4 Mayıs 2024 Cumartesi

Seçimin Ardından (1)

Mahalli seçimde sandık kurulunda görev yaptım. 

Mahalli seçimler zaten zor ve meşakkatli olur. Bu mahalli seçim daha bir zor oldu. 

Sabahın erken saatinde başlayan mesai geç vakte kadar sürdü.

Oruç oruç gitmedi. 

Üzerine kaçak güreşen, akşama kadar gevezelik yaparak kafa şişiren partili üye emekli öğretmenin iş yükümüzü almasından geçtim. İlaveten üzerimize yük oldu. Biz iş yaptık. O ise kafa ütüledi. Kendisine aşık bu öğretmen akşama kadar hep iyi okullarda çalıştığını, hiç kötü okullarda çalışmadığını anlattı durdu. Bilmediği ve anlamadığı da yoktu. Her konuya itirazı ve her şeye önerisi vardı. Çünkü çok yapmıştı zamanında bu işi başkan olarak. Varlığı külfet olan bu acınası varlığın yokluğu benim için nimet olurdu. Ama nimet kim, ben kim.

Akşam iftarını suyla açıp bir tıkım ekmekle iftar edip sayım, döküm yaptık. Tutanakları hazırladık. Sandık kurullarını iftarda bir başına bırakıp arazi olan muhtar adaylarına, siyasi partilerimize bu vesileyle teşekkürü bir borç bilirim. Sağ olsunlar, var olsunlar. Seçimde görev yapan bizlerin varlığı onların varlığına armağan olsun. 

Torba tesliminde üç katın tüm merdivenlerinde sıra bekleyerek etten duvar örmemize imkan sağlayan ilçe seçim kurulu takdiri en fazla hak eden kurum oldu. Bir sonraki seçimde teslimatı adliyenin son katında alırlarsa sandık başkanlarını daha da bahtiyar ederler. 

Torbayı teslim edip üzerimizden büyük bir yük kalktıktan sonra yangın merdiveninden iniş saniyelerimizi aldı. 

Tramvay varsa onunla yoksa tabanvaya kuvvet diyeyim derken sefer varmış. El kartı tutamadık. Çünkü kapalıydı. Belki içeride tutarız dedik. Onlar da kapalıydı. Belediye, akşama kadar çektikleri yeter. Felek zaten vurmuş, bir de biz vurmayalım. Onlara bir kıyak geçelim demiş olmalı. Gece gece bu beleş sirke baldan tatlı geldi. 

Gel zaman git zaman sandık kurulu kabusunu unutmaya yüz tutmuş iken duydum ki seçim paraları veriliyormuş. Yürüyüş yaparken merkez ziraat bankasının önünden geçtim. Şu parayı alayım da çektiğim külfete değsin dedim. 

Girişte güvenliğe, seçim paraları veriliyor mu dedim. Evet dedi. Sıraya geç dedi. Ama geçilecek gibi değildi. Olduğum yerde kaldım. Çünkü sıramatikten sıra alma sırası kapıya kadar uzanmıştı. Sıra ne kadar uzun olsa da ilçe seçim kurulundaki sıra kadar uzun değildi. Sıradakilerin homurdanması görülmeye değerdi. Özellikle sırasını alıp ayrılanların. TC'sini yazıp sıra almak bu kadar zor muydu halbuki. Sırası gelen sıramatiğin önünde ağaç oluyordu. Yanlarındaki güvenliğe laf atan atanaydı. Ne isterlerdi Allah'ın garibinden. Sıramatikten sıra almaktan aciz ne kadar kişi varsa buradaydı dedim içimden. Sıra bana gelince işin vahametini anladım. Sorun sıra almasını bilmeyen sıradakilerde değilmiş. Sorun sıramatiğin kendisindeymiş. Sıranın uzunluğu da bundanmış. Tuşlar basmıyor çünkü. Bir tuşa bastıra bastıra basmak için kaç hamle gerekiyordu. Ömrünü tamamlamış, basmayan TV kumandanızı düşünün. Ne de güzel yakışmıştı bu sıramatik devletin koskoca bankasına. Bu demode olmuş, işlevini yerine getiremeyen sıramatiğin yenisini bu banka alamıyorsa araç kiralayan makam sahipleri gibi pekala bu kurum da sıramatik kiralayabilirdi. Bunu düşünecek, ufku geniş yönetici veya başkan lazımdı. Bu da her kurumda olmuyor maalesef. (Devam edecek) 

Seçimin Ardından (2)

Sıra bu kadar uzunsa sıra aldıktan sonra sıra ne zaman gelirdi? Çok da problem edinmedim. Ayakta sıra beklerken bir şeyler okudum, yazıp çizdim. Oturup beklerken de yazarım dedim.

Bir boşluğa oturayım derken baktım sınıf arkadaşım. O da seçim parası için gelmiş. Sırası da benden bir önce imiş. Lafladık. Ardından ne zaman teslim ettin dedim. 23.30'da evdeydim dedi gülerek. Hem de gevrek gevrek. Güya senden önce teslim ettim diyecektim. Ben Meram 1'de idim. Orada hiç sıra yoktu. Gelip hemen teslim ettik dedi. Meram 2 ise üç kat sıra bekledi dedi. İşte o üç katın her basamağında Ahmet Haşim'in "Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden" dizesine duçar olanlardan biri de ben idim dedi. Şükrü bu. Allah gülmek için yaratmış maşallah. Pozitif enerjisine hayran kaldım. Negatif enerjimle dengelemeye çalışsam da başarılı olamadım. 

Fazla beklemeden önce onun, ardından benim numaram yandı. İyi ya çabuk geldi sıra dedim. Kimliği uzatıp seçim parası dedim. Göremediğim ekrana girdi girdi çıktı kızımız. O oturuyor, bense dikiliyorum. Ne bekliyorsak. Vereceği at ile deve değildi halbuki. 2936 lira idi. Sağdan, soldan bozuk para istiyor. Sabahtan beri beş lira, on lira verdim hep. Kalmadı hiç dedi. Kızım, kaç para bozuk lazım dedim. Beş lira dedi. Uzatıp verdim cebimdeki demir beş lirayı. Bana onluk da lazım dedi. Onu da vereyim dedim. Cebimden onluk elli lira verdim. Karşılığında tüm elli verdi. Sonra arka tarafa gitti. Para cüzdanıyla geri geldi. Para sayma makinesine epey bir para koyup saydı. Hem de bunu defalarca yaptı. Çoğu da büyük para 200 idi. Nihayet, amca şu beş liranı geri al dedi. İlaveten bana hepsi demir 7 âdet 5 lira, bir de 1 lira verdi. Diğerlerini de hepsi yüzlük verdi. Demir paraları cebime attım. Allah vere de bu kadar bozuk para cebimi delmese dedim. 

Ayrıldım gişeden. Bizim Şükrü yine çoktan almıştı parasını. Üstelik ona tüm vermişler. Al şunları say dedim. Saydı sağ olsun.

Ne anlamıştım ben bu işten. Gişedeki görevli kıza, bozuk para temin ettim. Güya işi görülsün diye iyilik yaptım. O ise bana benim verdiğim onluklardan vermedi. Ne kadar demir beşlik varsa yığdı önüme. Yaptığım iyiliğin karşılığını da böyle görmüştüm. Yürüdükçe ağırlığının yanında cebimdeki bozuk paralar birbirine değdikçe ses çıkardı durdu. 

Güya seçim parasını alarak seçimin ağırlığını üzerimden atacaktım. Kızımız verdiği paralarla yükümü almadığı gibi artırdı. Belli ki ekrana baka baka kızımızın kafası şişmiş. Hesap yapamaz olmuş. Pekala benden 14 lira isteyip bana 2950 TL verebilirdi. Alacağı olsun. 

Durun ya acaba bu kızın babası terzi olabilir mi? Bozuk para verecek ki bu bozuk paralar cebimi delecek. Şunu dikiver diye terziye gideceğim. Terziye el emeği vereceğim. Böylece seçim parasından terziler de nasiplenecek. Nasıl düşünemedim. Akıllı kızmış vesselam.

Çıkışta yürüdük. Ne yapıyoruz dedi arkadaşım. Gel şurada çay içeceğiz dedim. Oturup çay içtik. Çaylar da Şükrü'dendi bu arada. Aç isen yemek de ikram ederim dedi. Niye ikram etmesin. Martta kurban hissesine girmiş 25 bin liradan. O hisse olmuş şimdi 30 bin. İki ayda bir beş bin kazanmış. Benim daha hissem bile yok. 

Az sonra yanımıza gelen diğer arkadaş Ömer, seçim paralarını aldı iseniz, bana bakın dedi. Hiç kusura bakma. Bu seçim anamı ağlattı. Zırnık koklamam. Bunu çeken bilir dedim. 

Hasılı 7 âdet beşlik kızımızdan, bir beşlik de benden olmak üzere cebimde ağırlık yapan 8 âdet beşlik var. Ne yapıp edip bu bozukluklardan kurtulmam gerek. Kızımız beni yaktı. Ben de başkasını. Bakalım kimi yakarım bu beşliklerle. 

Biz beşliklere değil, 2900’e talibiz derseniz, kurban hissesini girmemiş olsam da yüzlüklerden kurtuldum. Üzerine bir 1150 daha koyup bir çeyrek aldım. Bu da yakında bir düğüne gider.

Bu arada çeyrek demişken  sandık kurulunda ilk defa görev almış, çalışkan gençten bir kız vardı. Babası istemiş görev yapmasını. Zorluğu gördükçe görev aldığıma pişman oldum. Bu kadar zor olduğunu bilmiyordum. Babam, sandıkta görev yaparsan, üzerini de ben denklerim. Sana bir çeyrek yaparım demiş. Partili üyeler sanırım 900 lira aldılar. Bu demektir ki baba çeyrek için üzerine daha epey ekleyecek.

3 Mayıs 2024 Cuma

Dayıoğlu, Halaoğlunu Kurtarmak için Devrede

Önce İsrail ile ticaret yok dendi. Nice sonra ihraç edilen bazı ürünlere kısıtlama getirildiği açıklandı. Şimdi de tüm ürünleri kapsayacak şekilde durdurma kararı verildi. Bu konuda ne dersin?

Ne diyeyim, hayırlı olsun. 

Pek sevinmemişe benzemiyorsun. 

Ne yapayım? Kalkıp oynayayım mı?

Oynama. Ama iyi oldu falan de. 

Bir şey deme yerine sana fıkra gibi bir anekdot anlatayım. Anekdota göre iyi mi oldu, kötü mü oldu? Bunun değerlendirmesini yaparsın. 

Dinliyorum. 

Eyüp ile Mehmet, dayıoğlu ve halaoğlu. Birbirlerini pek sever pek sayar bu akran kuzenler. Yedikleri, içtikleri ayrı gitmez bu ikilinin.

Bir gün birlikte beldenin dışına çıkarlar. Bunları burada -daha doğrusu halaoğlu Mehmet’i- bekleyen bir tehlike vardır. Çünkü karşı beldenin gençleriyle Mehmet’in arasında daha önceden kalan paylaşılacak bir kozları var.

Beldenin gençleri, Mehmet’i yaka-paça yere indirir. Tekme, tokat bir güzel döverler. Ardından çekip giderler. Halaoğlu Mehmet, kafa-göz ve kan bere içerisinde yerde yatarken tüm bu kavgayı kenarda seyreden ve hiç kılını kıpırdatmayan Dayıoğlu Eyüp, durun be! Bu yaptığınız mertliğe sığar mı bile dememiş.  

Etrafta kavgacılardan kimse kalmayınca, meydan Eyüp’e kalır, iş başı yapar ve duruma el koyar. Yerde yatan halaoğlunu yerden kaldırmak üzere harekete geçer. Aynı zamanda mübarek ağzından şu cümleler dökülür: “—Halamın oğlu Mehmet! Sana bir daha vursalardı, başlayacaktım” demiş.

Eksik olmasın! Böyle akrabalığı kim yapar değil mi? Sen de sırtını dayayabileceğin böyle bir akraban olsun istemez misin?

Doğrusunu istersen böyle bir akrabam olsun istemem. Baksana kılını kıpırdatmamış.

Belki de çok şey yapmak istedi ama üzüntüsünden bir şey yapamamıştır.

Neyse geçelim bunu. Yalnız bu anekdotun İsrail ile 9,5 milyar dolarlık ticaret hacminin durdurulmasıyla alakasını kuramadım.

Desene boşuna anlattım bu anekdotu. Laf aramızda ben de bağlantı kuramadım. Bu arada İsrail-Gazze tek taraflı savaş ne zaman başlamıştı?

7 Ekimde.

O zamandan bu zamana kaç kişi ölmüş?

Sanırım 30 binden fazla. Bir 50 bin de yaralı var. Sağ kalanların da başlarını sokacak evleri yok. Çünkü taş üstünde taş bırakmadı İsrail.

Niçin sordun?

Hiç, öylesine.