8 Eylül 2026 Salı

Konyaspor Nereye?

2026-2027 Süper Lig sezonunda Konyaspor, oynadığı ilk dört maçını da kaybederek son sırada yer aldı. Konya'dan başka puan almayan takım da kalmadı. Bu durum Konyaspor'a gönül vermiş Konyalıları üzüyor. Beklenen çıkışı bu takım ne zaman gösterecek diye bekleyip duruyor. 

Konyaspor'un bu durumu beni de şaşırttı. Takımımızın sürekli inişli, çıkışlı bir seyir izlemesi tüm Konyalılar gibi beni de üzüyor. 

Görünen, 104 yıllık yeşil beyazlı kulüpte istikrar namına bir şey yok: 

Bir bakmışsın puan sıralamasında zirveyi zorluyor. Öbür sene bakıyorsun, küme düşme potasına girmiş. Ya ligden düşüp sonraki yıl yeniden çıkıyor ya da küme düşmekten kıl payı kurtuluyor.

Bir bakmışsın Ziraat Türkiye kupasını ve Süper kupayı alıyor, bir bakmışsın Ziraat Türkiye kupası finalini oynuyor. 

Çok uzağa gitmeyeyim. 2025-2026 sezonunda Kasıma kadar Recep Uçar, Şubata kadar Çağdaş Atan, Şubattan bu yana İlhan Palut olmak üzere bir sezonda üç teknik direktörle çalıştı. Bu kadar hoca değişikliğiyle; düştü, düşecek, düşer diye düşünülen Konyaspor, İlhan Palut ile bir çıkış yakalayarak ligi 9.sırada bitirmişti. Üzerine Trabzonspor’la Ziraat Türkiye kupasını oynadı.

2025-2026 sezonunda İlhan Palut'la iyi bir çıkış yakalayan Konyaspor dört büyükleri sıradan geçirmişti. Tüm Konyalılar “Sıradaki gelsin” özgüvenine sahip olmuştu. 

Bu sezona gelince, aradığı teknik direktörü buldu dediğimiz, 2026-2027 sezonunda aynı teknik direktörle yoluna devam eden Konyaspor, bu sezon daha iyi bir çıkış yakalar beklentisi içerinde olan benim gibileri ilk dört haftada hayal kırıklığına uğrattı. Halbuki ne ummuştuk ne bulduk. 

Kulübümüzün bu inişli ve çıkışlı grafiği gösteriyor ki istikrar bu şehrin kulübüne çok yabancı. Hep aşırı uçlarda geziniyor. 

Konyaspor’un maçlarını izlemiş değilim. İyi mi oynuyor, kötü mü, onu da bilmiyorum. İzlemesem de görünen köy kılavuz istemez. Çünkü ilk dört haftalık skor ve puan tablosu her şeyi gösteriyor. 

Halihazırda ligin sonuncusu olduğu halde eksi beş averaja sahip. Sıralamada kendisinden üstte yer alan bazı kulüplere göre daha az gol yemiş. Normal şartlarda lig sonuncusu olan takıp gole boğulur. Bu demektir Konyaspor kolay lokma değil, yenilse de kolay yenilmiyor. O zaman durum ne? Teknik direktör rakip takımları okuyamıyor mu? Bu sezon yapılan transferler mi yeterli değil, şansız mı yeniliyor, kulübün mali sorunu mu var, yönetimde bir zafiyet mi var, bilemedim gitti. 

Sebep her ne ise daha işin başındayız. Konyaspor sorumluları ne yapıp ne edip geç olmadan bu kulübü yeniden ayağa kaldırmalıdır. Geçen sezon olduğu gibi büyük kulüplerin korkulu rüyası olması olmalıdır. Değilse, böyle giderse bu takım bu sezon küme düşer, yediğimiz golün ise haddi hesabı olmaz. 

Hasılı, Konyaspor yönetimi, teknik direktörü ve futbolcular bir güzel düşünüp takımı yukarıya tırmandıracak bir çıkış yolu bulmalıdır. Felaket tellallığı yaparak felaketi çağırmayayım ama tedbir alınmazsa bu kulüp bu sezon yolcu. 

7 Eylül 2026 Pazartesi

Ha Gayret!

Yeni Adalet Bakanı ile birlikte adliyenin raflarına kaldırılıp zamanında şüpheli görülmeyen, faili meçhul kalan, takipsizlik verilen dosyalar bir bir indirildi. 

Kimi çözüldü, kiminin de üzerine gidiliyor. 

Örnek 2009'da vefat eden ve faili meçhul kalan Muhsin Yazıcıoğlu'nun, 2011 yılında cezaevindeyken vefat eden ve takipsizlik verilen eski MİT görevlisi Kaşif Kozinoğlu'nun, 2016 yılında beyin kanaması gerekçe gösterilen normal ölüm diye kayıtlara geçen Arif Ahmet Denizolgun'un, 2020 yılında kayıtlara kayıp olarak giren Gülistan Doku dosyaları. Her dört dosya yeniden açıldı. Yeni delillerle birlikte gözaltılar oldu. Saydığım örnekler dışında açılan dosyalar da söz konusu.

2016 yılında otopsi yapılmasına rağmen "beyin kanamasına bağlı normal ölüm" olarak raporu tutulmuştu. Denizolgun'un mezarının yeniden açılarak yeni adli tıp raporunda "şüpheli ölüm" olarak kayda geçmesini işitince, ha gayret, oldu olacak, Hz İsa'nın da naaşını bulalım. Onu da adli tıp incelesin, raporlasın. Nasıl öldüğünü, kim ya da kimlerin öldürdüğü ortaya çıksın dedim.

Böyle derken Hz İsa, Hristiyanların dediği gibi çarmıha mı gerildi, Müslümanların dediği gibi göğe mi yükseltildi tartışmasını açmak niyetim yok. Bu ayrı bir tartışma konusu. İki ayrı görüş olunca, bunda da bir şüphe durumu söz konusu. 

Şaka bir tarafa. Gönül isterdi ki şüpheli ölümle kimse ölmesin. Öldüyse de zamanında ortaya çıkarılsın. Hiçbir dosya faili meçhul kalmasın. Adalet zamanında yerini bulsun, failler zamanında cezaya çarptırılsın. 

Zamanında çözülsün ki sonradan gecikmiş adalet, adalet değildir demeyelim. Çünkü bir gerçek var ki çözüm bekleyen, çözülemediği için adliyenin tozlu raflarına kaldırılan yığınla faili meçhul dosyalarımız var.

Adalet gecikmiş de olsa gerçeklerin er veya geç ortaya çıkma gibi bir huyu var sözü gereği, ne kadar zaman geçerse geçsin, gerçekler bir bir ortaya çıksın.

Ha gayret!

Not: Zamanında çözülemeyip raflara kaldırılan dosyaların yeniden açılmasının sebep ve hikmeti nedir bilmiyorum. Gündem oluşturma mı, gerçeğin ortaya çıkması mı, yeni delillerin ortaya çıkması mı, gündem saptırma mı, adalete susamışlık mı, mağdur tarafların bastırması mı, yeni Adalet Bakanı'nın azim ve gayreti mi, siyasi iradenin irade ortaya koyması mı, vicdan azabı mı bilmiyorum. Oldu olacak, kimsenin yaptığı yanına kâr kalmasın. Ümit ediyorum ki unutulmaya yüz tutmuş dosyaların yeniden açılmasıyla hakikat tekrar akim kalmaz. Çünkü sonuç bekleyen mağdurların acılarını yeniden depreştirmiş oluruz. Ayrıca umutlanıp hayal kırıklığına uğramaları da söz konusu. 

Okuyucularla Hasbihal

Berhan Şimşek'in 10 yıldır birlikte yaşadığı kız arkadaşına uyguladığı şiddet görüntüsü üzerine "Sonuca Bakıyoruz" başlıklı bir yazı kaleme almıştım: "https://dilinkemigiyok.blogspot.com/2026/09/netice-ne-derece-dogru.html

İki okuyucum yazıma yorum yazmış. Yorum, değerlendirme ve tespitlerini önemsiyorum. Katkılarından dolayı teşekkür ediyorum. 

Okıyucularımın yorumlarını okur, onlara cevap yazarım. 

Bu yazımda okuyucuların yorumlarına yer verip altına da cevabımı yazacağım: 

"Fiziken güçlü olan kendine sahip çıkacak, tutacak kendini. Hiç bir şey yapamıyorsan çıksın ortamdan, ne diye itip kakıyor. Kadını döven, demek çocuk olsa ona da aynı şeyi yapacak. Kavga etmek ayrı dayak ayrı. Kabul edilemez kadına da ''ee o da rahat dursaydı'' denilmesi hep yapılan şey. Bence en yanlışı bu. Son cümlenize katılıyorum".

Öncelikle yorumun ve katkın için teşekkür ediyorum. Hacı Bektaş Veli’ye ait “Eline, beline, diline sahip ol” sözünü hepimiz özümseyip hayatımıza ve toplumsal ilişkilerimizde uygulasak ister güçlü ister güçsüz olsun, herkes özellikle güçlüler kendine sahip çıkar. Sorun da çözülmüş olur. Herkes medeni bir şekilde derdini muhatabına anlatır.

Alevi-Bektaşi geleneğinde ve ahilik teşkilatında önemli bir yere sahip olan “ele, bele, dile sahip çıkılması” maalesef uygulamada yok. Sizin “Fiziken güçlü olan kendine sahip çıkacak” sözü de çok doğru. Fakat Türkiye gerçeği böyle değil. Gücü yetenin gücünü güçsüzde denediği bir Türkiye’de yaşıyoruz. Çünkü şiddet toplumuyuz. Kim, ne görürse onu uygular. Çoğumuz ev ve okul ortamında bir şekilde fiziki ya da sözlü şiddete maruz kalmış ve görmüştür. Yani şiddet bize yabancı değil, bir şekil şiddet görmüşüzdür. Şiddet gören de şiddet gördüğü zaman şiddetten nefret etse de güçlendiği zaman ilk uyguladığı şiddettir. Çünkü şiddet bilinçaltımıza işlemiş. Sadece erkek değil bu ülkede kimin gücü kime yeterse şiddet uyguluyor: Erkek kadına, kadın çocuğuna, öğretmen öğrencisine... Buna örnek: Benim bir tanıdığım var. Hanımı kendisine şiddet uyguladığı için üç gün darp raporu aldı. Kısaca erkek de şiddete maruz kalabiliyor. 

Kavga etmek ayrı şiddet ayrı derken elbette ayrı. Fakat her kavga genellikle şiddetle bitiyor. Kavga derken kastınız sorunu nazik ve kibar bir şekilde konuşmak ise eyvallah. Fakat bizdeki kavgalar da ses yükseltme, itip kalma, hakaret şeklinde başlayıp şiddetle bitiyor. 

Keşke sorun ortaya çıktığı zaman ortamı terk etsek, tasvip edilmeyen birçok şeyin önüne geçilir. Bu da pek mümkün olmuyor. Baktı ki ortamda gerginlik var. Erkek veya kadın ikisinden birinin ortamı terk etmesi, olası menfur sonuçların önüne geçebilir. 

Fiziki gücünden dolayı şiddete maruz kalan kadına dikkatli ol demeyi olası kötü sonuçların önüne geçmek için bir tedbir olarak görüyorum. 

Kısaca, niyetim, şiddet uygulayan erkeği savunmak değil. Yazımda, irticalen duygu ve düşüncelerimi aktardım. Bazı ifadeler yanlış anlamaya müsait olabilir. Mesele kadını, erkeği savunmak ya da kötülüğün membaı görmek değil. Ortada bir sorun var. Bu sorun nasıl çözülür, bunun üzerine kafa yormamız lazım. Sadece sonucu tartışmak sorunun çözümünde bize katkı sağlamaz. Sonuca giden süreçlerin de ele alınmasını istiyorum. Çünkü bu ülkede tasvip edilmese de şiddet devam ediyor. Şiddet uygulayan erkek uzaklaştırma alıyor. Mesele bitmiyor. Çoğu zaman cinayetle son buluyor. 

Şu örneği de verip yazımı sonlandırmak isterim. Cinayet işleyen kişiyi mahkeme yargılar. Adam öldürmüşsün, müebbet deyip cezaevine göndermiyor. Yaşına, statüsüne, ortama, tahrik, iyi hal durumlarına bakarak farklı ceza takdir ediyor. Benim bu yazımda anlatmak istediğim de budur. 

*

Yazınızda temas ettiğiniz noktaları okurken, konuyu yalnızca yüzeysel bir öfkeyle değil, arka planıyla birlikte anlamaya çalışma çabanızı takdir ettim. Ancak meselenin tam da bu noktada ayrıştığı çok temel bir çizgi var.

Fiziksel şiddetin başladığı an, tartışmanın dengesi tamamen bozulur. Ortada bir tahrik veya karşılıklı bir sözlü/fiziki kriz olsa dahi; elindeki fiziksel üstünlüğü kullanarak karşısındakini darp eden birinin eylemiyle, bir nesne fırlatıp geri çekilen birinin eylemi aynı kefeye konulamaz. Çünkü ortaya çıkan bedensel ve psikolojik hasar denk değildir.

Kadın da masum değil demek, farkında olmadan fiziksel gücü elinde tutan tarafa orantısız güç kullanma ruhsatı verir ve bu durum toplumsal hafızada şiddeti sıradanlaştırır.

Videoların aylar sonra, siyasi bir yıpratma aracı olarak servis edildiği tespiti yabana atılamaz; burada apaçık bir siyasi zamanlama ve itibar hesabı olduğu ortadadır. Fakat bu durum, kayıtlara yansıyan eylemin ağırlığını ve onu uygulayanın sorumluluğunu hafifletmez.

Şiddetsiz bir toplum ideali hepimizin ortak dileği.

Ancak bu hedefe; süreci analiz ederken bile olsa, fiziksel şiddeti uygulayanın asıl ve en büyük sorumluluğunu gölgelemeden, kaba kuvveti hiçbir şartta meşru kılmayacak kesin bir dille dur diyerek ulaşabiliriz. Kaleminize sağlık".

Yorum, değerlendirme, tespit ve katkınız için teşekkür ediyorum. Elbette şiddetin en hafifi bile meşru görülemez. Kadın tabak fırlatarak bir yanlış yaptı diye erkeğin de yanlışa yanlışla Allah ne verdiyse kadının üzerinde orantısız güç kullanması savunulamaz. Yanlış yanlışla düzeltilemez. Yanlışa yanlış demek lazım.

Birinin sinirden küplere bindiği bir ortamda baktınız ki medenice konuşma ortamı kalmamış. Birinin ortamı terk etmesi yapılacak yanlışın önüne geçilebilir.

Şiddeti ve tabak fırlatmayı aynı kefeye koymuş değilim. Şiddet uygulayacak, şiddete meyilli kişiye malzeme vermemesi yönünden diyorum. Gerçi şiddet uygulayacak bir sebep bulur. Suyu bulandırma meselesi gibi bir şey. Olayın içine tahrik girince güçlü orantısız güç kullanır.

Yazımda olayı analiz ederken konuya enine boyuna bakıyorum. Perde gerisini ve insanımızın sıradanlaşmış şiddet meylini dikkate alıyorum ve anlamaya çalışıyorum. Vardığım sonuç yanlış olabilir. Ayrıca her toplumsal olay birbirine benzese de aynı şey değil, her biri ayrı ayrı ele alınıp irdelenmeli.

Mahkeme de erkeği suçlu bulmuş olmalı ki iki defa uzaklaştırma vermiş. Şiddet ortadan kalksın diyoruz. Eyvallah. Yalnız alınan tedbirler sorunu çözmüyor. Uzaklaştırma, şiddeti ve cinayeti beraberinde getiriyor. Trafikte yumruklaşmanın cezası ağır olmasına rağmen yine bilindik sahnelere şahit oluyoruz. İnsanımızdaki şiddet meylinin önüne, sonunda hapis ve ölüm de olsa bu gözü dönmüşlük ve sinir hali maalesef devam ediyor.

Bilirim ki toplumsal yaraların önüne bugünden yarına geçilemez. Zaman ister, bilinç gerek. Belki bir, iki nesil geçmesi gerek. Çocukları sevgi ortamında büyütmek lazım, çocuklar şiddeti görmemeli, şiddet bilinçaltımıza işlememeli. Çocuklar büyüklerin şiddetinden haberdar olmamalı. Bunu sağlarsak sevgiyle büyüyen nesil şiddet uygulamaz. Bir de dilimizi çok iyi bilmemiz gerekir. Şiddete meyilli olmamızda kendimizi ifade edememenin payı da büyüktür.

Kısaca, bazen şerli insanın şerrinden kurtulmak ve birilerini korumak için mağdura dikkatli ol demede bir sakınca görmem. Çünkü mağduriyeti yaşayacak olan odur.

Ülkede güçlülerin hakimiyeti, gövde gösterisi var. Her birimiz bunu görüyor, çoğu zaman başımıza halel gelmemesi için yutuyoruz, aman dikkat diye birbirimizi uyarıyoruz. Kadın malzeme vermemeli derken de niyetimi bu yönde değerlendirmek gerek.

Şiddete topyekün dur demek lazım. Eyvallah. Şunu da gördüm. Şiddete karşı olanların şiddet uyguladığını da. Bugün hekimler, öğretmenler de şiddete maruz kalabiliyor. Eylemler yapıp şiddete hayır diyoruz. Maalesef yine devam ediyor. Dün de öğrenciler şiddete maruz kalıyordu. Kadına şiddette de aynı durum söz konusu.

Baki selam.