2 Ocak 2025 Perşembe

Ramazanın İşaret Fişeği Recep

Recep,

Aylardan bir ay demeyin.

Aynı zamanda erkeklere verilen bir isim demeyin.

Farklı aylardan biridir.

Üç ayların başlangıcı ve başıdır.

Ramazanın işaret fişeğidir.

Geldi mi recep.

Ramazana sayılı günler kalmıştır.

Bir bakmışsınız şaban, ardından ramazan.

Ramazan deyip de geçmeyin.

On bir ayın sultanı kabul edilir.

Bir ay boyunca oruca niyet edilir.

Oruç fobisi olanlara düşer bir kabus.

Sanırsın ki Karadeniz'de gemileri battı.

Nasılsa bir ay değil mi demeyin.

Recep, şaban geçmişse, bu da geçer demeyin.

Bilin ki recep ve şabandaki hız ramazanda yok.

Görünce ilgiyi ramazan. Yavaştan alır gitmeyi.

Gitmeye hiç niyeti olmaz.

Madem beni seviyor ve gitmemi istemiyorsunuz,

O zaman ağırdan alayım der.

Durur da durur.

Durmakla da kalmaz. Dilini damağını kurutur.

Akşamı iple çekersin.

İftarla beraber sofraya verirsin kendini.

Üzerine bir çay içeyim keyif atayım dersin.

Gevşeme, bırakma kendini. Daha var 20 rekat teravih var der.

Teravihin ardından şöyle uzun oturayım dersin.

Gözünü önüne gece vakti yapılan sahur gelir.

Sabaha dinç kalkmak için sahura kalkmak gerek.

Sahuru yapmayınca psikolojik yönden çöküyor insan. Sahura da kalkamadım dedirtir insana.

Hasılı uzun oturtmaz seni. Elin mahkum yatacaksın.

Uykulu uykulu sahura kalkar, atıştırırsın.

Gözünden uyku akıyor.

Yatayım diyorsun.

Sabah namazı var.

Ezanla birlikte kılıp yatayım zira sabah mesai var diyorsun.

Süleymaniye'den bir ses: Daha imsak başlamadı. Sabah namazı vakti girmedi. Bekleyeceksin. Değilse namazın olmaz diyor.

Diyanet ise boş ver sen Süleymaniye'yi. Bal gibi olur namazın. Aha bu da ezanı diyor.

Haliyle kafan karışıyor.

Bir de iş var sabah sabah.

Ya alternatif imsak vaktini bekliyorsun ya da bobalı boynuna Diyanet'in diyorsun.

Bu durum bir ay boyunca mütemadiyen böyle devam eder.

Memurun pazartesi sendromu gibi oruçta zorlananlar, ramazanın çıkmasını iple çekerken, devreye, olsa da daha tutsak, ne zaman geldi, ne zaman bitiyor diyenler giriyor.

Pazartesi sendromu gibi oruç tutanlar neyse de olsa da tutsak diyenlere, madem öyle. Yılın diğer günlerini de oruçlu geçirin, elinizden alan mı var demek lazım.

Bir de ramazan yaklaşırken şu orucu nasıl yırtarım deyip doktor doktor dolaşanlar var. Çünkü hasta bunlar. Bir doktor dese ki oruç tutamazsın. Dünyalar onların olur. Gelir yanına. Doktor yasakladı. Tutamıyorum der. Oruç oruç onları teselli etmek de sana düşer.

Hasılı ramazanın işaret fişeği üç ayların başlangıcı recep, bana bu gözlemleri gözümün önüne serdi.

Benden aktarması. Gerisi size kalmış. 

1 Ocak 2025 Çarşamba

Sınırımızdaki Mayınlar

Bugün nereden aklıma geldiyse yılın ilk gününde mayınlar aklıma geldi. Yazıma önce bir mayın fıkrasıyla başlamak istiyorum:
Körfez Savaşından 4 yıl önce Kuveytli kadınlar üzerinde bir inceleme yapan Amerikalı bir gazeteci, Kuveytli kadınların erkeklerinden 4 metre arkada yürüdüklerini tespit eder.
Savaştan 4 yıl sonra tekrar Kuveyt’e gelen gazeteci, kadınların erkeklerden 4 metre önden gittiklerine tanık olur. Kısa zamanda meydana gelen devrim niteliğindeki bu değişimin sebebini öğrenmek için gazeteci, kadınların yanına gider ve bunun sebebini sorar. Kadınlar: ‘Mayınlar efendim!’ cevabını verirler”.
Ne olmuş mayın varsa demeyin. İsterseniz bir basın bir mayının üzerine. Havaya uçurur. Tüm vücudunu lime lime eder. Mezara konacak tek organın kalmaz. Çünkü ara ki bulasın.
Bu fıkrada kadının değersizliğine işaret ediliyor. Bir tehlike anında ölecekse ilk önce kadınlar ölsün demektir bunun adı. Kadın mayına basıp ölecek ama mayını temizlemek suretiyle geriden gelen erkeklerin de güvenliğini sağlamış olacak.
Bu mayın fıkrasından bir başka mayın olayına gelelim. Bildiğiniz gibi Suriye iç savaşı 2011 yılında çıktı. Bu iç savaş dolayısıyla ülkelerindeki bu kirli savaşa alet olup ölmek istemeyenler başta Türkiye olmak üzere civar ülkelere sığındılar. Çoğunluğu da bize geldi.
Burada, bizim en uzun sınırımız olan Suriye sınırı boydan boya mayın kaplıydı. O mayınlara ne oldu? Onlar bu sınırdan nasıl geçti, geçerken mayına basarak ölmediler mi diye bir soru gelmesi normal.
Sınırdan geçerken mayın patlamadı. Patlamadığı için mayın dolayısıyla ölen Suriyeli olmadı. Çünkü mayın yoktu sınır boyunca.
Haydi bir soru daha soralım. Ne oldu buradaki mayınlara? Biz ülke olarak o mayınları 2010 yılında ihaleyle boydan boya temizlettik.
Hatırlarsanız, mayın temizleme ihalesini İsrailli bir firma almıştı. Gelen tepkiler üzerine bu ihale iptal edilerek başkasına verilmişti.
Düşünmeden edemiyor insan. 2011 Suriye iç karışıklığı çıkmadan bizim Suriye sınırımızdaki mayınları 2010 yılında, yani iç karışıklık ortaya çıkmadan bir yıl önce temizleniyor.
Burada sormak lazım. İç karışıklıktan bir yıl önce mayınların temizletilmesi tesadüf mü yoksa mayın temizliği planın bir parçası mı? Tabiatta tesadüflere yer olmasa da bu mayın temizliğinin tesadüf olmasını isterim. Tesadüf değil de daha önce planlanmış bir iç karışıklığın parçası ise vay halimize. Bizim öngörümüz ise yine vay halimize.
Tesadüf veya planın parçası ya da öngörümüz. Bunu yani mayın temizliğini biz mi planladık yoksa bu planın senaristi başkası veya başkaları mı?
Sonucu hiç lehimize olmasa da gönül ister ki bu plan bizim eserimiz olsun. Eğer başkası ise yani bir başkasının senaryosu ise bu demektir ki biz senarist veya aktör değiliz. Olsak olsak başkalarının yazdığını oynayan bir aktör oluruz. Bunu da ülkeme yakıştıramam.
Bu mayın temizleme öngörüsü veya zamanlama hatası bizim ülkenin eseri ise sonucu vahim olsa da bir yıl öncesinden plan yapmak ve öngörüde bulunmayı da kıskanırım. Çünkü ben yarının planı yapamıyorum, öngörüde bulunamıyorum. Kısaca burnumun ucunu göremiyorum.
Az önce bu mayın temizliğini birine söyledim. Önce düşündü. Sonra “Biz o mayınları, Hicaz’a tren yolu döşemek için temizledik” demez mi? Pes doğrusu dedim. Öyle ya ülkenin her bir yerini demiryolu ile döşedik de Hicaz’a uzanacak demiryoluna gelmişti sıra. Sizi bilmem ama bu adanmışlığın bu anlayışın bu düşüncenin bu inanmışlığın bu azim ve gayretin karşısında ben duramam. Atom da duramaz. Çünkü parçalanıp yok olur. Mayın da duramaz.
Sahi Suriye iç savaşı çıkmadan bir yıl önce bu mayın temizliğine siz ne dersiniz? Nasıl yorumlarsınız?

Misafir Yazarın Kaleminden Dökülenler

Kendisi de “Değirmenden Mektup Var” başlıklı (http://degirmendenmektupvar.blogspot.com/" başlıklı bloğa sahip. 

Kalemi kuvvetli, okuyucusu bol, yazıları çokça yorum alan bir yazar. Onca işinin arasında sağ olsun benim yazılarımı da okur. Çoğu yazıma da yorum yazarak yazılarıma katkı sunar. Bu vefalı okuyucum aynı zamanda ülkesini dert edinmiş, ülke meselelerine kafa yoran ve öneriler sunan biri. 

Recep Altun isimli bu kardeşimiz, yılın son günü (31.12.2024) “Yabancılar Sorunu” (https://dilinkemigiyok.blogspot.com/2024/12/yabanclar-sorunu.html) başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Bu yazıma da üşenmeyip yorum yazmış. Yazıma yazdığı yorumu buraya aynen alıyorum:

“Kim ne derse desin, ben ülkemize böyle gelişi güzel yabancı sığınmacı ya da göçmen alınmasına karşıyım.

Ülkemiz içinde zaten birbirimizle yeteri kadar sorunumuz var. Bu göçmen ya da sığınmacıların ihtiyaçları nasıl gideriliyor? Bunlar ülkemizin ekonomisine yük olmuyor mu? Ekonomimize yüklenen bu yükü kim taşıyor? Bizler taşımıyor muyuz?

Almanya'ya, Hollanda'ya, Fransa'ya giderek orada çalışan Türkler var. Ama onlar Suriyeliler gibi sığınmacı olmadılar oraya. O devletler Türkleri ülkelerinde misafir işçi olarak çalıştırmak üzere bizzat çağırdılar, bizler de gittik. Bizi onlar çağırdılar.

Biz Suriyelileri, Afganlıları çağırdık mı? Hayır! O halde, Türkiye'de ne kadar yabancı sığınmacı, göçmen varsa ülkemi terk etsinler, ülkelerine dönsünler. Ben onlara ne merhamet ederim ne de acırım.

Avrupa neden Suriyeli, Afganlı, Somalili, Sudanlı göçmenleri ülkelerine kabul etmiyor? Akılsız olanlar onlar da akıllı olanlar bizler miyiz? Yapmayın Allah aşkına! Ülkemde hiçbir yabancı sığınmacı, göçmen, statüsü ne olursa olsun görmek istemiyorum.

Bakın Ben Kırşehirliyim. Bizim yöremizde o kadar çok Kürt kardeşlerimiz var ki daha bugüne kadar onlarla bizim aramızda hiçbir sorun olmadı ve yaşanmadı. Onlar daha çok hayvancılıkla uğraştıkları için maddi açıdan çok da zenginler. Yani durumları iyi.

Ülkemizde kaşınacak çok yumuşak karınlar var iken, neden bir de Suriye, Afgan, Pakistan, Somali, Sudan gibi ülkelerin insanları ile demografik yapımızın bozulmasına müsaade edelim.

Bakın ülkemizde şu anda olabilecek çok kötü şeylerin temeli atılıyor. Bahçeli denen zat-ı muhterem de bu işlere alet oluyor. Yazıklar olsun!

İsrail kendi güvenliği, huzur ve mutluluğu için etrafındaki tüm ülkelere saldırıyor, ha bire insan öldürüyor, cinayetlerine devam ediyor, kimsenin gıkı bile çıkmıyor.

Şu anda Galata köprüsünde Filistin yürüyüşü yapılıyormuş. Arkadaş kendi sorunlarımızı hallettik, sesimizi duyurduk da Filistin mi eksik kaldı? Ne oluyoruz böyle? Ahır sekisinde oturuyoruz, İstanbul türküsü çağırıyoruz.

Ben ülkenin gidişatından hiç memnun değilim. İktidar, hırsı ve saltanatı uğruna, vatandaşını ve ülkesini satacak duruma gelmiştir. Bu gidişata dur demenin vakti geldi de geçiyor bile. Eğer, hala başımızı kuma gömmeye devam edeceksek, bu çanların kimin için çalındığını daha sonra kulaklarımızı sağır edecek şekilde duyacağız ama iş işten geçmiş olacak.

Ülkeme zarar veren herkese yazıklar olsun, lanetler olsun, Allah'ın gazabı üzerlerine olsun!..

Yeni yılınızı tebrik ederim. Yeni yılın ülkeme, sağlık, sevgi, kardeşlik, barış, huzur, güven, istikrar ve mutluluklar getirmesini diliyorum.

Yorumumu yayımlamak zorunda değilsiniz. Okuduktan sonra kaldırabilirsiniz. Çünkü çok öfkeliyim ve yorumum öfke dolu. Anlayışla karşılarım”. (Recep ALTUN)