23 Nisan 2024 Salı

Türk Futbolunun Gelişmesine Dair Önerilerim

Eskiden her takımda birkaç yabancı olur, geriye kalan futbolcuların çoğu Türk futbolcu olurdu. Son yıllarda takımlarımızdaki Türk futbolcu oranı değişti. Tüm takımlarımızın on birinde çoğunluk artık yabancı futbolcu.

Takımlarımızda yabancı futbolcu bolluğu olsa da hakemlerimiz Türk idi.

Ali Koç'un haksızlık yapılıyor, VAR hakemleri istiyoruz isteği doğrultusunda kritik maçlarda yabancı VAR hakemine görev verilir oldu.

Fenerbahçe'nin Sivasspor ile yaptığı maç gösterdi ki yabancı VAR hakemi de FB'nin kötü gidişine çözüm olmadı. Bizim VAR hakemleri bugüne kadar bu sezon FB lehine 16 penaltı vermiş. Bu penaltıların 12 tanesi FB mağlupken ya da berabere iken gelmişti. Penaltıların zamanlaması da manidardı. Genelde son dakikalarda ve uzatmalarda FB lehine penaltı kararı verildi. Bu sezon kulüpler arasında en fazla penaltı verilen unvanını koruyor FB kulübü. Gel gör ki Ali Koç'un isteği üzerine Sivasspor maçında görev yapan yabancı hakem bir kural hatası yaparak maçın uzatmalarında FB'ye vereceği yerde Sivasspor takımı lehine penaltı verdi. FB teknik direktörü haklı olarak "Şampiyonluğa oynayan takıma son dakika penaltı verilmez" dedi. Ama dinleyen kim? Sonunda FB şampiyonluk yolunda Sivas'ta iki puan bırakarak şampiyonluğa oynayan GS ile aradaki farkı dört puana çıkarmış oldu. Hasılı Fener'e yabancı VAR hakemi de derman olmadı.

FB'nin bu durumuna üzüldüm doğrusu. Bu sezon şampiyon da olamazsa hiçbir kupa elde edememiş olacak.

Yabancı VAR hakemine rağmen FB niçin mağdur ediliyor? Düşündüm taşındım. Sonunda buldum galiba. Sanırım yarı Türk yarı yabancı hakem olmayacak. Hakemlerin hepsi Türk olunca da olmuyor, sadece VAR yabancı olunca da olmuyor. 

Bu durumda ne yapılmalı? Futbolumuz nasıl gelişir? İşte tartışma götürmez önerilerim:

Maçları yönetecek orta, yardımcı ve VAR hakemleri tümden yabancı olmalı. 

Futbolcuların çoğu yabancı olunca teknik direktörler de kesinlikle yabancı olmalı.

Yerli futbolculara ülke sınırları içerisinde herhangi bir kulüpte oynayamazsın diyerek onlara yol verilmeli. Kulüplerin tüm futbolcuları da yabancı olmalı. 

Federasyonun başına da bir yabancı başkan getirilmeli. 

Kulüplerin başkan ve yönetim kurulu üyeleri de yabancı olmalı. 

Kısaca, seyirci dışında futbolun her kademesinde hep yabancılar istihdam edilmeli.

Futbolda başlatılan bu yabancı furyası başarıya ulaşırsa bürokrasi ve ülke yönetimi de yabancılara devredilmeli.

Burada sadece bir yabancı VAR hakemine 80 bin ödüyoruz. Tüm hakemlere ve diğer kademelerde istihdam edilecek yabancılara para mı yeter denebilir. Yabancı VAR hakemine 80 bini bulan diğerlerine de bulur. Yeter ki istensin. Bunun için gerekirse İngiltere tefecilerinden borç bile alabiliriz. Yeter ki futbolumuz gelişsin. Seyir zevki için bu uğurda gidecek paranın lafı olmaz. Baktık olmadı, TL’den vazgeçip paramızı da yabancı parasına döndürebiliriz.

Müteferriçliğimden Kesitler (1)

“Derdini, sıkıntısını gezerek atan kimse. Yürüyerek rahatlayan, dolaşarak sıkıntısından kurtulan kişiye” müteferriç denirmiş. Bu kelimeyi 2023’ün Ocak ayında duydum. Anlamını da bu vesileyle öğrenmiş oldum.

Adını ve anlamını bilmeden başladığım müteferriçlik, pandeminin Türkiye’de görüldüğü günlere (2020 Mart) dayanıyor. Yürüyerek dert ve sıkıntı ne kadar atılır bilmem ama bilinçsizce başladığım bu yürümenin; göbeğimin inmesine, ayaklarımın açılmasına ve vücudumun rahatlamasına faydalı olduğuna yüzde yüz inanıyorum. Hem bedenen hem zihnen dinçleştim. Hantallıktan kurtuldum.

2020’nin ramazan ayında iftar vaktini değerlendirmek amacıyla ikindiden sonra kendimi dışarı atarak 40 dakika yürüdüm ilk başlarda.

Marketlerde burnunu gösterip ağzını kapatan maskelilere, maske öyle değil, böyle takılır diyerek kurallara uygun maskemi takıp fotoğrafımı çekerek bu maskeli fotoğrafımı sosyal medyada paylaşmıştım. Paylaşımıma yorum yazanlara cevap verirken paylaştığım fotoğrafım gözüme ilişti. Göbek baya öndeydi. Göbeğim de kötü gözüküyor yazdım bir yorumcuya. O da evet dedi. Sen misin beni tasdikleyen deyip bu göbek eriyecek dedim. Ertesi gün tempolu ve uzun yürüyüşlere başladım.

Önce 1 saat, ardından 1.5 saat derken sonra 2, 3, 4, 5 saati buldu günlük yürümem. Bazı zamanlar beş saati de geçti.

Üç ay içinde göbeğimin eridiğini görünce yürümenin bir nimet olduğunu anladım ve o günden bugüne birkaç gün dışında fire vermeden yürüdüm. Fire verdiğim günün yürüyüşünü ertesi gün daha fazla yürüyerek telafi ettim.

Yürüyüş benim için artık bir görev ve hobi oldu. Yürümediğim zaman kendimde bir eksiklik hissettim.

Önceleri mahallemde yürüdüm. Parkurlarda döndüm durdum. Aşkan Mahallesinin girmediğim sokağı kalmadı. Alavardı Mahallesi, Köyceğiz, Tavus Baba gibi yerleri yol yaptım. Yürürken de çok tempolu yürüdüm. Genelde yokuşları tercih ettim. Yürüdükçe ayaklarım açıldı. Giderken gittiğim yolu dönüşte değiştirdim genelde.

Yürümek için havanın iyi olmasına bakmadım. Kar, kış, soğuk, rüzgâr dinlemedim. Sadece yağmurlu havalarda tripleks evin merdivenlerini inip çıkarak günlük yürüyüşümü yaptım. Hastanede refakatçi iken 8 katın merdivenlerine çıktım ve indim. Yürüyüşümü tamamladım.

Önceleri kaç kilo vermişim diye eczanelere giderek tartıldım. Sonra baktım olmayacak, bir baskül aldım. Yürüyüş öncesi kaç kiloyum diye tartıldım. Yürüyüş sonrası ne kadar vermişim diye tartıldım. Kilo verdiğimi gördükçe yürüme iştahım daha da arttı.

Bu kadar yürümekle diz kapaklarındaki sular biter, tamam, yürü de bu kadar abartma diyenler, göbeğimin indiğini görünce yürümekle iyi yapıyorsun demeye başladı.

Zamanla yarışmadığım, yanımda kimsenin olmadığı durumlarda, gideceğim her yere yürüyerek gittim. Bunda, insanların toplu taşımaya binmekten kaçındığı, kapalı ve insan yoğunluğunun çok olduğu ve insanların birbirinden kaçtığı, maske takma zorunluluğunun olduğu pandemi döneminin de payı büyük.

Yürüdükçe ayaklarım açıldı. Rampa yerlere bile çıkmakta zorlanmaz oldum. Bir ara dokuz dakikada birer km yapar oldum. Ayaklarım hariç, başımdan, belimden, tüm vücudumdan akmayan ter kalmadı. Dönüşte bir banyo, üzerine yemek ve çay tüm yorgunluğumu aldı.

Bana yürüyüşü sevdiren spor ayakkabım oldu. Yıllarca eskitemediği spor ayakkabım bu uğurda eskidi. Tavanları çatladı. Yeni bir spor ayakkabı aldım ama öncekinin yerini tutmadı. O değilden tamircime, spor ayakkabıların altını değiştiriyor musun dedim. Ben yapmam ama yapanlar var dedi. Başka tamircilere sordum. Yaparım deyince spor ayakkabıyı getirdim tamirciye. Koyacağı tabanı gösterdi. Rengi siyahtı. Benim ayakkabım açık renk. Bu tavan olmaz dedim. Sanayiden bulabilirsin beyaz alt tabanı dedi. Bir tanıdığıma telefon alarak beyaz taban bulurdum ve eskimiş sporun altını değiştirerek bu spor ayakkabısı benim için yürüyüşlerde yine vazgeçilmez oldu. Mübarek yormuyor hiç.

Yürüyüşün yanında bir altı ay kadar ekmek yemedim. Sadece kaşıkladım. Akşam yemeklerini mümkün olan en erken vakitte yedim. Akşam kırıntı türünden bir şeyler yemedim. Bazı özel günler hariç akşamları sadece çayla yetindim.

Dört yılı buldu yürüyüşüm. Son 2 yıldır yürüyüş temposunu ve yürüyüş mesafesini azaltsam da hala yürümeye devam ediyorum. Bir sonraki yazımda da aklımda kalan yürüyüş güzergahlarına yer vermek istiyorum.

22 Nisan 2024 Pazartesi

Sen misin Canı Künefe Çeken? (2)

Zile bastım. Kapı açıldı. Ooo diyecekler sandım. Gördüm ki normal günlerden bir gündü gelişim ev halkı için. Belki de hangi dağda kurt öldü ya da künefesizlikten iflahımız kesildi, nasıl yiyeceğiz diye düşünüldü. Belki de şok geçirdikleri için tepki verilmedi. Künefe künefe diye tutturan oğlan dışarı çıkacakmış. Zamanını buldun der gibiydi. 

Neyse oturduk yemek için. Oturunca eşofmanımda damlacıklar gördüm. Tek tük de samana benzer ince ince döküntüler. Damlacıklar yağmur damlaları, döküntüler de rüzgarın yerden savurduğu olmalı dedim ve zekama hayran kaldım. Öyle ya rüzgar eşliğinde yağmur vardı. Başka ne olacaktı. Yine de test için elimi dokundum damlacığa. Dokunduğumun yağmurla alakası yoktu. Elime bulaştı tatlı bulaşığı. 

Bir kalkış kalktım oturduğum yerden. Başka yerimde var mı derken gömlekte de vardı bulaşıklar. Adeta parlıyordu gömleğimde oluşan desenler. 

Sıcağı sıcağına yiyeceğim künefeyi bırakıp üzerimi değiştim ve ardından künefeyi bir beş dakikada bitirdik. Beş dakikalık zevk için gitmişti 330 ama olsun. Zevk için değerdi. Zaten zevk için yaşamıyor muyduk?

Ağzımda tadı, midemde künefe uykuya daldım. 

Öğleye doğru hem künefe tabağını verip hem depoziteyi alıp cebim para görsün. Sonra da çarşıya yönelmeyi istedim. Dolabı açıp pardösüyü giydim. Kaşkolü da boynuma attım. O da ne? Kaşkolde tatlı bulaşığı vardı. Bir hışım kaşkolü alıp banyodaki kirli sepetine attım. Bir gömlek, bir eşofman bir de atkıya sebep oldu bizim künefe sevdamız derken bir de baktım ki pardösünün sol tarafından elime bir şeyler bulaştı ve sertlik vardı. Gözümü çevirdim. Yukarıdan aşağıya sıvanmıştı künefenin yağı ve şekeri. Parlıyordu adeta. Üstelik pardösünün içi de künefe yemiş. Şuraya da süreyim desem bu kadarını beceremezdim. Adeta künefe yağı ve şekeri banyosu yapmış benim elbiselerim. Bundan demek ki tabakta niye şerbetini olmadığı. Böylece künefeden sadece ailem değil, giydiğim elbiselerim de nasibini almıştı. Öyle ya biri yiyip diğerleri bakarsa olmazdı. Bu vesileyle esas bayramı elbiselerim yaptı. Üç kişiye yeten; eşofman, gömlek, atkı ve pardösü olmak üzere yedi kişi yedik üç kişilik künefeyi... Diğerleri neyse de pardösüye bari bulaşmasaydı şu benim künefe sevdam. Hem kışı çıkarmadı daha. Üstelik geçen sene pardösüyü temizlemesi için kuru temizlemeciye verdiğim katmerli parayı unutmadım daha. Özel yıkama olunca para böyle oluyormuş. Eyvah ki eyvah. Bir daha eve künefe getirirsem iki olsun dedim. Ne vardı da eve getirmiştim. Ha gidip künefecide yeseydik olmaz mıydı? Bu künefe çok pahalıya patladı bana. Ama olan oldu. Son pişmanlık ise fayda etmez zaten.

Gözüm ıslak mendili aradı. Aldım yanıma. Pardösünün temiz tarafını kanepeye serdim. Çıkardığım ıslak mendillerle sanki halıya çay dökülmüş gibi sildim durdum. Hızımı alamayıp üzerinden birkaç kez daha geçtim. Pardösü anam ya dedikçe onu yerken düşünecektin dedim. Nerede bir bulaşık gözüme ilişmişse sildim. Oğlana da, evlat iyi ki annen evde yok. Akşamdan yıkanmadan çıkmaz künefenin bulaşığı, kaskatı olur bulaşan yer demişti. Burada olsa hiç sildirmez, kışın ortasında kuru temizlemecide alırım soluğu. Aman haberi olmasın dedim. Yoksa kış günü birkaç gün pardösüsüz kalacağıma mı yanayım, bu kış iki defa kuru temizlemeciye para ödeyeceğime mi yanayım. Aman ha aman dedim, sıkı sıkıya tembihledim. 

Kaç ıslak mendil kullandım bilmiyorum. Oldu tertemiz deyinceye kadar kullandım. Ardından sildiğim yerler hafif nemli bir şekilde pardösüyü giydim. Elime künefe tabağını alıp çıktım. Teslimatı yapıp  depoziteyi nakit aldım. 

Oradan çarşıya yöneldim. Pardösünün ıslak yerleri kurudukça sertleşmeye başladı. Düğmeyi açıp kapadıkça bu sertliği daha fazla hissettim. Pardösünün sağı yün gibi. Sağı ise sem sert. Bu kadarına da pes doğrusu. Başıma dert alayım diye uğraşsam bu kadarı başıma gelmezdi. Hemen Cafer'in Çilesi filmindeki Cafer'in çilesi gözümün önüne geldi. Kaderim kaderim desem de kendimin ördüğü bir kaderimdi bu. 

Bir ay daha giydim pardösüyü. Sol taraftaki sertlik eskisi gibi olmasa da her giyişimde bu sertliği hissettim ve gözümün önüne o akşamki künefe maceram geldi. İstemeden bir kabus yaşamışım ve bu kabus hala peşimi bırakmadı. Bereket kendi pardösümü kendim giyerim. Bir gün hanım, bu sefer ben tutayım diye pardösüyü eline alsa işte o zaman yandım demektir. Şükür ki kış bitti ve pardösü kuru temizlemeciye gitmek için dolapta bekliyor. Yakındır ne zaman vereceksin temizlemeciye denmesi. 

Aylar geçti. Künefenin tadı hala damağımda demeyeceğim. Çünkü tadı akşamdan bitti. Sabahında ise adeta zehre dönüştü. O gündür bugündür, künefeye ödediğim paranın acısı geçti ve unuttum. Kimse bir künefe olsa da yesek demiyor. Ki dense nasıl bir tepki vereceğimi elan kestiremiyorum. Gel gör ki bu zaman olmuş, neydi o künefe maceram öyle diyorum ve hiç unutmuyorum. Künefe midir yoksa sünepe mi bir türlü peşimi bırakmadı. 

Siz siz olun, künefeden uzak durun. 

İlla künefe ve ben. Ben künefesiz yapamam diyorsanız, lütfen bu iştahınızı künefecide giderin. 

Sakın ola sakın, eve getirmeyin! Nokta.