7 Ağustos 2023 Pazartesi

Erbaş'ın Günah Keçisi İlahiyatçılar (1) *

"Sokak röportajlarında bir mikrofonu uzattığına salavat getirmeyen gencin vebali kimin üzerine. 9 yıl boyunca bu çocuklarımıza ne öğretiyor Din Kültürü ve Ahlak bilgisi öğretmenleri?" sözleri Rize'de bir etkinlikte konuşma yapan Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’a ait. Salavatın öğretilmemesinin sorumluluğunu da dokuz yıldır bu çocukların derslerine giren din kültürü öğretmenlerine yıkmış. Yani din öğretmenlerini günah keçisi ilan etmiş. 

Aynı Başkan 2018 yılında "Gençlerin deizm ve ateizme kaydığı, bu düşüncede olanların sayısında artış olduğu" endişesine katılmamış. Yok böyle bir şey demişti. 

Ali Erbaş gençler arasında deizm veya ateizmin yaygın olduğunu kabul etmese de gençler hatta orta yaşlar arasında deizm, ateizm, agnostizm gibi cereyanların yaygın olduğu bir vakıa. En azından çocuğundan, yaşlısına varıncaya kadar insanımızın önemli bir kısmının dine mesafe koyduğu, bunun da her geçen yıl artış gösterdiği bilinen bir gerçekliktir. Üstelik bu dinden soğumanın, günümüzde teşvik ve uygulanan programlarla hafız sayısının arttığı, İHO ve İHL'lerde gözle görülür bir artışın olduğu, hiç olmadığı kadar cami ve Kur'an Kursu yapımının devam ettiği ve dindar nesil yetiştirme beyanının ortaya konduğu bir zaman diliminde belirgin bir şekilde ortaya çıkıp artması düşündürücüdür. 

Bir diğer düşündürücü olan, deizm veya ateizm gibi bir tehlike varken bunu yok kabul edip tüm meseleyi sadece salavata indirgemesi, dokuz yıldır ne öğretiyorlar demek suretiyle suçu da din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenlerine yıkmasıdır. Bu itham Diyanet İşleri Başkanına yakışmamıştır. Çünkü bir meslek grubunu suçlu ilan ederken elinde sokak röportajları örnekleri dışında bir veri olduğunu sanmıyorum. Başkan bilsin ki Türkiye,  sokak röportajlarından ibaret değildir ve 85 milyondur. Bir akademisyenden beklenen de elinde bilimsel bir veri ve araştırma olmasıdır. Böyle bir araştırma yaptırmaya imkan ve gücü de vardır.

İnsanımız arasında salavat getirmeyi bilmeyen var mı? Var. Fatiha okumayı bilmeyen de var. Aynı şekilde basit ilmihal bilgilerini bilmeyenler de var. Dine mesafeli olanlar var mı? Var. Müslüman olduğu halde ladini yaşayanlar var mı? Var. İnanmadığı halde toplumsal baskıdan çekindiği için bu inançsızlığını izhar edemeyen var mı? Var. İslam düşmanı var mı? Var. Tüm bunlar ve daha fazlası bu ülkede varsa -ki var- “Bu halkın % 99’u Müslümandır” sözü de elde veri olmadan söylenmiş kulağa hoş gelen, ispatı ve gerçekliği olmayan bir sözdür.

Burada Sayın Ali Erbaş’a bazı sorular soralım, bazı bilgiler verelim:

Gençliğin veya insanımızın inanç, bilgi ve salavat eksikliğinden sadece din kültürü öğretmenlerini sorumlu tutmak doğru mudur? Bu mantıkla bakılırsa YKS’de matematikten sıfır çeken tüm liselilerin sorumlusu matematikçilerdir. Aynı şekilde fizik, kimya, biyoloji vb. derslerden  zayıf alan öğrencilerin öğretmenleri için de düşünülebilir. O yüzden bu mantık sakattır. Tamam, öğrencinin başarı ve başarısızlığında öğretmenin payı vardır ama öğrencinin başarı ve başarısızlığında tek kriter öğretmen değildir. Üstelik Din kültürü dersleri öğrencinin puanı en yüksek derslerinden biridir. Din kültürü öğretmenleri müfredatı anlatır, sınavını yapar. Notu silah olarak kullanmazlar. Yüksek not verirler. Bunu yaparken öğrencinin dini sevmesi, dinden nefret etmemesi amacını güderler.

Liselerde bir öğrencinin bir dersten başarılı olma puanı 100 üzerinden 50’dir. Bu demektir ki 10 sorudan 5 soruyu doğru, 5 soruyu da yanlış yapan öğrenci başarılıdır.

Liselerde bir üst sınıfa geçme puanı yine 100 üzerinden 50’dir. Tüm liselerde Türk dili ve edebiyatı ve İHL’lerde Kur’an-ı Kerim dışındaki derslerden bazıları 50 puanın altında olsa dahi 50 ortalamayı yakalayan bir öğrenci, bir üst sınıfa geçer ve mezun olur. Diyelim ki bir öğrenci dört yıl boyunca din kültürü dersinden hiç geçer not almasa, boş kağıt verse toplam ortalama elli olduğu zaman bu öğrenci o dersten kalmadığı gibi sınıf tekrarına da kalmaz. 50 ortalamayı tutturamayan bir öğrenci sınıf tekrarı yapmadan  zayıf derslerinden bir üst sınıfa sorumlu olarak geçer. Kısaca bu sınıf geçme sisteminde devamsızlıktan kalmadığı müddetçe kolay kolay hiçbir öğrenci sınıfta kalmaz. Dersi bilse de bilmese de şu ya da bu şekilde sınıf geçer ve mezun olur.

Bu ülke iki sene Covit-19 salgını nedeniyle uzaktan öğretim yaptı. Öğrencinin devamsızlığına, derse katılıp katılmadığına ve dersten başarılı olup olmadığına bakılmaksızın öğrenciler ya bir üst sınıfa geçti ya da mezun oldu. Üniversite sınavlarında iki dönem yerine tek dönemin derslerinden sorumlu olarak sınavlara girdiler. Kısaca eğitim ve öğretim iki-iki buçuk sene olağanüstü şartlarda yapıldı. (Devam edecek)

*11/08/2023 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Aşır Karye ismiyle yayımlanmıştır.

4 Ağustos 2023 Cuma

Abartıda Biz *

Kocaeli'nde hafızlık ve icazet programına katılan Ali Erbaş yaptığı konuşmada, "Neredeyse yıl boyu hafızlık icazetnameleri yaptıklarını, 2022 yılında 12 bin kadar hafızın icazetnamelerini alarak başarılı olduğunu, şu an itibariyle belgesi olan hafız sayısının 200 bin ve halihazırda hafızlığını yapmış fakat belgesini almamış 400 binden fazla öğrenci olduğunu, nüfusumuza göre bu sayının daha fazla olması gerektiğini, din görevlilerinin öncelikle hafız olması zira hafızlığın mihrap ve kürsüye çok yakıştığı" açıklamasında bulunmuş. 

Sayın DİB başkanının din görevlilerine hafızlığın çok yakıştığı açıklamasına katılıyorum. Zira Diyanet bünyesinde görev yapacak imam, müezzin, vaiz ve müftünün hafız olması gerekir. Çünkü icra ettikleri görev itibariyle sürekli Kur'an'la haşır neşir olmak zorunda olacakları için hafız olmaları tercih sebebi hatta zorunlu şart olmalıdır. 

Başkanın nüfusumuza göre hafız sayısının az olduğu açıklamasına gelince, 600 bin hafızı nüfusa oranlarsak sayı az görülebilir. Yalnız 2022 rakamlarına göre Diyanette görev yapan personel sayısının yaklaşık 138 bin olduğu göz önüne alındığında, telaffuz edilen 600 bin rakamı, personel sayısının dört katından fazla. Bu demektir ki Diyanet teşkilatında çalışmakta olan tüm personel bugün itibariyle emekli olsa, yerine bu hafızlar istihdam edilse, hafızlığını bitirmiş gençlerin ancak dörtte birine görev verilebilir. Çünkü hepsinin Diyanet teşkilatında istihdam edilmesi söz konusu olamaz. O zaman hafız olan 600 bin çocuk veya gencin Diyanet dışında diğer meslek alanlarını tercih etmeleri gerekecek. Hafız doktor, hafız mühendis gibi. Ne zararı var, daha iyi değil mi denebilir. Elbette diğer meslek alanlarında hafız olmanın bir sakıncası yok. Yalnız Diyanet, MEB'de Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ve İHL'lerde meslek dersleri öğretmeni olanların dışında, hafız olanların emek sarf ederek yaptıkları hafızlığı, diğer işkollarında koruyabilmeleri çok zor görünüyor. Nitekim zamanında hafız olmuş ama daha sonradan belirli periyotlarla hafızlığını sağlayamadığı için unutan hafızın sayısı az değil. Böyle unutan hafızlar için “hafız ama “ha”sı gitmiş” derler. Ki Diyanette görev yapmasına rağmen hafızlığını unutanlar da var.

Başkanın, “Neredeyse yıl boyu hafızlık icazetnameleri yaptıkları” sözü üzerinde de durmak lazım. Yıl boyunca icazet programı yapıldığına göre demek ki her ilde toplu programlar yapılmakta. Hem programın bolluğundan bahsetmek hem de nüfusa göre hafız sayısını azımsamak, içinde çelişki barındırıyor.

DİB Başkanı hafız sayısını yeterli görmese de hafızlık müessesini normal işleyişine bırakmakta fayda var. Bu işi çok da abartmamak lazım. Önemli olan hafız bolluğundan ziyade okuduğunu anlamak ve anladığını hayatına tatbik edecek insan sayısını temenni etmek ve hedeflemek lazım. Çünkü asıl olan budur.

Hafız sayısını daha da arttırmayı düşünenler için şunu da söylemek isterim. Kur’an’ın ilk muhatapları olan sahabe arasında kaç hafız olduğunu bir düşünsünler. Bildiğim kadarıyla 5-6 kişiyi geçmezdi.

Anlatmak istediğim, hafızlığı abartıyoruz. Sadece hafızlık mı? Neleri abartmıyoruz ki. Abartmada üstümüze yok. Hiçbir şeyi normal normal seyrine bırakmıyoruz. Örnek vermek istersek, kalitenin düşeceği biline biline fazlaca İHO ve İHL açıyoruz. Cemaati olsun veya olmasın cami inşa ediyoruz. Öğrencisi olsun veya olmasın Kur’an kursu açıyoruz. Cami ve Kur’an kursu inşaatları için aşağı yukarı her cuma sonrası camilerde sergi açıyoruz. O kadar çok ki artık yardım toplanacak yerlerin adını “Muhtelif cami ve Kur’an kursu” koyduk. Abarttığımız sadece bunlardan ibaret değil. Çalışır veya çalışmaz demeyiz, aynı yerde hatta yan yana çi köfte, tavuk-et döner dükkanları açıyoruz. Hasılı abartıyor da abartıyoruz. Hiçbir şeyi tadında ve kıvamında bırakmıyoruz.

*09/08/2023 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Aşır Karye ismiyle yayımlanmıştır.

3 Ağustos 2023 Perşembe

Tövbelerin Geçersizliği *

Tövbe nedir? “İşlediği bir suç veya günahtan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya karar vermektir”

Tövbe kime yapılır? Allah'a.

Tövbeleri kim kabul eder veya etmez? Allah. 

Tövbenin iptal edilme durumu söz konusu mudur? İnsanda böyle bir yetki var mıdır? Yapılan tövbenin iptali söz konusu değildir. Tövbeler Allah'a yapıldığına göre özelliği ne olursa olsun, kim olursa olsun, peygamber dahil hiçbir insanın böyle bir yetkisi yoktur. Yapılan tövbeyi iptal edecek biri varsa, bunu tövbe edilen Allah iptal eder. Ki Allah kabul ettiği tövbeyi iptal etmez. Kim daha önce yapılan tövbeyi iptal etmeye kalkarsa, bu kişi, insan üstü özelliklerin kendisinde bulunduğunu iddia etmiş demektir.

Tövbenin kabulü için gerekli şartlar nelerdir?

1-İşlemiş olduğu suçu bir daha yapmayacağına dair söz vermek.

2-O suçu veya günahı terk etmek.

3-Günah veya suçundan dolayı pişmanlık duymak.

4- İşlenen günah veya suçta bir kişinin mağduriyeti varsa, o kişiden helallik almaktır. Bu şartları yerine getiren nasuh tövbesiyle tövbe etmiş demektir.

Tövbede aracı olmak, birini aracı kılmak İslami midir? İslami değildir. Tövbe, kuluna şah damarından yakın Allah’a yapılır. Ayrıca aracıyla ihtiyaç yoktur. Tövbede birilerini aracı kılmak İslam dinine ruhbanlığı girdirmek demektir. Aracı kılmak, teşbihte hata olmasın, “Biz putlara bizi Allah’a yaklaşırsın diye tapıyoruz” diyen Mekke müşriklerinin Allah’a yaklaşmak için putları aracı kılmasına benzer. Kula tövbe vermek Hristiyan din adamlarının günah çıkarmasına benzer.

Müslümanlar tövbenin kime yapılacağını, tövbenin aracı kabul etmeyeceğini bilmiyor mu? Bilirler, hem de âlâsından. Hatta hadis diye rivayet edilen 99 kişiyi öldüren birinin tövbe etmek için papaza gittiğini, tövbe edersem, Allah beni affeder mi dediğini, affetmez cevabını alınca, o papazı da öldürerek ölü sayısını 100’e çıkardığını, ardından alim bir zata durumunu anlatınca, “Ne münasebet! Sen tövbe etmek istersen, seninle Allah’ın arasına kim girebilir” dediğini bilmeyen Müslüman yoktur.

Sadece tövbe mi Allah’a yapılır? Tövbenin dışında dua da Allah’a yapılır, istiğfar da. Aynı zamanda yardım da ancak Allah’tan istenir, tıpkı ibadetin Allah’a yapıldığı gibi. Aynı şekilde zikir de Allah’a yapılır. Zikirden kasıt sadece belli ifadeleri söylemekten ve saymaktan ibaret değildir. Allah’ı sürekli hatırda tutmak, işini yaparken Allah’ın kendisini gördüğünü, ne yaptığını bilmesi ve işini bu yüzden düzgün yapması da bir zikirdir. Hatta en güzel zikirdir. İbadetlere başlarken sadece Allah’ı düşünmek de bir zikirdir. Zikir Allah dışında birini veya birilerini hatırda tutmamaktır.

Hasılı, burada değinmeye çalıştığım tövbenin dışında başka türlü tövbeye, Konya tabiriyle, töbe töbe derim ve neûzü billah derim.

Yazımı bir ayet mealiyle bitirelim: Ey inananlar, Allah’a nasuh tövbesiyle (yürekten tövbe edin... (Tahrim 8)

*07/08/2023 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Aşır Karye ismiyle yayımlanmıştır.