23 Eylül 2026 Çarşamba

Aysel ile Salih

Bir genç gördüm. Adını sanını bilmem. İş yaparken sol kulağının arkasında, boynuna doğru bir yazı dikkatimi çekti. Önce yara veya doğumdan gelen bir leke ya da mürekkep bulaşığı  sandım. Ama değildi. İmza mı dedim ama bir yazıya benziyordu. Ama okuyamadım. Tanımadığım için de burada ne yazıyor diye soramadım. Atatürk sevgisinden dolayı "K. Atatürk" yazıyor olabilirdi. 

Bir gün genci bana sırtı dönük gördüm. Dikkatlice bakınca "Aysel" yazılı olduğunu okudum. Şimdi anlaşıldı dedim. Belli ki bu genç Aysel diye birine aşık. Aşkını içine atmak, içinde tutmakla kalmamış, aşık olduğu kadının ismini boynuna yazdırmış. 

Aynı yazıyı sonraki günlerde de gördüğüme göre belli ki Aysel silinmez kalemle yazılmış. Bu işleri bilmiyorum ama belki de dövme yaptırmış. Bu yazı ya da dövme silinir mi, dövme yaptırırken acı çekti mi bilmiyorum. 

Ertesi gün genci bir başkasının yanında gördüm. Ayrıldıktan sonra ona, şu giden arkadaşının adı ne diye sordum. Salih'miş adı. 

Tarihte Leyla ile Mecnun, Tahir ile Zühre, Yusuf ile Züleyha, Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı, Arzu ile Kamber, Romeo ve Juliet aşklarını duymuştum da Aysel ile Salih'in aşkına şahit olmamıştım. Öyle zannediyorum, Mecnun, Tahir, Yusuf, Ferhat, Kerem, Kamber ve Romeo, günümüzde yaşasa aşkını boynuna yazdıran Salih'e şapka çıkarırlar. Bu konuda sen bizim üstadımızsın. Biz de aşık olduk Ama aşkımızı boynumuza yazdırmak hiç aklımıza gelmedi derlerdi. 

Geleyim Salih'e. Salih Aysel'i ne kadardır tanıyor, evlendi mi, nişanlı mı, aşkı karşılıklı mı ya da karşılıksız bir aşk mı bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa Salih sevdiğini boynuna kazıtırken ben de bu gördüğümü hafızama işledim. 

Keşke Salih aşkını boynuna yazacağına gönlüne yazsa, hafızasında hiç silinmese daha iyi olurdu. Ne edersiniz ki Salih bu yolu tercih etmiş. 

Gönül ister ki Salih severek, aşık olarak evlensin, aşkı karşılıksız kalmasın, plotonik aşk olmasın, bu aşk da bir müddet sonra sona ermesin, bir yastıkta kocasınlar. 

Ya böyle olmazsa. Yani evlendikten sonra cicim aylar biter, samanlık seyran olmazsa bu durumda Salih ne yapacak? Ayrılırlarsa Salih yaşayabilecek mi? Haydi yaşadı diyelim, boynundaki Aysel yazılı dövme ne olacak? Silinir mi, silinmez mi, silinir de izi kalır mı, Aysel ayrıldıktan sonra bir başkasıyla evlenmeye kalkarsa Salih bunu kaldırabilecek mi? Ya benimsin ya kara toprağın der mi? Salih dövmeyi sildirse bile izi kalır da yeni evlendiği Salih'i her gördüğünde Aysel yazısını görürse bu durumda ne olacak? Hasılı Salih'in işi zor. 

Görünen o ki aşkından dolayı Salih'in gözü kör olmuş. Yalnız unutmasın ki boyun bölgesi hassas bir bölge. Dövme yaptırmasa daha iyi olurmuş. Bir de ister boyun ister bir başka yere ne olursa olsun, dövme yaptırmayı asla tasvip etmiyorum. Çünkü her bir dövme vücudun doğallığını bozuyor, bozmakla kalmıyor. Her bir dövme fuzuli masraf. Üstüne üstlük eziyeti de cabası. 

Bu yazıyı kaleme aldım. Bitirirken acaba Salih'i kıskanıyor olabilir miyim diye düşünmedim değil. Hatta Salih'in kalkıştığı bu işe, zamanında ben niye kalkışıp eşimin adını boynuma yazdırmadım diye hayıflandım. Ama neye yarar. Çünkü hayıflandığımla kaldım. Çünkü bizim zamanımızda böyle dövme yoktu. Bir de aşkın ne olduğunu bilmiyorduk. Bilsek bile el alem, millet, konu-komşu, eş-dost ne derdi? El âlemi düşünmekten kendimiz olamadık. Bildiğimiz tek şey, "dağa, taşa, yola, ağaca", "Buda'nın tunç heykeline" varıncaya tek/hak yol İslam yazacağız" dedik durduk. 

Bu vesileyle rahmetli Karakoç'un şiirine baktım. Başka nerelere tek yol İslam yazacaktık diye rahmetli her bir yeri yazmış. Yazmayacağımız neredeyse tek vücut kalmış.  

Çocukluk ve gençliğimiz böyle geçti. Ne bir yere "Hak yol İslam" yazabildik ne de aşkımızı boynumuza yazdırdık. Salih aşkına kavuşmuş ama bizim aşkımız, zamanında koro halinde coşkulu söylemenin dışında platonik aşk olarak kaldı. Salih erdi Aysel'ine, pardon muradına, biz ise çıkamadık kerevetine. Ne bahtsız kuşakmışız vesselam. 

20 Eylül 2026 Pazar

Kalabalıklar Nasıl Kontrol Edilir? *

1. Korku üretilir.

Korkan insanlar sorgulamak yerine güvenilir Liman arar.

2. Ortak bir düşman yaratılır.

Öfkenin hedefi belirlenir ve kalabalıklar aynı düşmana yönetilir.

3. Toplum kutuplaştırılır.

İnsanlar, "biz" ve "onlar" diye ayrılır.

Taraf olmak düşüncenin önüne geçer.

4. Aynı söz sürekli tekrarlanır.

Bir iddia ne kadar çok duyulursa o kadar tanıdık ve gerçekleşmiş gibi gelebilir.

5. Duygular aklın önüne geçirilir.

Öfke korku ve coşku yükseldiğinde, insanlar daha az sorgulayabilir.

6. Bilgi akışı kontrol edilir.

Kalabalığın neyi göreceği neyi konuşacağı neyi unutacağı şekillendirilir.

7. Lider bir sembole dönüştürülür.

Artık fikirler değil kişiler savunulur. Eleştiri saldırı gibi algılanmaya başlar.

8. Kalabalıkları kontrol etmenin en güçlü yolu, onları kontrol edildiklerini hissettirmektir.

*Akın Gözükan'a ait video konuşmasından alıntıdır. 

19 Eylül 2026 Cumartesi

Getirisi Olmayan, Götürüsü Olan İş

2015 yılından beri çalakalem yazarım. Yazdıklarım içerisinden seçtiklerimin yayımlanması için gazeteye gönderirim. Gazeteye gönderilsin veya gönderilmesin, tüm yazılarım blogumda yayımda.

Yazdıklarımdan bir kısmını da sosyal medya aracılığıyla paylaşırım.

Yazarken cep telefonuna yazarım. 

Yazdıklarımda şu konu, bu konu yok. Hemen hemen her konuda kalem oynatırım.

Dilimin sivri olduğu söylenir.

Benimkisi yazarlık değil, koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler misali Abdurrahman Çelebi görevini üstlenmek. 

10 seneyi aşkındır yazınca yazmak bende bir hobi oldu. Yeter ki dert edindiğim bir konu olsun, yeter ki uygun zamanı olsun.

Yazdıklarımı gören, "Bu yazdıklarının bir getirisi var mı" diye soruyor. Yok, cevabı verince "Bir getirisi yoksa niye yazıyorsun? Emeğine yazık" diyor. Ben de getirisi olmadığı gibi götürüsü var diyorum.

Evet, yazdıklarımın götürüsü var. Çünkü yazdıklarımdan dolayı kademe ilerlemeyi durdurma cezası aldım ve üzerimdeki idari görev alındı. Üstelik bu cezayı müstear isimle yazdığım Barbaros ULU ismiyle aldım. 

Şöyle ki, yazılarımdan birine alınganlık gösteren bir mülki amir, alınganlık göstermiş. İsim ve şahsın belirtilmediği, hakaret ve kişiselleştirmenin olmadığı, bir suç unsurunun olmadığı, senaryo şeklinde yazılmış bir yazıdan bir insan niçin nem kapar, çok anlaşılır gibi değil. 

Yazıyı kaldıramayan mülki amir, ne yapayım ne edeyim diye düşünür. Bu yazıdan bir şey çıkmayacağını anlayınca, gazetede yayımlanan yazılarımı geriye doğru tarayarak suç arar. Beş-altı yazımda kendince suç bulur. Yazıların çıktısını alır, üzerine dilekçe ekleyerek şikayette bulunur. 

Sipariş üzere gelen iki muhakkik, "Yazılarımda siyasi içerik" bularak inceleme ve soruşturma dosyasında, kademe ilerlemeyi durdurma ile tecziye edilmemi ve üzerimdeki idarecilik görevimin alınmasını önerir. Yazılan gerekçeler de idamına karar verilmiş bir mahkuma, suyu bulandırma türünden gerekçeler. Atamaya yetkili bakan da bu raporun gereğini yerine getirdi. 

Eş, dostun hak arama ısrarı üzerine mahkemeye başvurdum. Kimi, kime şikayet edip hak arayacaksın. Bir mülki amirle bir alt memur arasında bir sorun olursa "Üst daima haklıdır, bilhassa haksız olduğu anlarda". Benimki de öyle oldu. İl disiplin kurulu, teklif edilen disiplin cezasını onamak için savunmamı dört gözle bekledi. Vali, bu kurulda olmamasına rağmen ne olur ne olmaz diyerek kurula eşlik etmiş. İlk göreve başladığım andan itibaren hiç ceza almamam, yakın zamanda aldığım başarı belgeleri, takdir belgeleri, üstün başarı belgesi ceza indiriminde dikkate alınmadı. Önerilen ceza aynen onandı. Yüksek Disiplin kurulu da hakeza. Mahkeme de verilen disiplin cezasını ve görevden el çektirilmemi uygun buldu. Maksat hasıl olunca İstinafa gitmeye gerek duymadım. Meseleyi bu şekilde kapattım. 

Daha doğrusu ben kapattım sandım. İlerleyecek kademem olmadığı için bir altı olan 1/4 maaş kesme cezası uygulandı. Başöğretmen de olamıyorum. Çünkü başöğretmenliğe müracaat için kademe ilerlemeyi durdurma cezası almamış olmak şartı var. Haliyle başöğretmen olamadığım için başöğretmen statüsünde olanların aldığı başöğretmen ücretinden de yararlanamıyorum.  Artık başöğretmen olamadan emekli olacağım.

Şu var ki belki de müstear isimle ceza alan ilk kişi benim diye düşünüyorum.

Maddi yönden kaybım olsa da aldığım disiplin cezası yüz kızartıcı bir suç değil. Benim için sevindirici yanı bu. Savunmada yazdığım gibi bu cezayı şerefimle taşıyacağım. 

Aldığım cezanın açılımı, "Bir partinin leh veya aleyhine siyasi çalışmalar yapmak". İyi de hangi parti lehine veya aleyhine çalışma yaptığım inceleme ve soruşturma dosyasında belirtilmemiş. Haktan ve adaletten ayrılmayan, dini bütün muhakkiklerimiz, hazırladıkları raporda hangi parti lehine ve aleyhine çalışma yaptığımı da belirtmiş olsaydı bana en büyük iyiliği yapmış olurlardı. En azından ben de şu partiyi tutuyorum, bu partinin aleyhindeyim derdim. Mübarekler, bir kopya bile vermediler. 

Antrparantez şunu da söyleyeyim. Aldığım cezada değilim. Yalnız muhakkik demek, isnat edilen suçun oluşup oluşmadığını incelemek ve mevzuat çerçevesinde dosyasını hazırlayacak. Mülki amirin gönlü olsun diye delili ve ispatı mümkün olmayan gerekçeler yazmak vicdana ve meslek etiğine sığmaz. Muhakkik dediğin kimseden emir almadan görevini yapar. 

Hasılı, yazdığım yazılarımın bana bir katkısı yani getirisi yok. Şekil A'da görüldüğü gibi götürüsü var. 

Ne diyeyim, canları sağ olsun. Mağduriyetim olsa da her şey para değil benim için. Para bir şekil kazanılır ve telafi edilir.

Şunu da belirteyim. Yazdıklarımdan dolayı ipim çekilse de yazılarımın arkasındayım. Bundan dolayı da aynaya bakabiliyorum. Şikayetçi olan mülki amir, amirin istediği şekilde inceleme ve soruşturma dosyası hazırlayan muhakkiler, il disiplin kurulunu etkileyerek mesleki dayanışmanın en güzel örneğini sergileyen vali ve yardımcıları, oy birliğiyle disiplin cezasını onaylayan Yüksek Disiplin Kurulu üyeleri, etkilendiğini düşündüğüm mahkeme heyeti de benim gibi aynaya bakabiliyorsa ne mutlu onlara. Onlar açısından sorun yoksa benim için No problem.