10 Ocak 2025 Cuma

Tipik Bir Tek Adam

Adolf Hitler tek adam yönetimiydi. Mussolini de hakeza.
Adolf Hitler'in macerası sonrası Almanya 2.Dünya Savaşında yerle bir oldu.
Saddam, Kaddafi, Esed de tek adam yönetimi idi. Bugün bu üç adamın geride bıraktığı Irak, Libya, Suriye acınası durumda.
Bunlar geride kaldı. Günümüzde tek adam mı kaldı denebilir. Günümüzde de tek adam yönetimleri var. Şunlar bunlar diye tek tek saymayacağım. Sağınıza, solunuza bakarsanız, görürsünüz. Bir de yönetim anlayışlarına. Tek adam derken aklımıza sadece ülke yönetimi gelmesin. Bu, bir dernek, vakıf, oda vs. yönetimi de olabilir.
Kurumsallaşmamış, yerleşmiş teamüllerin olmadığı, işleyen bir sistem oluşturulmamış, tüm yetkilerin tek kişi elinde toplandığı, atın sahibine göre kişnediği, kişiye göre işleyişin değiştiği, gelenin belli bir süre sonrası gitmediği, kuralı varsa da işletilmediği, bir şekilde süresinin uzatıldığı, seçimlere rağmen sonucun değişmediği ülkeler, dernekler, mahalli idareler, odalar, şirketler hep tek adam yönetimidir. Bu tip yerlerde yapılan tüm değişiklikler, yönetimdeki kişi başta kalacak şekilde yapılan değişikliklerdir. Bu tip yönetimlere lider yönetimi de denebilir.
Böyle yerlerde lider her şeydir. Ülke veya o yer de lider veya tek adamındır. Zira her şey onun tasarrufundadır.
Böyle liderlerin varlığı bir istikrar, yokluğu kriz demektir.
Bu tip tek kişi yönetimleri, kişiye bağlı olarak iyi de yönetilebilir, kötü de. Genellikle kötü yönetildiği bir vakıa.
Genellikle lider ve tek adam yönetimleri Doğu toplumlarında görülür.
Bu yönüyle bakıldığı zaman Osmanlı devletini de tek adam yönetimine örnek verebiliriz.
Savaşta ölen padişahın savaş ve yol boyunca öldüğünün gizlenmesi de tek adam yönetimine verilebilecek bir örnektir.
Buraların liderleri ülkelerini batırır da çıkarır da. O ülkenin bahtına artık.
Tek adamlar macerayı severler. Kendilerine özgüvenleri yüksektir. Nefret edenlerin yanında sevenleri ve taraftarları da çoktur. Uğruna ölecek olanları da.
Lider veya tek adam yönetimlerine dair bu girişten sonra ülke yönetimi dışında tipik bir tek adam profilini örnek vereceğim.
Futbol kulüpleri de tıpkı siyasi partiler gibi dernekler kanununa tabi. Kulübün başına seçimle gelirler. Hepsinin genel ve yönetim kurulları vardır. Gel gör ki onca çalışan ve yöneticiye rağmen kulüplerin hepsi olmasa da bazıları tek adam yönetimidir.
Mesela Fenerbahçe Kulübü geçmişten günümüze hep tek adam yönetimidir. Ali Şen öyleydi, Aziz Yıldırım öyleydi, halihazırdaki Ali Koç da tek adamdır.
Bunların ortam özelliği, para babaları olmaları. Yani servetlerinin haddi hesabı yok. Maddi yönden de kulüplerine en büyük desteği verirler.
FB üyeleri de kulüplerine başkan seçerken başkanın paralı olmasına bakar. Çünkü para varsa en iyi hoca getirilir, en iyi futbolcular alınır. Hoca ve futbolcu iyiyse şampiyonluğun en büyük adayı FB olur. Bu yüzden FB üyeleri için para ve zenginlik her şeydir. Çünkü futbol demek paradır. Paran yoksa kulüp ne işe yarar.
FB'nin başına geçenler de kesenin ağzını kulüpleri için açar. Parayı verince düdüğü de kendileri çalar. İstedikleri teknik direktörü getirir, istemediklerini gönderir. Futbolcu tercihi de öyle. Yeter ki başkanları ben şunu istiyorum, bunu istemiyorum desin.
Her tek adam yönetiminde olduğu gibi bunlar da başarıya susadıkları için birden başarılı olmak isterler. O kadar da para verdiklerine göre başarı da gelmelidir. Çabuk ve hep başarı istedikleri için kolay kolay hoca ve futbolcu istikrarı yakalanmaz. Yıllık hoca ve futbolcu değişir.
Dediklerimin en güzel örneği de Ali Koç'tur. Bu sene pek ön planda görünmese de kulübün tek patronu tek adamı tek lideri tek karar verenidir. Bir sorunu yönetime ve üyelerine getirse de tek karar mercii kendisidir.
6-7 yıldır FB'yi tek adam olarak yönetiyor. Öncesinde de tek adam Aziz Yıldırım'ın yardımcılığını yaptı. O kadar para harcamasına rağmen on yıldır takımı şampiyon olamıyor.
Şampiyon olamamalarını da yapıya bağlıyor. On yıldır hakem mağduru gösteriyor kendilerini.
Halbuki bilenler bilir. Bu ligde en fazla korunan iki kulüp var. Biri FB ise diğeri GS'dir. Hangisinin daha fazla korunduğu konusunda bu iki takım birbiriyle yarışır.
08.01.2025 tarihli basın toplantısında, "10 yıldır hakemlerle uğraşıyoruz" demesi manidar. "Geçen sezon 99 puan gibi rekor puan almamıza rağmen rakibimiz ittirilerek önümüze geçirildi" demesi de FB başkanında bir değişikliğin olmadığını gösteriyor.
FB başkanının bu anlayışı, bir sene öncesi tıp puanını tutturan bir öğrencinin şu kadar puan almama rağmen bu sene tıpa giremedim demesine benzer. Halbuki öğrenci bir öncesi yılın tıp puanından ziyade bu yılın başarı sıralamasına bakması gerekiyordu. Ali Koç da "65-70 puanla şampiyon olunurken biz 99 puan topladık. Bizi yine şampiyon yapmadılar" demeye getiriyor işi.
Bu tek adam yönetim anlayışını fazla uzatmadan bir örnekle yazımı nihayete erdirmek istiyorum.
FB biliyorsunuz 2024'ün 2 Nisanında aldığı kararla GS ile oynayacağı Ziraat Kupasına U19 ile çıkmış, maçın başında da takımı çekerek hükmen mağlup olmuştu.
Bu sene Ziraat Kupası elemelerine katılıp katılmayacağı kararını son ana kadar bekletti. Fikstür çekildi.
8 Ocaklı basın toplantısında gazetecinin biri "Ziraat Kupası elemelerine FB'nin katılıp katılmayacağını sordu. “Katılıyoruz" dedi Ali Koç. "Takımınızın bundan haberi var mı" diye sordu aynı gazeteci. "Şu anda oldu" dedi Ali Koç.
Dikkatinizi çekerim. 8 Ocakta bu karar açıklanıyor. Takımın o anda haberi oluyor ve bu takım bir gün sonrası Kasımpaşa ile Ziraat Kupası eleme maçına çıkıyor. Bu, bir öğrencinin olacağı sınavdan bir gün önce haberdar olmasına benziyor.
Çok bir şey demeyeceğim. Çünkü tek adam yönetim anlayışına verilecek en güzel örnek bu.

9 Ocak 2025 Perşembe

Tedavisi Olmayan Hastalık Hastası Hastalar

Hasta olmadığı halde hasta olduğuna kendini inandırmış kişilere ne doktor fayda verir ne ilaç ne reçete ne tavsiye. Bunlar ömrünü hasta hasta tamamlarlar. Hastalık hastası bu tiplerin en büyük sıkıntısı, başkasının bunların hastalığına inanmaması. Sen inanmazsın ama ben çok hastayım, çeken bilir psikolojisini yaşarlar. Abartırlar da abartırlar. Tüm dünya sağlam, bir bunlar hasta. Kendileri ayakta olsa da hastalığını dinleyenler hasta olur. Çünkü içleri dışarı hastalık olur. Ne kendileri huzur bulur ne de çevresi.

Bir de algı oluşturarak hayatını yaşayanlar var. Bu tipler oluşturdukları algıya önce kendilerini alıştırır, sonra çevresini ikna eder. Ömürleri algıyla geçer. Kah yapı derler kah sistem kah güç. Çevresi buna inandıktan sonra dünya onundur. Çünkü tevazu görünümlü kibirlerinin arkasında hep başkasını hedef gösterme vardır. Çevresi onun gösterdiği hedefe odaklanırken bu tipler hiç kendilerinde suç ve eksiklik bulmadan hayatını devam ettirirler. Ortamı bu algıyla gerdikçe keyif çatarlar. Nasılsa kendisinde suç yok. Suç hep başkasının. Bu kadar etrafında inanan varsa, bu algıya teslim olan varsa niye keyif çatmasın. Bir güçtür bunlar. Basın ve TV ellerinde. Maddi sıkıntıları da yok. Paradır, şöhrettir, bulundukları yıkılmaz statüdür bunları bu hale getiren. Oluşturdukları algıyı anlatması için gerekirse paralı adam tutarlar. Gerekirse bunlara iş verirler. Yola gelmeyenleri yani kendisine teslim olmayanları işinden bile ederler, tu kaka yaparlar. Bunları anasından doğduğuna pişman ederler.

Bu tipler genellikle tek adamdır. Yönetim de budur, genel kurul da budur. Hepsi buna hizmet için vardır. Sözünün üzerine söz söyleyemezler. Elde ettiği yeri, makamı istediği şekilde yönetir. Kırsa da dökse de kimse bir şey demez. Çünkü parası vardır, gücü vardır bu tiplerin. Babasının mülkü gibi yetki kullanır diyeceğim ama babanın mülkü öyle hoyratça kullanılmaz. Nasılsa bulundukları yer amme adına iş yapan bir yer. İstisnaları olmakla beraber bizim toplum da paraya, şöhrete, güce teslim olmada zaten yarışır. Algı oluşturma, oluşturdukları bu algıyla yaşamayı hayat felsefesi haline getirdikleri için bunları da hastalık hastası kabul etmek gerek. Bu hastalığın da tedavisi yoktur.

Bir de kendiyle barışık olmayan tipler vardır. İçindeki düşmanı hep dışarıda ararlar. Bir şeyi iyi yapınca ben yaptım, biz yaptık derler durmadan. Kırıp dökmüşse hedef bellidir. Parmağını birilerine doğrultması yeterlidir. Kah dış güçlerdir kah ezeli rakibidir kah esnaftır. Çünkü kendileri yunmuş yıkanmıştır. Dünyada bir iyi bunlar vardır. O kadar kötü insanın içerisinde kendileri gibi iyi olanların olması Allah’ın bir nimetidir. Anlamadıkları da yoktur. Her şeyin kitabını yazmışlardır zira. U dönüşü yapmada, zikzak çizmede, dün dost bildiğini düşman bellemede, düşman bellediğini dost edinmede üstlerine yoktur.

Bu tiplere başarı için her yol mubahtır. Bu uğurda en büyük şansları kendilerini ölümüne destekleyen erkek deveye dişi diyen taraftarlarıdır. Bu taraftar kitlesi olduğu müddetçe sırtları asla yere gelmez.

Bu taraftar kitlesi sayesinde hep başarılı oldukları için yenilgiye asla tahammülleri olmaz. Kazara bir yenilgi yüzü görürlerse kendileri dışında herkesi değiştirirler. Bir kendileri kalır. Yanlışları olsa kendilerini de değiştirirler ama yok yok yok.

Bu tipler de oluşturdukları algıyla hep ayaktadır. Başarılarını da bu algıya borçludurlar. Sureti haktan görünmeyi çok iyi becerirler. Düşmanla yaşarlar. Düşman daima günah keçisidir. Tek sermayeleri de düşmanlarını eleştirmekten ibarettir.

Hedef gösterme ve algı oluşturma yönüyle hep başarıdan başarıya koştukları için hiç hatalarını görmezler. Bu yüzden kendileriyle yüzleşmezler. Bu tiplerin de tedavisi yoktur.

Topraklı Pekmez

Bizim insanımızın hepsi olmasa da önemli bir kısmı iş beğenmez, aylak aylak gezer, iş yok der. Halbuki insanımız isterse ekmeğini taştan çıkarır. Yeter ki bir konuda becerimiz olsun.

Evet, ekmeğini taştan çıkarmak, geçimini sağlamada çok becerikli olmak ve ne yapıp edip geçimini sağlamak için kullandığımız bir terimdir.

Bu deyimi hepimiz duyduk. Hatta böylelerini gördüğümüzde, helal olsun, kimseye muhtaç olmadan evine ekmek götürüyor deriz.

Peki, ben size ekmeğini topraktan çıkaranlar var. Bundan haberiniz var mı desem, başınıza gelmediyse, görmediyseniz ve tatmadıysanız nereden bileceksiniz.

Cehaletinize veriyorum. Bilseniz, bu tür ekmeğini topraktan çıkaranlar, taştan çıkaranlara beş çeker.

Bildiğiniz gibi ekmeğini taştan çıkarma deyimi bir beceriyi ortaya koyar. Yani taş satmaz bu tip kişiler.

Ekmeğini topraktan çıkaranlar ise tarım ve çiftçilikle uğraşmıyor. Toprağa ektiğini satmıyor. Bunlar safi toprak satıyor. Bu yönüyle bakıldığında ekmeğini taştan çıkaranlar, topraktan çıkaranların eline su dökemez.

Kim bunlar, biz hiç görmedik diyor ve bu beceriyi gösterenlerin kimler olduğunu merak ediyorsanız, anlatayım ki özellikle işsiz olup aylak aylak gezenlerin kulağına küpe olsun. Boşuna dememiş atalarımız, taşı toprağı altın diye. Her ne kadar bu deyimi İstanbul için söyleseler de ekmeğini toprak satarak sağlayanlar için köy, kent, mahalle, Anadolu'nun her bir yeri İstanbul'dur.

Sizi daha fazla merakta bırakmadan bu işin künhünü anlatayım ki işsizlere istihdam hizmetim olsun.

Toprak satmak için öncelikle bağınız olmalı. Bağınız yoksa evinizin önündeki asma da olabilir. Yoksa da komşunun veya akrabanın bağı ve asması olabilir. Bu durumda üzüm komşudan, kaynatma da sizden. Kazancı yarı yarıya paylaşırsınız.

Üzümü toplayıp pekmez kaynatacaksınız. Bunun için daha önce pekmez kaynatman önemli değil. Önemli olan her şeyden anlıyor olman kafi. Bu durumda pekmez ne ki?

Bunun için ilk önce pekmez de kullanmak üzere bol miktarda toprak bulacaksın. Ama bu toprak, bulduğun ve gördüğün her toprak değil. Halk arasında bu toprak türüne, ak toprak, beyaz toprak, marın ve havara deniyor. İnternette de satılıyor.

Bu toprağı bulduktan sonra 100 kg şıranın içine dört kilo toprak dökeceksin. Sonrasını ne yapacağını zaten sen çok iyi biliyorsun. Sanırım bol kaynatacaksın. Öncesinde topladığın üzümü bir güzel yıkayıp üzümün çürüğünü, çarığını ve sapını ayıracağını, temiz çizmeler giyip ezeceğini, ezdiğini bir tülbendin içine koyup suyunu ve posasını ayıracağını, suyu tencereye koyarak altını yakmadan kaynatacağını, genişçe bir leğen içine koyduğun toprağın üzerine dinlendirdiğiniz üzüm şırasını boşaltacağını, üzeri kapalı bir şekilde bir gün dinlendireceğini, bu dinlenme esnasında tortu yapan maddelerin dibe çökeceğini, ertesi günü şırayı süzerek kaynatma tenceresine atacağınızı, karıştırarak iyice kaynatacağınızı, kaynatırken üzerinde oluşan köpükleri tahta kaşık marifetiyle alacağınızı, şıranın kıvamı iyice olgunlaştığında ocaktan alıp dinlendireceğinizi, sonra kavanozlara doldurup ağzını kapattıktan sonra ters çevireceğinizi, bu şekil bir müddet dinlendikten sonra afiyetle yiyeceğinizi zaten çok iyi biliyorsunuz.

Tabi sen fazlasını satacağın için bu kadar özen göstermene gerek yok. Kazan veya tencereden indirdikten sonra toprağın alta çökmesini beklemeden pekmezi kavanozlara pardon bir litrelik kola şişesi veya beş litrelik plastik pet şişelere doldurup satış aşamasına geçeceksin.

Pet kaplarda simsiyah pekmezi gören, sen dahil herkes ne güzel pekmez oldu diye hayran hayran bakacaksın. Pekmez işi benim işim diyeceksin. Ardından teraziye koyup tartacaksın.

Burada toprak satışı nerede, sen düpedüz pekmez satışını anlatıyorsun diyebilirsiniz. Kokusu sonra çıkar bunun. Çünkü o simsiyah görünen ve terazide ağır çeken pekmezin yarıdan fazlası topraktır. Bu yarısı toprak olan pekmezin diğer kalan tarafı da toprak emer. Koca pet şişe olur pekmez görünümlü bir toprak. Sen sattıktan birkaç ay sonra çıkar ortaya. Pekmez, olur bir toprak. Böylece üzüm yerine tartıda ağır topraklı pekmez satmış olursun. Paraya da para demezsin.

Haydi göreyim seni. Milleti mahrum etme şu topraklı pekmezinden.

Bundan sonrasını, bu sene iyi pekmez aldım diye sevinen müşteriler düşünsün. Afiyetle yesin aldığı topraklı pekmezi. Yiyebilirse tabi. Kaynatır olmaz, süzer olmaz. Çünkü gelen hep topraktır. Bu duruma ah vah etse de küçüklüğünde bazılarının duvarı kazıyarak yediği toprak özlemini büyüyünce bu şekilde gidermiş olur. Bu da sorun olmaz. Topraktan gelip toprağa gitmeyecek miyiz? Ha giderken toprak da yemiş oluruz. Oluruz toprak adam. 

Bir diğer faydası da eve bir hırsız girse bu topraklı pekmez şişesi silah yerine kullanılabilir. Attın mı hırsıza, onu yere serer. Yeter ki isabet etmiş olsun.

Ha bu arada unutma. Sattığın pekmez görünümlü bu toprak satışından maliyenin haberi olmasın. Çünkü bu satışın kutsal değildir. Unutma ki vergilendirilmemiş kazanç kutsal değildir.