3 Şubat 2025 Pazartesi
İtaat ve Biat Kültürü *
2 Şubat 2025 Pazar
Üç Kesimin Ahlakı *
Muhammed Âbid el-Câbirî’nin tespiti (özet olarak):
1.Hz. Peygamber ve Sahâbe döneminde, yaşanan Kur’an ahlakına göre - Peygamber ve halifeler dâhil- hak hukuk konularında herkes herkese eşitti.
2.Sonra Emevîler iktidar oldu ve Müslüman yönetimler -çeviriler üzerinden- “kisrâ (İran kralı) değerleri”yle tanıştılar.
3.O değerler sisteminde üç türlü ahlak vardı:
a- Sultanın (devleti yönetenin) ahlakı bireysel seçkinlik ve ululuk üzerine kuruluydu.
Sultan “halifetullah” (Allah’ın vekili) ve “zıllullah” (Allah’ın gölgesi) idi; ona kimse hesap soramazdı.
b- Sultanın özel çevresinin ahlakı; onlar sultana hizmet eder, yanlış yapıp sultanın gazabına uğramaktan sakınırlardı.
c-Halkın ahlakı ise itaat etme ve sabırlı olma üzerine kuruluydu.”
Câbirî’ye göre bu ahlak tarzları, zamanla Müslüman toplumların kültürü haline geldi. “İslam ülkelerinde bu devlet anlayışı din adını da kullanarak bugüne kadar devam etti” (el-Aklu’l-Ahlâkî el-Arabî, s. 136-139, 169, 194-225, 234, 243, 253).
Max Weber’in yüz yılı aşkın bir zaman önce sultanizm dediği bu “kisrâcı değerler” sisteminde -lafı çok edilse de- uygulamada insan o kadar da önemli değil. (Mustafa Çağrıcı, özetle)
İnsanın o kadar da önemli olmadığını biliyorduk ama bunu da Cabiri’nin tespitiyle bir kez daha öğrenmiş olduk.
Tespitten anladığım kadarıyla, Emevîlerden günümüze pek bir şey değişmemiş. Yine üç tip insan ahlakı var.
Sultanın ahlakı, yaptıkları, tasarrufları geçmişten günümüze vardır bir hikmeti şeklinde devam ediyor ve hepsi layüsel.
Sultanlara bugün halifetullah veya zıllülah denmese de onları Allah’ın nimeti görenler eksik değil.
Sultana hizmet eden, sultana karşı hata yapmaktan Allah’tan korkar gibi korkan sultan çevresinin ahlakı. Bunlar da sultan sayesinde nimetlerden faydalanan kesim. Sultanın gözünden düşmediği, sultanın hışmına uğramadığı, sultana ihanet etmedikleri müddetçe bu nimetlerden faydalanma devam ediyor.
Üçüncü ahlak türü ise halkın ahlakı ki bu da itaat ve sabırdan ibaret bir ahlak.
Bu halka önceleri reaya, tebaa denirdi. Bugün halk reayadan vatandaşlığa terfi etse de bu büyük kesimin görevi itaat ve sabır. Şükür ki fazla yük yüklenmemiş. İtaat ve sabrı kabul etmeyip itiraz edenin kafasına sultan ve çevresi öyle bir gaile açar ki itiraza yeltenen anasından doğduğuna pişman edilir.
1935 yılında doğup 2010 yılında vefat eden bu Faslı düşünürün bu tespitine şunu ilave etmek mümkün. İtaat ve sabır ahlakı ile bezenmiş halkı da ikiye ayırmak lazım. Bir kesimi gönüllü itaatkar. Bunların oranı çoktur. Değilse sultan ve çevresi zirve yüzü göremez. Sultan ve çevresi bunların sırtına basarak yükselir. Bu kesim de bundan şeref duyar. Diğer kesim ise istemeyerek ve elinden bir şey gelmeyerek itaat ve sabır ahlakı ile yaşamaya devam eder.
Ve herkes halinden memnun. Çünkü Cabiri’nin dediğine göre sultan ve çevresinin bir de halkın ahlakı dinden de dayanak bulmak suretiyle bu toprakların kültürü haline gelmiş.
Bu iş kültür haline gelince, sultan sultanlığını yapacak, sultan çevresi de sultana hizmet etmeye devam edecek, halk da itaat ve sabır hayatı yaşayacak. Değilse ahlaksızlık etmiş olurlar. Çünkü bu kültür bu ahlakı dayatıyor. Zihinsel bir değişim olmazsa, sultan, sultan ahlakından, sultanın özel çevresi bu ahlaktan, halk da itaat ve sabırdan memnun olmaya devam eder.
*05.02.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
Nihayet Bana İş Çıktı (3)
F bloğa doğru giderken kemerimi de bir taraftan belime geçirdim. Tam 10.32'de öyle dakik değil, böyle dakik olunur dercesine duruşmanın yapıldığı salonun önüne geldim.
Diğer şahit oradaydı. Maşallah benden dakik. Erkenden gelmiş oraya. Ne de hevesliymiş şahitliğe. Sayesinde, duruşma salonunun hangi blokta, kaçıncı katta ve hangi numaralı salonda olduğunu gelmeden öğrenmiştim. Elimle koyduğum gibi buldum. O olmasaydı, epey bir arayıp soracaktım.
Duruşma salonunun önünde bizden başka birkaç kişi daha vardı. Tanımıyorduk onları. Şahitliğine geldiğimiz kişiler de yoktu. Belki de onları önceki duruşmalara çağırdılar. O zaman ifade verdiler. Bir de şahitleri dinleyelim demiş olmalı hakim.
Avukatlar girip çıkıyordu bol bol salona. Kiminin avukat elbisesi elinde dürülü kimi ise üzerine giymişti. Genelde erkekler giymiş, kadın avukatlar ise ellerinde dürülü girip çıkıyorlar. Bu arada kadın avukatların ökçeli ayakkabılarının altında çakılı olan nal ta ileriden ben geliyorum diyordu. Gözle görülmeyen bir yerden, önce nal sesini duyuyorduk ve az sonra kadın avukat geliyordu. Belli ki kendileri rahatsız olmuyorlar, başkasını rahatsız ediyoruz diye de düşünmüyorlar. Bence rahatsız edici bu tür ayakkabı özellikle avukatlara yasak olmalı.
Diğer şahit, kimler geldi diye ara ara çıkan mübaşire benim de geldiğimi söyleyerek ismimin karşısına artı koydurdu. Ne zaman çağırırsınız diye sordu. Az sonra dedi.
10.33 olan duruşmadaki şahitlik 11.00'de mübaşirin ismimi okumasıyla başladı.
Mübaşir önde ben arkada girdik duruşma salonuna. Kapının girişinde mübaşir geç dedi. İyi de nereye geçecektim. Kapının solunda iki kişinin oturacağı bir yer vardı. Sağda bir avukat oturuyordu. Ortada, önünde bilgisayar olan biri vardı. Galiba zabıt katibi olmalı. Onun önünde iki kişilik bir oturma yeri var. Yukarıda hakim, biraz mesafeli sağında savcı vardı. Olsa olsa şuraya geçmeliyim diye zabıt katibinin önündeki boşluğa yöneldim.
Hayır oraya değil, buraya dedi hakim. Zabıt katibi ile avukatın arasından bir kişinin geçebileceği bir yer varmış. Oradan geçip hakime biraz daha yakınlaştım. Nihayet yerimi buldum.
Ne bilirdim yerimin burası olduğunu? Çünkü ilk şahitliğim.
Hakimi, savcısı, zabıt katibi, avukatı oturuyor. Bense ayaktayım. Zanlı veya sanık olsam gam yemeyeceğim ayakta durmaya. Kendimi sakıncalı piyade gibi gördüm. Halbuki şahidim.
Daha önce mübaşir tarafından alınan kimliğimle kimlik kontrolü yapıldı.
Hakim söylediklerimi tekrarla dedi. "Gördüklerimi doğru söyleyeceğime, namusum ve vicdanım üzerine yemin ederim" cümlesini söyledi. Ben de tekrarladım.
Namusu anladım da vicdan ne? Ne zamandan beri vicdan üzerine de yemin edilir oldu? Sonra bana niye yemin ettiriliyor? Niye yalan söyleyeyim sonra? Şahitlik yapacak var dendi de ben gönüllü mü oldum?
Ardından kavganın oluşunu, niçin bu olayda bulunduğumuz, kavgada ilk yumruğu atanın kim olduğunu sordu. Öbürü de vurdu mu? Orada bulunan falan falan isimli kişiler de kavgaya karıştı mı? Birbirlerine hakaret ve tehdit yaptılar mı türünden sorular sordu. Bildiklerimi aktardım. Söylediklerimi tekrarlayarak zabıt katibine yazdırdı. "Avukat bey, soracağınız var mı” dedi. O da ”yok” dedi.” Çıkabilirsin” dedi.
Benden sonra diğer şahidi çağırdı. Onun çıkmasını bekledim. O da bir beş dakika kadar içeride durdu. Şahitliğimiz bittikten sonra çıkışa kadar beraber geldik. O yoluna gitti, ben de yoluma.
İlk şahitliğim de olsa artık şahitlikte tecrübe kazandım. Bu tecrübemi de yabana atmayın. En azından duruşma salonunda nerede duracağımı ve nasıl yemin edeceğimi biliyorum. Sizin de şahide ihtiyacınız olursa bilin ki size bir telefon kadar yakınım.
Şahitliğim erken bitti. Dışarı çıktım. Hava da güzeldi. Adliye yakınındaki bir okula giderek müdür ziyareti yaptım. Sonra ver elini çarşı merkezi.
Çarşıda biraz oyalanıp evime geldim.
Az dinlendikten sonra akşam oturması için evden çıktım. Dedim yine yürüyeyim.
Şahitlik işim kısa sürünce kendimi verdim yürümeye.
23 bin adım atmışım o gün.