7 Ocak 2025 Salı

Güven ve Adalet Sorunumuz *

Hemen hemen her alanda Türkiye'nin bir adalet ve güven problemi yaşadığı muhakkak. Adalet ve güven ise inşaattaki harç gibidir. Harç varsa inşaat devam eder. Harç yoksa inşaat durur. Başka malzemeye ihtiyaç duyulmaz. İşçiye paydos verilir.

Eğer bu ülkede bu iki sorun varsa -ki bu sorunun olduğu muhakkak- o zaman bu ülkenin doğru giden hiçbir işi ve şeyi olmaz. Harç örneğinden gidersek, bu iki ahlaki ve evrensel değer inşaattaki harç gibidir. Harç binanın örülmesi için elzem olduğu kadar binayı da sağlam tutar, taş ve tuğlaları birleştirir ve kaynaştırır.

Eğer bu ülkede adalet ve güven zedelenmesi varsa, yok denecek kadar bu iki değerin esemesi okunmuyorsa, o millete de o milletin devletine de Fatiha okumak gerek.

Seçim yapıyoruz. Sandıkta kamu görevlisi başkan, yine kamu görevlisi başkan yardımcısı, en az dört partinin üyesi sandık kurulunda görev yapar. Sayım döküm sonrası tutanak tutulur, tutanağa tüm üyeler imza atar. Her partinin elinde ıslak imzalı tutanak olmasına rağmen kaybeden, rakibini tebrik edeceği yerde yanlış sayıldı, rakibe yazıldı türünden bahanelerin arkasına saklanarak seçime şaibe karıştırmaya çalışırız.

Futbol maçı oynanır. Maçın sonucuna göre açıklama yaparız. Şayet kaybetmişsek, oynadığımız oyundan ziyade hakemi eleştiririz. Kritik pozisyonları gündeme getiririz. "Hakem maçı katletti. Yanlış kararlar verdi. Maçın sonucuna etki etti. Takdir haklarını rakip takım lehine kullandı. Bu hakemlerle olmuyor. Yabancı VAR hakemlerinin ardından orta sahada görev yapacak yabancı hakem istiyoruz. Dün rakibimizin oynadığı maç hakem eliyle rakibimize hediye edildi. Hep rakibimiz kollanıyor. Şu pozisyonda penaltı verildi/verilmedi. Zaten o hakem o takımı tutuyor. O hakemin yönettiği tüm maçları rakibimiz kazandı" türünden veryansın ederiz.

Bu verdiğim örnekleri birbirimize güvensizliğimizin bir göstergesi sayabiliriz. Güvenin olmadığı yerde zaten adaletten söz edilemez.

Sonrasında da mazeret bulma ve gerekçe üretmeye geçiyoruz.

Ömrümüz başarısızlıklarımıza kılıf bulmakla geçiyor.

Eğer bu ülkede adalet ve güven yoksa seçim yapmanın, birilerini seçmek için seçmenin önüne sandık koymanın bir anlamı var mı?

Eğer bu ülkenin hakemlerine güvenilmiyorsa, maçlar adil yönetilmiyorsa, hakemin kendi takımımızı tutmasını istiyorsak, bu ülkede maçlar niye oynanır? Hiç oynanmasa daha iyi. Her maç sonrası hakemleri eleştirmek o hakemlerin bir sonraki maçta tekrar hata yapması demektir. Çünkü hep eleştirilen kişiler asla doğru maç yönetemez.

Her türlü başarısızlığa mazeret üretiyor, bahane bulacaksak, bir günah keçisi ilan edeceksek, her işe şaibe katacaksak, ortamı daima gereceksek, hiç kendimize bakmayacaksak, bu yarışta niye varız? Katılmayalım yarışlara daha iyi değil mi?
Hasılı adalet ve güvende sınıfta kaldık. İkmal bile bizi paklamaz. Üretimde zaten yokuz. Üretim namına yaptığımız tek şey, mazeret üretmektir. Her mazeret aynı zamanda algı oluşturmaktır.

Unutmayalım ki her şeye kılıf bulmak, algı üretmek, mazeret ve bahanenin arkasına sığınmak, haksızlık ve başarısızlığımızı örtmek için ortalığı velveleye vermek, şaibe karıştırmak, kendimize güvensizliğin ve utanmazlığın bir göstergesidir. Kişilerdeki utanma duygusunun yok olmasıdır. Bu duyguyu kaybedenlerde ise ne Allah korkusu olur ne de kuldan utanma.

*21.08.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

Davacının Ahmağı *

Türk siyasetinin ve Meclisin renkli siması kim dense, Sırrı Süreyya Önder derim.

Hayatı yokluk, protesto ve hapis hayatıyla geçmiş dense yeridir.

Bildiğim kadarıyla yargılanması devam ediyor.

Kimdir diye baktığımda, Adıyamanlı Türkmen bir ailenin çocuğu olan Önder hakkında; yönetmen, senarist, yapımcı, oyuncu, gazeteci ve siyasetçi yazıyor.

Dört dönemdir milletvekilliği yapan Önder, vekil olmasına rağmen yurtdışına çıkış yasağı var. Yani sakıncalı piyade muamelesi görüyor. Meclis başkanvekilliği görevini sakıncalı görmeyen devlet, yurtdışına çıkış yasağı koyuyor.

Halihazırda TBMM başkan vekilliği görevini de yürütüyor.

Burada, Sırrı Süreyya'nın kim olduğundan ve hangi partiden vekil seçildiğinden bahsedecek değilim. Sırrı Süreyya'nın espri ve mizah yönü, donanım ve birikimi ve hazırcevaplığı dikkatimi çekti.

O kadar birikimli, mizah yapan ve hazırcevap gördüm ama Sırrı Süreyya gibisini görmedim. Verdiği cevaplardan da kimse gocunmuyor ve tepki göstermiyor. Hatta ortamı yumuşattığı, insanları rahatlattığı muhakkak.

Önder'in bu yönünü bildiğimden, aklıma geldikçe ve önüme düştükçe kısa videolarını dinler ve izlerim.

Bir defasında yine Meclisi yönetirken soru cevap faslına dair bir görüntü önüme düştü. Şanlıurfa milletvekili, ilinin sorunlarını dile getiriyor. Şu eksik, bu eksik, şu yapılmadı, bu yapılmadı şeklinde tüm eksiklikleri saydı. Derdini anlattıktan sonra neler yapabiliriz Sayın başkan dedi.

Tüm bu konuşmayı baştan sona dinleyen Sırrı Süreyya, taşı gediğine koydu ve şu cevabı verdi: "Sayın Tanal, sizi ve Meclisin tenzih ederek söylüyorum. Davacının ahmağı, derdini mübaşire anlatırmış" dedi. Son noktayı koydu. Öyle zannediyorum, gülüşmelere neden olmuştur bu benzetme ve cevap.

Yine bir Meclis yönetiminde bir partinin grup başkan vekili söz istiyor. Söz veriyor. Söyle derdini diyor: "Az önceki konuşmacı bize sataştı. Utanmıyor musunuz" dedi. Hemen araya girerek "Utanmıyorum de sende" dedi. Bu cevaba hatip dahil herkes güldü. Ardından, "Utanmıyor musun derken soru işareti yok. Ünlem işareti var” dedi. Önder, "Ben keramet ehli değilim. Orada ünlem işaretini göremiyorum" dedi.

Sözün özü, Mecliste ve her yerde böyle kelamı kibar, donanımlı ve hazırcevap insanlara ihtiyaç var. Nerede böyleleri varsa, bilin ki oradakiler, işlerinin arasında hoşça vakit geçirirler ve yorgunluklarına değer.

*10.01.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

Terör Örgütü Zor Durumda mı?

Türkiye, terörün çok olduğu, şehit sayısının bol olduğu yıllardan bugünlere geldi.

23 Ekimde TUSAŞ'a yapılan saldırıyı saymazsak, terör örgütü uzun zamandır bu ülkede terör eylemi gerçekleştirmiyor veya gerçekleştiremiyor.

İçişleri Eski Bakanı Soylu'nun, ülke içinde kaç teröristin kaldığını, teröristleri ayakkabı numaralarına kadar biliyoruz açıklamaları hala belleklerde.

PKK bitti, can çekişiyor, zayıfladı deniyor.

Böyle mi gerçekten? PKK bitti mi?

Eğer bitti ise o zaman tekrar İmralı sakini ile görüşmek neyin nesi o zaman? Bitti ise hiç görüşmeye, Öcalan'ı içeriden çıkarmak için çaba göstermeye gerek yok.

O zaman bu durumu nasıl değerlendirmek lazım. Herkesin kendine göre bu süreci değerlendirmesi farklı olabilir. Ben de bu süreci şöyle değerlendiriyorum.

PKK'nin eylem yapmaması veya yapamaması sevindirici olmakla beraber âcizane, PKK'nin zayıfladığı, bu yüzden terör eylemi gerçekleştiremediği düşüncesini gerçekçi bulmuyorum. Aksine, terör örgütünün hiç olmadığı kadar güçlendiğini düşünüyorum. Türkiye'de eskisi gibi eylem yapmaması, Irak'taki ve Türkiye'deki gücünü Suriye'ye kaydırmasından kaynaklandığını düşünüyorum. Eski gücünden daha güçlü olduğu, 70 bini bulan düzenli orduya sahip olduğu yazılıp çiziliyor.

Terör örgütünün tüm gücünü Suriye'ye kaydırması, örgütün Türkiye'deki emellerinden vazgeçtiği anlamına gelmiyor. Terör örgütü eylem yapmak isterse Türkiye'nin her yerinde her zaman eylem yapabilecek bir potansiyele sahip. Nitekim 22 Ekimde Sayın Bahçeli'nin umut hakkından bahsettiği günün ertesi günü, terör örgütü Ankara'da terör eylemi gerçekleştirerek tepkisini vermişti.

Örgütün bu kadar hızlı yanıt vermesi manidar değil mi? Üstelik Ankara'da gerçekleştiriyor bu eylemi. Eylemin gerçekleştirdiği yer ise güvenlikli bir yer.

Öyle zannediyorum, örgüt istihbaratta da güçlü. Bahçeli'nin böyle bir konuşma yapacağını da biliyor ve bir gün sonrasında planlı bir şekilde eylemini gerçekleştiriyor.

Örgüt Suriye'de umduğunu bulamazsa oklarını tekrar Türkiye'ye döndürebilir.

O yüzden PKK bitti, zayıfladı, eskisi gibi operasyon yapamıyor iddiaları içi dolu olmayan iddialardan ibarettir. Her zamankinden daha fazla uyanık olmada fayda var. İstihbaratı gözünü dört açması gerekir.