9 Eylül 2025 Salı

İnancımız Hayatı Başkasına Zindan Etmemeli

Bir insan inanabilir.

inandığının gereği olarak ibadetleri yerine getirir.

İnanç ve ibadetinin yanında; dinin, fıtratın ve insanlığının gereği olarak ahlak ve etik değerleri sadece sözde değil, özde yaşar.

Özellikle ahlaki yaşantısıyla çevresine örnek olur.

Bu durumda inanç, ibadet ve ahlak bütünlüğü sağlanmış olur. Bu üçünü yerine getiren kişi de o dinin dindar ve mütedeyyini olur.

Aslında toplumsal bir işlevi olan dinlerin, müntesiplerinden istediği inanç ve ibadet kısmı, kişinin Allah ile kendi arasında gerekli olan bir ilişkidir. Ahlak ise toplumsal yönü olması yönüyle toplumlarda olmazsa olmazdır.

İnanç, kişinin Allah'a söz vermesi yani bunları bunları yerine getireceğime söz veriyorum demek ise ibadetler de bu verilen sözün fiili olarak yerine getirilmesinden ibarettir. İbadetler kulun Allah'a olan borcudur. Her kim bu ibadetleri yerine getirirse Allah’a olan borcunu ödemiş olur.

Kişinin dindar ve mütedeyyinliği de yaşantısını ahlak ile süslediği müddetçe bir anlam ifade eder.

İnanç, ibadet ve ahlaki sorumluluklarını yerine getiren, inandığı ve yaşadığı bu değerlere başkası da inansın diye irşat görevinde bulunabilir. Yazıp çizebilir ve konuşabilir. Kendi ailesini ve çoluk çocuğunu inancının gerektirdiği yönde yetiştirebilir.

Başkasına irşat vazifesinde bulunurken dikkat etmesi gereken hususlar; itici olmaması, yaşantısıyla örnek olması, irşat metoduna azami gayret göstermesi, güzel, nazik ve ikna edici bir üslup kullanması, insanları korkutmaması, sesini yükseltmemesi, konuşacağı ortamın ve kitlenin psikolojisini bilmesi, baskıcı olmaması, tehdit dilini kullanmaması, herkese güven vermesi, ele telkin verirken kendisi salkımı yutmaması, uyarı görevini nazikçe yapması, dinin ceza ve ödüllerini hatırlatması gibi hususlar.

Başkası sözünü dinler, peşinden gider ve gereğini yapar. Dinlemez, kendi bildiğini okur.

Bu durumda ötesini düşünmemek gerek. Yani yok, şöyle giyineceksin, böyle görüneceksin, şunu yapacaksın, bundan uzak duracaksın, bu halinle dışarı çıkamazsın. Çıktığın zaman milleti günaha sokuyorsun. Şöyle olanları muayene edeceksin, böyle olanları muayene etmeyeceksin. Sen nasıl böyle giyinirsin? Nasıl böyle düşünürsün türünden ayar vermemeli. Kimseyi ayıplamamalı. Cehennemde cayır cayır yanacaksın türünden konuşmak, insanları baskı altına almak demektir ki bunun insan kazanmaya hiç faydası olmaz. Hazırında nefreti artırır. Çünkü bu yapılan dindarlık değil, dini darlıktır. İslam ve Müslümanlık değil, İslamcılıktır. Bu da insanlara hayatı zindan etmektir. Buna da hiç hakkımız yok. Allah bile Hz Muhammed’e "Senin görevin tebliğ etmekten ibarettir" derken bize ne oluyor da Allah'ın peygambere bile vermediği görevi üstleniyoruz? Unutmayalım ki kimse Hz Muhammed’den daha Müslüman değildir.

Lütfen, inancım bunu gerektiriyor, Müslüman olan bunu yapmak zorunda diyerek insanlara hayatı zindan etmeyelim. İş yapacağız derken çiş yapmayalım. 

Cuma Cemaati Müşteri mi?

İhtiyaç mı değil mi demeden cami yapımında sınır tanımıyoruz ve ihtiyaçtan fazla gelişigüzel cami yapıyoruz.

Buraya cami olmaz demeyip oraya hemen bir cami konduruyoruz. Çoğu camilerimiz binaların arasına sıkışmış durumda. Görünmüyor bile.

Çoğu camilerimizde estetik yok.

Kullanıma da çok uygun değil. Kışın soğuk, yazın ise yakıyor.

Camilerin çoğu cemaatten mahrum.

Cemaat her hemen gün yok denecek kadar azaldığı, imam ve müezzinin sesinin caminin her bir tarafından duyulduğu halde küçük küçük camilerde bile mikrofon bolluğu var. Sadece cuma ve bayram namazlarında değil, her vakit bu mikrofonlar açılıyor.

Yaptığımız camilere cemaat de çekemiyoruz.

Cami yapımında bir kriter ortaya koyamadık.
Yaptığımız ya da yapacağımız camilerin inşaat, onarım ve diğer ihtiyaçlarını karşılamak sergi dışında bir plan ve programımız da yok.

Kur'an kursları için de aynı durum söz konusu.

Bazen bir hayırsever vasıtasıyla yapım, onarım ve diğer ihtiyaçlar karşılanıyor. Ama ekseriyetle camilerde sergi açılıyor.

Hafta geçmiyor ki cuma hutbesinde yardımdan bahsedilmesin:
"Muhtelif cami ve Kur'an kurslarının inşaat için yardım",
"Falan yerdeki cami onarımı için yardım",
"Müftülüğümüze bağlı Kur'an kurslarında okuyan öğrencilerin ihtiyacını karşılamak için yardım",
"Deprem bölgesinde yıkılan cami ve Kur'an kurslarının yeniden inşası için yardım",
"Mikrofon ve ses düzeninin yenilenmesi için yardım",
"Yurtdışında Diyanet Vakfı tarafından yapılmakta olan camiye yardım",
Üniversitede okuyan Diyanet personelinin çocuklarına burs vermek için yardım",
"Camimizin giderlerini karşılamak için yardım"...

Görünen o ki cami ve Kur'an kursu yapım, onarım ve ihtiyaçlarının karşılanması için camilerde sergi açma dışında bir seçenek yok.

Bir cami ve Kur'an kursu için toplanan yardım, ihtiyacı tam karşılamıyor olmalı ki tekrar tekrar sergi açma yoluna gidiliyor. Yani cami cemaatine müracaat ediliyor.

Camilerde her hafta bu şekil sergi açılması, teşbihte hata olmasın, camiye cuma namazı için gelen cemaati müşteri olarak görmek demektir.

Burada cami ve Kur'an kurslarının ihtiyaçlarını karşılamak için başka ne yapılabilir? Mecburen sergi açılacak denebilir? Aklıma gelenleri şöyle sıralayabilirim:
1.Caminin girişine, yardım toplanacak yerin ibanı yazılabilir.
2.Cami ve Kur'an kursu ihtiyaçlarının karşılanması için inananlarından belli bir oranda vergi kesintisi yapılabilir. Yapılan bu kesinti Diyanet Vakfına aktarılır. Diyanet Vakfı da vergi geliri ve bağışlardan gelen geliri ile yıllık planlama yaparak gelir ve giderini tespit eder. Cami ve Kur'an kurslarına ödenek gönderir ya da ihtiyaçlarını Vakıf aracılığıyla karşılar.
3.Her cami için cami derneğine aktarılacak şekilde, camiye gelen cemaatten veya mahalleliden yıllık belirlenen aidat aylık alınabilir.
4.Cami ve Kur'an kursu yapımı için planlama yapılmalıdır. İhtiyaç olmayan yere yapılmamalıdır. Cemaat ve öğrenci yokluğundan atıl durumda kalan cami ve Kur'an kurslarının başka amaçla kullanılmasına imkan verilmelidir...

Düşünülür ve kafa yorulursa ya da dert edinilirse camilerde sergi açmanın dışında başka seçenekler bulunabilir. Hangi seçenek olursa olsun ama camilerde sergi işinden bir an evvel vazgeçilmelidir. Haydi pamuk eller cebe denmemeli. Bu görüntüden hem cami görevlileri hem de cemaat kurtarılmalıdır.

6 Eylül 2025 Cumartesi

Gerçek Sosyal Devletin İlk Harcı Niye Olmasın! *

Erzincan Valisi ile bir öğretmen arasında cereyan eden bir konuşmanın çekilmiş bir videosu, bugünlerde İnternette gezinirken sıkça karşımıza çıkıyor.

Vali toplantıdan giderken öğretmen, öğrencisinin durumunu valiye aktarıyor: Öğrencisi, İstanbul hukuku kazanmış, babası üç ay yoğun bakımda kalmış. Öğrencisi için validen yurt ve burs talep ediyor. Belli ki ihtiyaç sahibi bir aile.

Vali, hemen öğrenciyi aratıp öğrenci ile görüşüyor. Yurt ve diğer ihtiyaçlarını karşılayacağını, akşam da evlerine ziyarete geleceğini söylüyor.

İsteğinin çözüldüğünü gören öğretmen gözyaşlarına hakim olamıyor. Bu durumdan Vali de nasibini alıp etkileniyor. Vali ve öğretmen karşılıklı birbirlerine teşekkür ediyorlar.

Vali ayrılırken öğretmenin valilik makamına getirilmesi ve kendisine başarı belgesi verilmesi talimatını veriyor.

Başka videolarda Valinin hukuk fakültesini kazanan, ismi Yunus Emre olan öğrenciyi evinde ziyaret ettiği yine dolaşımda.

Bir başka videoda valilik makamında Vali tarafından Kübra öğretmene başarı belgesi takdimi yer alıyor.

Üç videoda da insanı duygulandıran görüntüler var. İnsanlık ölmemiş dedirtiyor insana. Öğretmenin medeni cesareti ve öğrencisi için talepte bulunması, Vali'nin ilgilenip hemen ihtiyacı gidermesi, duyarlılığından dolayı öğretmenin belge ile ödüllendirilmesi, Vali ve öğretmenin samimi ve içten görüntüleri, ihtiyacın jet hızıyla karşılanması, özlenen Türkiye'de bir kesit olarak hafızalarda yerini alacak.

Buraya kadar anlattıklarımı videolarını hepiniz, en azından büyük bir çoğunluk izlemiştir. Öyle zannediyorum, izleyen herkes etkilenmiştir. İnsanımızı etkileyen bu tür videoların sanal alemde sıkça karşımıza çıkmasını temenni ediyorum. Vali ve öğretmenin duyarlılığının diğer mülki amir ve öğretmenlerde de artarak devam etmesi en büyük dileğim.

Yazımın bundan sonraki kısmında bu konuda birkaç kelam etmek isterim.

Vali ile Kübra öğretmenin videosu spontane gelişmiş bir sahne gibi gözüküyor. Umarım böyledir. Çünkü böylesi çok doğal olur. Bu talep öğretmen tarafından Vali'ye daha önce iletilmiş, Vali de tamam, hallederiz demiş. Yalnız bu davranışın örnek olması bakımından spontane gelişmiş gibi video çekimi de yapılmış olabilir. Vali ile öğretmenin bir caddede konuşması, öğretmenin Vali'yi durdurup bir talepte bulunması çok abartılacak bir durum değilse de söz konusu olan bizim ülkemiz ise yolda Vali'yi durdurmak ve talepte bulunmak kolay değil. Korumaları izin vermez bir defa. İzin verseler bile Vali ve korumalarının izni olmadan Vali'nin konuşma ve görüşmesini herhangi birinin videoya alması mümkün değil. Diyelim ki öğretmen Vali'nin az önceki toplantıda yaptığı konuşmayı samimi buldu. Vali'nin öğretmen menşeli olduğunu bildiği için bizim halimizi en iyi Vali bilir dedi. Belki de iki yıldır Erzincan Vali’si olarak görev yapan Sayın Vali'nin çalışma şekli böyle candandır. Tüm bunlardan hareketle öğretmen medeni cesaretini toplayıp toplantı çıkışı, giderken Vali'den böyle bir istekte bulundu. Burada video çekimi kimin aklına geldi? Böyle her istekte bulunan vatandaşın videosu alınıyor mu? Bu tür soruları akla getiriyor.

Neyse görüşme kendiliğinden veya planlı. Bu vesileyle ihtiyaç sahibi bir öğrencinin okuma hayatı kolaylaştırılmış oldu.

Kübra öğretmenin hassasiyeti, Sayın Vali'nin de bu hassasiyete kulak vermesiyle, çiçeği burnunda hukuk okuyacak Yunus Emre, okul hayatı boyunca kalacak yer sıkıntısı çekmeyecek, bu süre zarfında maddi sorun da yaşamayacak. Bu yönüyle Yunus Emre çok şanslı. Peki, diğer Yunus Emre'ler ne olacak? Çünkü bu ülkede adı Yunus Emre veya başka isimde olan, Yunus Emre gibi sıkıntıda olan yüzlerce, belki de binlerce üniversiteli var. Bu tip ihtiyaç sahibi öğrencilerin Kübra öğretmenleri olmayabilir. Her Vali de Erzincan Valisi gibi olmayabilir. Bir insana talih kuşunun konması ya da onun elinden tutulması için illa bir aracı mı gerekli? Her yerde Kübra Öğretmen ve Hamza Bey mi olacak? Bu da mümkün olmadığına göre diğer Yunus Emre'lerin elinden kim tutacak? Onlara kimler kol kanat gerecek?

Vali ve öğretmen arasında cereyan eden örnek davranışı sulandırma gibi bir niyetim yok. Öküz altında buzağı da aramıyorum. Yalnız gönlüm şunu istiyor: Lise veya üniversite okuyacak ama maddi sıkıntısı yeterli olmayan öğrencilerimiz için Kübra öğretmenlerin aracılık etmesine hiç gerek yok. Devlet öyle bir sistem ve mekanizma kurmalı ki muhtaç durumdaki öğrenci ve vatandaşı devletin kendisi bulsun. Üniversite sonuçları açıklandığı zaman devlet, "Sayın Yunus Emre, kazandığınız fakülte için sizi tebrik ediyoruz. Okul hayatınız boyunca iaşe ve ibate gibi ihtiyaçlarınız devlet tarafından karşılanacaktır" mesajı göndersin. Devlet sıcak yüzünü böyle göstersin. Çünkü gerçek anlamda sosyal devlet olmak budur. Bu da zor değil. Yeter ki istensin. İstenirse devlet tüm Yunus Emre’lere kol kanat gerer. Bu konuda ülke olarak çok gecikmiş olsak da ümit ediyorum ki bu sahne, gerçek sosyal devletin temelini atan ilk harç olur ve arkası gelir. 

Not: Tekne kazıntı oğlum, 2002 Adana doğumlu. Doğumda yardımcı olan ebe, kucağına almış, koridora kadar gelerek çocuğumu bana göstermişti. Göstermekle kalmadı: “Salavatlarla doğumu yaptırdık. Adını da Yunus Emre koyduk” demişti. Ama ben o ismi vermedim, başka bir isim koydum. Şimdi düşünüyordum da oğlumun adı Yunus Emre olsaydı, Erzincanlı Yunus Emre gibi şanslı olabilirdi. Ebe çok ileri görüşlü imiş. Ama burnunun ucunu görmeyen ben ayağıma kadar gelen talihi böyle tepmişim. Vah talihim vah!

*07.09.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.