi yürüyüş yaptım. Eski yürüyüşlerimden birini yaptım. Tempo, hız, yokuş hepsi vardı. Sınav yerine giderken "Soran dağlar aşmış, sormayan ovada yolunu şaşmış" dedim kendi kendime. Başlangıçta güvenliğe soruverseydim sabah sabah bu kadar strese girmeyecektim. 

Sınav merkezine geçtim. Sınavımı yaptım. Sınav biter bitmez arkama bakmadan Yerleşke'den ayrıldım. 

Temenni ederim ki bir daha Üniversitenin bu Yerleşkesi ile hiç işim olmaz. 

Yazımın bundan sonraki kısmında NEÜ Yerleşkesine dair bir değerlendirmede bulunmak istiyorum. 

O kadar kampüs gördüm. NEÜ Yerleşkesi gibisini hiç görmedim. Ne kadar emek sarf edilirse edilsin ne kadar masraf edilirse edilsin, yıllar geçse bile bu Yerleşke düzene girmez. Burasıda bir kampüs de olmaz. 

Konya'da belki de yerleşke yapılmayacak tek yer burası idi. Zamanın yetkilileri ne düşünüp taşındılar, hangi akla hizmet ederek burayı yerleşke yaptılar. Hiç anlamış değilim. 

Buranın ulaşım sorunu var. Kışın çoğu araba yukarı çıkamaz. Buraya çıkması bir dert, inmesi bir dert. 

O kadar geniş bir araziye niye bu kadar aralıklı binalar yapıldı, anlaşılır gibi değil. Binalar, yerleşke içinde olsak da aynı kazana atsanız, kaynamayız der gibi bir görüntü veriyor. Binalar yerleşke binasından ziyade ayrı bir cumhuriyet gibi duruyor. 

Burası Konya'nın akciğerleri idi. Maalesef binalar yaparak bu akciğer yok edildi. 

Yerleşkenin içerisine girince yönlendirme levhaları yeterli değil. Birilerine sormak gerek. Mahrumiyet bölgesi olunca kimi bulup da kime soracaksın. Tamam, doğru yanlış, buraya yerleşke yapıldı. Bari adam gibi yönlendirme levhası yapılsın. Herhalde çok zor değildir bu. 

Sonra kampüs dediğin zaman, fakülte binaları ve idari birimleri hep kampüs içinde anlaşılır. Bu üniversite binaları kendi içinde bağımsız birer eyalet gibi. Rektörlük dışarıda. Tıp Fakültesi eski ve yeni olmak üzere iki ayrı binada hizmet veriyor. Eskisi Meram, yenisi Selçuklu sınırları içerisinde. Eğitim Fakültesi hakeza kampüs dışında. 

Yerleşke'ye girmeden konan güvenliğe varmadan, gelip geçen güvenlikle muhatap olmadan sağ tarafta Turizm, MYO ve Hukuk Fakültesi gibi binaları da Yerleşke dışında saymak gerek. 

Hasılı gördüm de bu kadar bölük pörçük aynı zamanda Yerleşkesi olan bir başka üniversite görmedim. 

30 Ekim 2026 Cuma

Analar Ne Savcılar Doğurmuştur!

Fon vurgunu listesi tam açıklanmasa da anlaşılan o ki siyaset ve bürokraside söz sahibi olan bazı zevatın çocukları rahat durmamış. Babaları ya da anneleri görevlerini yaparken çocukları at oynatmış. Çoğu, aldıkları tüyo ile ailenin parasını fona yatırmış, yapılan manipülasyonla kısa yoldan köşeyi dönmüşler.

Anlaşılan o ki saçlarını süpürge ettikleri evlatları rahat durmamış, fırsat bu fırsat deyip milletin parasına çökmüşler. 

Belli ki siyasi ya da bürokratlar birbirini tanıdıkları gibi bunların çocukları da tanışıklar. Bir araya gelip aile bütçesini nasıl Karun hazinesi gibi yaparız planlaması yapmışlar. Tüyo almaları da kolay. Çünkü babalarının şöhret ve etkinliği bunlara yeter de artar bile. Çaldıkları her kapı bunlara açılır. 

Baba ya da annelerin bundan yani çocuklarının yaptıklarından haberi yok mu? Haberlerinin olmaması mümkün değil. Hangi siyasi ya da bürokratın dediği bilinmese de “Oğlumu tutuklayacak daha anasından doğmadı, tek başıma yapmadım, sadece ben mi yaptım” sözü yazılıp çizildiğine göre belli ki büyüklerin bundan haberleri var. Bunu kim söyler bilmem ama pişmanlıktan geçtim. Pişkinliğin bu kadarına da pes doğrusu.

Yenişafak yazarı Sayın Hüseyin Likoğlu'nun sayfasında dillendirdiği bu iddianın üzerine savcılarımızın gitmesinde fayda görüyorum. Çünkü bu zevat kimse; hakimine, savcısına ve bu ülkenin yargısına meydan okuyor. Bunu diyen belli ki kendisine ve bulunduğu makam ve mevkie güveniyor ya da elinde birilerine ait kirli çamaşırlar var. "Benim oğlumu yakarlarsa ben de onların kirli çamaşırlarını ortaya dökerim" demeye getiriyor. Kısaca tehdit ediyor. Benim biricik çocuğuma dokunanı yakarım diyor. Benim çocuğum bunda yalnız değil, ismi ortaya dökülmeyen diğer ayrıcalıklı kişileri de afişe ederim diyor belki de.

Sayın Likoğlu'nun iddiasına yabana atmamak lazım. Devlet bunun üzerine gitmeli. Bunun için bu iddiayı dillendiren Likoğlu'nun bilgisine başvurulabilir. Ardından çocuğunun mallarına tedbir konur konmaz tedbir kararı kaldırılanlar var. Bunlara potansiyel şüpheli muamelesi yapılabilir. İfadeleri alınabilir. İz sürülürse sözün faili mutlaka bulunur. 

Fon vurgununda gerçekler ne derece ortaya çıkar bilinmez ama eğer sonuç alınacaksa tabi ucu kime kadar giderse gidilecekse ilk önce dokunulmayana dokunulacak. Yani "Çocuğumu tutuklayacak savcı daha anasından doğmadı" diyenin kapısını bir savcı çalacak, ‘günaydın. Ben doğalı çok oldu’ diyerek ona ve oğluna dokunacak. Arkası çorap söküğü gibi gelir. 

Herkes fon skandalı ile yatıp kalkarken kara para akladıkları iddiasıyla Sarıgül ailesi tutuklandı. Şimdi herkes Sarıgül ailesinin yaptıklarını ve baba Sarıgül’ün taciz iddialarını konuşuyor. Bu iddialar da yenilir yutulur cinsten değil. Mutlaka üzerine gidilmeli. Yalnız Sarıgül ailesine yönelik yapılan bu operasyon fon olayını unutturmamalı. Hem fon olayı hem de Sarıgül olayı iyice vuzuha kavuşmalı. 

Şu var ki Sarıgül’ün üzerine ne kadar gidilir bilmem ama fon olayının aydınlatılmasına ümit ederim ki “dağ fare doğurdu” demeyiz. Çünkü bu ülkede gerçeklerin er veya geç ortaya çıkmama ya da çıkarılmama gibi bir özelliği var. Çünkü fon skandalının üzerinden bir ay geçmiş olmasına rağmen biz hâlâ fondan yararlananlar listesinin peşindeyiz. Tamam, fon vurguncuları ortaya çıkarılsın ama bunlara tüyoyu kim verdi, manipülasyonu kimler yaptı, Sayın Zeybekçi’nin ihmal ve suiistimalleri var dediği 6 kurum hangileri, bunlar niçin ihmal etmişler? Tüm bu soruların cevabı bulunmalı. Unutmayalım ki bu fon olayının en masumları ya da suçu en az olanları aldıkları tüyo ile paralarını katlayanlardır. 

Not: Bu ülkede her suçluyu tutuklayacak idealist savcılarımızın sayısı çoktur. Yeter ki savcılara destek olunsun, açık çek verilsin. Yeter ki bu konuda samimi olalım. Niçin bu asrın Nûşirevan'ı bizden çıkmasın?

29 Ekim 2026 Perşembe

Fonlanamadım

Kazancımdan üç beş kuruş arta kalan olursa kötü günler için birkaç gram altın alırım. Alırken genelde yüksekten alırım. Ben aldıktan sonra altın aldığım fiyatın altına düşer. 

Üç beş kuruşu, altın düşünce alayım diye bekletirim. Altın uçuşa geçer. Olmayacak, daha da yükselecek, zararın neresinden dönersem kâr diye alırım. Piyasa ve piyasaya yön verenler benim yüksekten aldığımı görür görmez, harekete geçer, altın tepetaklak olur.

Sözün kısası, alırken de kayıplardayım, satarken de.

Ben altın dışında bir yol bilmezken yani hep tek ata oynarken meğer bir de fonlar varmış. Bunu da fon vurgunu ortaya çıkınca öğrendim. 

Bu fon skandalını duyar duymaz eyvah ki eyvah. Bundan niye beni haberim yok dedim. O kadar da eş, dost, tanıdığım var halbuki. Bir tanesi de çıkıp "Abi, aklın varsa fon al" demedi. Anlaşılan ya dostlarımın da fonlardan haberi yok ya da haberleri var, girdiler, bu fondan fonlandılar. Bana haber vermediler. Eğer dostlarımın haberleri vardı da bana haber vermedilerse nideyim ben böyle dostları. Haberleri yoksa yine nideyim böyle dostları. Zira bana tüyo verecek, manipülasyon yapacak dostlar lazım. 

Fon listesi tam yayımlansa içlerinde dostum var mı diye bakacağım. Liste sır gibi saklanınca tüm dostlarımı potansiyel şüpheli görmeye başladım.

Böyle dediğine bakma, fondan haberin olsa da girmezdin demeyin. Hem öyle girerdim ki sizin ruhunuz bile duymazdı. Sonra basında adım çıkarmış, savcılık hakkımda suç duyurusunda bulunurmuş, devlet vicdani sorumluluk çerçevesinde benden parayı geri yatırmamı beklermiş. Tüm bunlar hiç umurumda olmaz ve korkmazdım. Çünkü beni içeri alacak daha anasından doğmadı. İkincisi de fonlandığım parayı İsviçre bankalarına uçururdum. Para dışarı gidip kendimi garantiye aldıktan sonra devlet canımı alacak değildi ya. Millet vay be! Bizim Ramazan da varmış deyip ayıplarmış. Varsın ayıplasınlar. Hiç utanmazdım. Çünkü utanmayı bırakalı zaten çok oldu. Üç, beş ay hakkımda ileri geri konuşulur, sonra millet yorulur, bırakırdı peşimi. Ben de taş atmadan kazandığım paraları yemenin yoluna bakardım.

Ama gelin görün ki fonda param yok. Yanarım yanarım da şu dünyadan fonlanmadan gideceğim de ona yanarım. Bahtıma küseyim.