8 Kasım 2025 Cumartesi

Mustafa Kemal Erkök

Sarayönü Anadolu Lisesinde çalışırken kar yağıyor dışarıda. Buz gibi hava var. Pencereden karı seyrederken bahçede biri kadın, biri erkek iki kişi gözüme ilişti.

Kimdir, necidir derken az sonra gençten biri geldi odama. Okulunuza atanan İngilizce öğretmeniyim. Göreve başlamak için geldim dedi. Hayırlı olsun, hoş geldiniz okulumuza deyip oturması için buyur ettim.

Otururken dışarıda karın altında bir kadın var. Sizden mi dedim. "Evet. Ablam" (ya da kardeşim) dedi. Niye dışarıda kaldı? Soğukta beklemesin. Dışarıda buz gibi hava var. Lütfen içeri çağırır mısın dedim. “Dursun, sorun değil. Rahatsız etmeyelim” gibi bir şeyler söyledi. Israrım üzerine kardeşini içeri çağırdı.

Göreve başladıktan sonra samimiyeti ve içtenliği, öğrencilere yaklaşımı, idealistliği ile tanıdım kendisini. Geri kalmışlıktan dolayı ülkeyi dert edinen, bunun üzerine kafa yoran bir kimse idi aynı zamanda.

Sözel derslerden ziyade sayısal derslere ve yabancı dile önem verilmesi gerektiğini savunurdu.

Derse girince kendisini derse kaptırır. Zilin çaldığını pek duymazdı.

Okulumuzda o yıllarda derslik sistemi uygulanıyordu. Öğretmenlerin dersliği vardı. Öğrenciler o sınıftan bu sınıfa teneffüs aralarında yer değiştirirdi.

Yabancı dil sınıfımız da vardı. Önce tek öğrenci için yabancı dil sınıfı açmıştım. Sonradan alan değiştirerek tek sınıflık yabancı dil sınıf mevcudu üçe çıkmıştı. Haliyle İngilizce öğretmenimiz ağırlıklı olarak bu üç öğrencinin sınıfına derse giriyordu.

Bir gün ara derslerin birinde tarih öğretmenim, “Hocam, benim öğrenciler sınıfa gelmedi. Aradım, bulamadım” dedi. Hoca Hanım, öğrenciler burada. Nasıl olmazlar? Nereye gitmiş olabilirler dedim. Şura, bura derken öğrencilerin az önce girdikleri yabancı dil sınıfının kapısını vurarak kapıyı açtım. İngilizce öğretmenim ve üç öğrenci sınıfta idi. Hocam, ne yaparsınız? Zil çaldı. Diğer dersin kaç dakikası geçti. Öğretmen bu çocukları arıyor dedim. “Hocam, biz dalmışız. Zilden haberimiz yok. Kusura bakmayın” dedi. Haydi çocuklar, tarih öğretmenimiz sizi bekliyor dedim.

Üç kişilik sınıfa, ders işlemek ve İngilizce öğretmenin dışında hocamız, öğrencilere rehberlik yaptı. Üç öğrencinin üçü de aynı yıl üniversiteye girdi. Biri baştan beri İngilizce öğretmenliği istiyordu. Hedefine ulaştı. Sonradan bu sınıfa dahil olan iki öğrenci ise öğretmenin yönlendirmesiyle Korece’yi seçti. Çocuklara, “Ülkede Korece boşluğu var. Boşta kalmazsınız. Tercih etmenizi isterim” yönlendirmesiyle iki öğrencisi Korece okuyup mezun oldu. Korece okuyan öğrencinin bir tanesinin Cumhurbaşkanlığı’nda tercüman ve mütercim olarak görev yaptığını biliyorum.

Okul öğrencilerine kendisini sevdirmekle kalmadı. Aynı zamanda öğretmenler arasında da ayrı bir yeri vardı.

İngilizce öğretmeni idi ama Türkçesi de mükemmeldi. Fasih bir Türkçesi vardı. İstanbul beyefendisi gibi konuşurdu.

Bekardı bize geldiğinde. Ben ayrıldıktan sonra evlendi. Düğününe davet etti. Düğünlerine katılarak mutluluklarına ortak oldum.

Sonradan ya babası ya da annesi vefat etmişti. Nalçacı’da idi baba evi. Taziyelerine katılarak üzüntüsüne ortak oldum.

Sonradan tayin isteyerek benim teşehhüt miktarı çalıştığım Mehmet Hanife Yapıcı Anadolu Lisesine atandı. Yıllardır bu okulda İngilizce öğretmenliği yapıyordu.

Bu okulda diğer meslektaşlarıyla iyi bir ekip oldu. Birlikte çokça projeye imza attılar. Yurt dışından misafirleri ağırladılar. Kendileri de çokça yurtdışı programlarına katıldılar.

Sosyal medyayı fazla kullanmasa da yurtdışı gezi ve gözlemlerini mutlaka paylaşırdı.

Kısa birlikteliğimizin ardından birkaç defa telefonla görüştük. Bir defasında mealen, “Hocam, maddi katkıda bulunamasam da yabancı dil bilgimle faydalı olmak isterim. Hayır kuruluşlarının tercümana ihtiyacı olursa, hiçbir ücret istemiyorum. İletişimlerinde katkıda bulunmak isterim” demişti. Ben de hocam, ihtiyaç olursa ararım demiştim.

Uzun süredir görüşmediğim bu İngilizce öğretmenimle ilgili “A Rh negatif kana ihtiyaç var” mesajıyla ismini görünce, sağlığının kritik olduğunu anladım. Kendisi cevap veremese de belki biri açar, hakkında bilgi alırım diye telefon ettim. Açan olmadı.

Bir gün sonrasında da vefat ettiğini öğrendim. Öğrendiğime göre yakalandığı amansız hastalığı yenememiş; bu genç, idealist ve hayat dolu öğretmenimiz.

Hiç beklemediğim anda gelen bu ölüm beni etkiledi. Kendisine Allah’tan rahmet diliyorum. Ailesine, yakınlarına, sevenlerine, çalışmaya devam ettiği Mehmet Hanife Yapıcı Anadolu Lisesine ve milli eğitim camiasına başsağlığı diliyorum.

Gönlümde ayrı bir yerin daima olacak Mustafa Kemal Hocam. Kubbede hoş bir seda bıraktın. Mekanın cennet olsun!

7 Kasım 2025 Cuma

Evliya Çelebi Olduğum Yaz

1979-1980 öğretim yılında orta birinci sınıfa başladım. Yatılı olarak da Hacı Veyizzade Yurdunda kalıyorum.

Okullar kapanınca memleketin yolunu tutmuyoruz. Çünkü yurtta kalmanın tek şartı, her yıl yaz döneminde hafızlığı sağlamak.

Orta 1.sınıftan liseyi bitirince kadar kaldığım yurtta hafızlık sağlamaya devam ettim.

Görevli hocalara günde bir cüz okumak suretiyle sağlamayı bir ay içinde bitiriyordum.

Ardından yaz tatilini geçirmek üzere köyün yolunu tutuyordum. Geri kalan yaz tatilimde de okullar açılınca kadar inşaatlarda amelelik yapıyorum. Bunun tek istisnası, lise dörde geçtiğim yılın yaz dönemi ile liseden mezun olduğum yılın yaz dönemi idi.

Ortaokul ve lise hayatım boyunca ramazan ayı yaz aylarına denk geliyordu.

Teravihten sonra 23-24’e kadar çarşıyı turlar, yurda dönerdik. Sahura kadar yatmayıp sabahında hocalara dinleteceğimiz cüzümüzü yapardık.

Sabah sekizde ezberimizi dinlemek üzere üç dört hocamız gelir, bizler de mescitte yerimizi alırdık. Sırayla ya da aradan dersini vermek üzere öğrenci ismi okunurdu. Öğleye kadar devam ederdi bu.

Öğleden sonra ikindiye kadar uyur, ikindiden sonra iftara kadar aramızda futbol oynardık.

Lise dörde geçtiğim yıl, öğretmenimiz aynı zamanda kaldığımız yurdun bağlı olduğu Türk Anadolu Vakfında da görev yapan Bekir Doğanay hocamız, Uluırmak Nuraniye Kur’an Kursunun yanındaki camide, yaz dönemi için kayıt yaptıran öğrencilere Kur’an öğretmeyi teklif etti. Olur dedim. Ardından bir teklif daha yaptı. İkindiden sonra da Dumlupınar Mahallesindeki bir eve giderek üç öğrenciye Kur’an öğretecektim. Buna da tamam dedim.

Benim için bu yaz bir koşuşturma ile geçecekti. Çünkü uyku dışında tüm günüm doluydu. Sabahtan öğleye kadar Beşyol mevkiinde bulunan aynı zamanda yatılı kaldığım Hacıveyiszade Yurdunda hafızlık dersimi verecektim. Dersimi verdikten sonra Alaaddin’e kadar yürüyüp şimdilerde Kültür Park adı verilen, o zamanlarda Fuar olan mevkiden kalkan otobüslere binip Karaman Caddesinde bulunan, Altıyol diye bilinen yerde inip ikindiye kadar camide çocuk okutacaktım. İkindi ile birlikte tekrar otobüse binip Fuar’da inecektim. Oradan Aydınlık Evler otobüsüne binip Dumlupınar Mahallesindeki eve giderek üç kişiye Kur’an öğretecektim. Dönüşte tekrar Fuar’da inip kaldığım yurda geçecektim.

Yurda gelince dinlenmek yok. Akşam yemeği, akşam ve yatsı namazının ardından birkaç arkadaşla beraber Alaaddin ve çevresini biraz turlar. 23-24 gibi yurda dönerek sabahki cüzümü hazır ediyordum. Sahurun ardından sabah namazını kılarak ders verdiğimiz hocalar gelinceye kadar ne kadar uyuyabilirsem artık.

O zaman bildiğim kadarıyla sadece Konya Belediyesi vardı. Ayrıca merkez ilçeler yoktu. Bugün merkez ilçeleri düşünürsek, her gün Karatay, Meram, Selçuklu üçgeninde gidip gidip gelmişim. Evliya Çelebi gibi dünya turuna çıkmasam da adeta onun gibi dolaşmışım ya da Mevlevilerin sema gösterisi gibi aynı yerleri dönüp durmuşum.

Bu koşuşturma için ayda Türk Anadolu Vakfının verdiği maaşta bir 20 vardı ama 20 bin miydi yoksa 20 milyon muydu hatırlamıyorum.

Dumlupınar’daki evine giderek kendisinin ve komşularının çocuklarına verdiğim dersten dolayı lise birinci sınıfta matematik dersimize giren rahmetli Mehmet Singil hocamız, günlük dört vasıtaya binecek kadar otobüs bileti vermişti. Almamak için çok uğraşmıştım. Ama zorla vermişti.

Gençlik böyle bir şeymiş. Şimdi olsa vücudum bunu kaldırmazdı. Ah gençlik dediğim zaman, biz senin gençliğini de biliriz diyenlere duyurulur.

5 Kasım 2025 Çarşamba

Kız Arkadaşıyla Görüşecekmiş!

Yazır tarafında bir arkadaşı ziyaret ettim. Eve doğru yollanmak üzere tramvaya bindim.

Tramvay doluydu. Kapının önünde bir yere tutundum. Az sonra inen, binen olur, kendime uygun bir yer bulayım diye oturakların bulunduğu koridorda gördüğüm boşlukta dinelmek için önümdekinden müsaade isteyip geçtim.

Sağlı sollu oturaklarda oturan kız çocuklarından hiçbiri, buyur amca ya da dede otur deyip kalkmadı. Herkes elinde telefon, kendi halinde bir yerlere girip çıkıyor, mesaj yazıyor olmalı. Sevindirici bir durumdu bu benim için. Demek ki kızlarımız beni yaşlı görmedi dedim. İçin için sevindim. Öyle ya ihtiyarlığı kim ister. Evlere bile bastırmamak gerek.

Üniversite öğrencisi olmalı kızlarımız. Seviyeleri de hoşuma gitti. En azından Karaman Yolu tarafındaki bazı yolcular daha doğrusu bazı lise öğrencileri gibi değillerdi. Bir ara Karaman Yolu otobüslerinden birine binmiştim de lise erkek öğrencileri, “Dedeye yer verin dedeye” deyip durdu oturan kızlara. Dede denmesini kabullenemedim nedense. Daha torunlar doğru dürüst dede demiyorlar. Bu beni tanımayanlar ise ne de hevesliler bana dede demeye. Ne diyeyim, inşallah kendi dedelerine bana dedikleri gibi dede diyorlardır.

Bir ara pazardan domates ve patlıcan aldığım genç de bana dede dedi. Patlıcanı biri, domatesi de biri tartıp vermişti. Genç benden para beklerken, sen misin bana dede diyen. Parayı sana değil, babana vereceğim diyerek babasına uzatmıştım. Bu yaptığıma bekledim ki gülsünler. Nasıl gülsünler. Akşama kadar ayaktalar gariplerim. Belki ayakta zor duruyorlar.

Bu arada ha dede diyeceğinize, amca, dayı, beyefendi, bey amca deseniz ne olur? Yaptınız bir iyilik. Tam olsun. Belli ki gördüğümüz bu adam bu yaşında hâlâ dedeliği kabullenemiyor.

Geçeyim tekrar tramvaya. Otobüs ya da tramvay dolu olduğunda yer veren gençlere teşekkür ederim. Lütfen oturun, rahatsız olmayın derim. Oturmamakta direnenlere, bakmayın böyle göründüğüme. Ben sizden gencim diyerek kolay kolay oturmam.

Böyle diyorum da bu konuda ikilem yaşadığım bir gerçek. Yer veren olmazsa, zamane gençleri yer de vermez olmuş diyorum. Yer verdikleri zaman ise gençler benim yüzümden rahatsız oldular diye mahcup da olurum. Yerine oturduğum genç toplu taşımadan inmeden de oturduğum yerde rahat edemem. Ne zaman ki iner. İşte o zaman oh be dünya varmış derim.

Bir ara bir öğrencim yer vermişti de sonrasında bir daha otobüse binmedim. Arabayla gittim okula ya da öğrencilerin binmediği otobüse binmiştim.

Ayakta yolculuk benim için problem değil. Ayakta yolculuk yaptığım zaman beni üzen, ineceğim yere kadar yazı yazamamak olur. Çünkü oturursam, telefonumu elime alır, bloğumu açar, bir şeyler yazmaya başlarım. İneceğim yere ne zaman geldiğimi bilemem. O yüzden toplu taşıma yolculuğu bana sıkıcı gelmez. Hoş, sırtımı bir yere dayarsam, ayakta yazdığım da olur. Ah şu tramvay ve otobüsler durağa yaklaşırken sert fren yapmasalar daha iyi olur. Çünkü öne ve arkaya götürmede çok mahir bizim vatman ve şoförlerimiz. Gerçi ne yapsın gariplerim. Duraktan yolcuyu alır almaz, biraz basarlar, beş yüz metre sonra bir durak daha gelir.

Neyse ayakta yolculuğum uzun sürmedi. Bir kızımız inince bir koltuk boşaldı. Karşımdaki genç, buyurun oturun dedi. Lütfen siz buyurun dedim. İneceğim az sonra deyince oturdum. Giderken başlayıp yarım bıraktığım yazımı yazmaya devam ettim. Tam yazıyı bitirip yazım ve imla yanlışlarını düzeltip yayımla butonuna basacağımda, “Zafer” anonsuyla ineceğim yere geldiğimi anladım.

Duraktan inip evime doğru geçerken şu yazıyı yayımlayayım diye eski Camlı köşkün önüne gelince, hafif kenara geçip yazımı yayımladım. Telefonu cebime koymak için davrandığımda, biri gençten, diğeri, 45-50 yaşlarında olan iki kişi önüme geldi. Dişleri ve saçları dökülmüş, göbeği çıkmış yaşlı olanı, “Telefonunuzdan birini arayabilir miyiz” dedi. Olur diyerek telefonu uzatmaya kalkmıştım ki “WhatsApp’tan kız arkadaşımızı arayacağız da” deyince, vazgeçtim telefonu vermekten. Olmaz deyip yürüdüm. Onlar da ısrarcı olmadılar.

Onlar giderken arkalarından baktım. Genci anladım da yaşını başını almış, saçları dökülmüş, bencileyin tipi bile olmayan kişinin sararmış dişlerini gösterircesine sırıtarak “Kız arkadaşımızla görüşeceğiz de” demesi garibime gitti. Böyle bir isteğe, üstüme iyilik sağlık, böylesini de ilk defa duydum dedim. Basıp evime yürüdüm.

Yürüdüm ama her ne kadar adamı garipsesem de kız arkadaşımla görüşeceğim WhatsApp üzerinden demesine, hadsizlik mi diyeyim, öz güven mi, medeni cesaret mi, bilemedim. Şu var ki kendi kendime bu haliyle adamın kız arkadaşı var. Benim ne şimdi ne de gençliğimde hiç kız arkadaşım olmadı, ömrümü boşa harcamışım deyip hayıflandım.

İnsanın şarjı biter, birini araması gerekir, mecburen birinden telefon ister. Ama kız arkadaşıyla görüşmek, üstelik WhatsAppla görüşeceğim demez. Bir de boş bulunup verseydim, belki de görüntülü görüşecekti. Bir diğer dikkatimi çeken, aynı yaşıt olmamasına rağmen “Kız arkadaşımla değil de kız arkadaşımızla görüşeceğiz” demesi de bir garip. Görünen o ki biri genç, kendisi yaşlı bu iki kişinin kız arkadaşı da aynı kişi. Değilse, biri görüntülü görüştükten sonra genç olanı da abi, bir de ben görüşeyim derdi. O zaman onlar görüşür, ben de yanlarında ağaç olurdum.