22 Temmuz 2023 Cumartesi

Sen misin Ayağımı Yerden Kessin Diyen? (1)

Fakültede öğrenci iken evlenmiştim. Okulu üç çocuğumla bitirdim. Dört ay vekaleten görev yaptıktan sonra görev yapmak üzere diyar diyar dolaştım.

Uzun süre yerleşik hayatım olmadığı için adeta göçebe gibiydim. Kışları görev yerimde yazları "Gel, ne olursan ol, yine gel" denen memlekette geçirdim.

Arabam olmadığı için gidip döneceğim yerlere hep otobüslerle gittim. Enflasyonu bol bir dönem olan 90'lı yıllarda otobüs fiyatları da şimdiki gibi katmerli idi. Çocuklar küçükken onlara bilet almazdım. Beş kişi iki koltukta idik. İkisi kucağımızda, biri ortamızda. Uyuyanı koltuğun altına yatırırdık. Uzun yolculukları bu şekil sıkış mıkış geçirirdik. Bununla kalsa iyi. Bir de garaja giderken, garaja indikten sonra eve gitmek için elimizde valizler, dolmuşlara binerdik. Zaman zaman da arabası olan eş dost bizi garajlara kadar götürür, garajdan alırdı. 

Arabasızlık zordu vesselam. Hem rahat yolculuk yapmak için hem de eşe dosta yük olmamak için eski meski, modelli modeli, ayağımı yerden kesecek bir arabam olmalıydı. Ama nasıl olsun. Enflasyonlu hayatta ev kira, göçebe olduğumuz için gel git yol parası, mutfak masrafı, çoluk çocuğun giyim kuşamı kıtı kıtına yetiyordu. Çoğu zaman yetmiyor, bazı alacaklarımızı ötelerdik.

Evlenirken de Konya usulü 12 yastık bir Demirci halısı ile gurbete gidince evin ihtiyaçları da eksik olmuyordu. Bir beyaz eşya alınca taksitleri bitmeden diğerine geçemezdim. Şimdiki düğünler gibi bir ev kurmak ve ev eşyası almak için kaç yıllar gerekiyordu. Evin bir eşyasını giderince mutluluğuma diyecek olmazdı. Hasılı zor günlerdi tıpkı şimdiki gibi.

Ayağımı yerden kesecek araba almak hayal olsa da belki bir gün lazım olur diye daha önce eşeğe binmeyen biri olarak kırkından sonra B sınıfı bir ehliyet de aldım. Kim bilir belki de hiç kullanmayacaktım.

Hoş, bir araba alabilsem de çoluk çocuk yolculuk esnasında rahat etsem, istediğim yerde mola versem, gideceğim yere geze geze gitsem, her şeyden öte valiz taşımaktan kurtulsam, indi bindi ile uğraşmasam, pikniklere, eş dost ziyaretlerine gitsem, hastalık esnasında binip hastanenin yolunu tutsam, hiçbirini yapmasam da acil durumlar için evimin önüne bir dört teker olmalı dediğim zaman “Araba rahatlık ama masraflı. Bir mutfak masrafı kadar da arabaya masraf gerek. Araba dediğin yakıtı doldur binden ibaret değil. Bunun bakımı var, lastikleri var, vergisi algısı bitmez. Araba almak yerine gideceğin yere taksi çağır, ondan karlı olur” dense de kulak asmadım. Bir arabam olmalıydı ama nasıl?

Ne kadar zor olsa da kötü günler için üç beş kuruş ayırdığım olmuş olmalı ki artırdığıma zamanın meşhur yabancı parası doçe mark aldım. Damlaya damlaya göl kadar olmasa da biraz param olmuştu. Bir arkadaşa söyledim bana bir araba bul diye. Ne kadar paran var dedi. 2 milyon deklerim dedim. Bu paraya ancak 131 Şahin alırız iyisinden dedi. Aradı buldu, gidip arabayı alıp geldik. Yanlış hatırlamıyorsam, 88 model Şahine o gün verdiğim 2 milyon, 6660 marka tekabül ediyordu. Yıl da 1999-2000 yılı olsa gerek.

Zamanın hükümeti benim araba almamı bekliyor olmalı ki gazlı arabalardan 3 katı (4 katı da olabilir) MTV aldı. İptal edileceğini bile bile uysal vatandaşlık gereği yatırdım. Üzerine yatırmayanlar nezdinde keriz oldum.

Ardından 2001 krizi geldi. Mark fırladı. TL’miz adet olduğu üzere bir kez daha pul oldu. Lastikler paflaştığı için dört lastiği yeniledim. Yeni lastikleri doğru dürüst kullanmadan 2005 yılında ilk göz ağrım olan bu arabayı satmak zorunda kaldım. Aldığım fiyatın iki katına yani dört milyona sattım ama bu paranın 6660 mark etmeyeceğini hepimiz biliriz. Üç bin mark bile yapmazdı. (Devam Edecek) 

20 Temmuz 2023 Perşembe

Baldan Tatlı Sirkenin Şimşek Hızıyla Alınması

Yıl 2005-2006 öğretim yılı. İngilizce öğretmenim yanıma geldi. "Hocam MEB’in bastırdığı ders kitabı iyi değil. Yayınevi, 130 lira olan bu kitabı bizim okula özel; tüm öğrenciler aldığı takdirde 90 liraya verecek. Ne dersin, aldıralım mı?" dedi. Hocam illa bu kitap olacaksa bak elinde bir kitap var. Öğrencilere fotokopi yap, ver dedimse de kitabın dışarıdan geldiğini, fotokopi ile çoğaltmanın yasak olduğunu söyledi. Hangi kitapçılarda satıldığını sordum. "Hocam tek kitapçıda satılıyor, falan yayınevi dedi. Ben bir görüşeyim dedim ayrıldım.

Çocuğum da 9. sınıf öğrencisi. Ondan da aynı kitabı istemiş öğretmeni. Bir öğretmen kendi çocuğu için aynı kitapçıdan  60 liraya almış aynı kitabı.  Girdim kitapçıya. Fiyatına 125 lira dedi. Ardımdan giren birisine 130 TL dendi. Kitapçı az tenhalaşınca bir arkadaş 60'a almış sizden. Bana da bu fiyata verin dedim. "Olmaz" dediler. Az sonra hangi okulda çalıştığımı sordular. ... Anadolu Lisesinde dedim. "O okuldaki göreviniz nedir" dedi. Müdürüyüm deyince "Hocam niye söylemiyorsun müdür olduğunu. Al kitabı senden para isteyen mi var" dedi. Parasız olmaz. Bana bir fiyat söyleyin. ... falan öğretmenin çocuğu için aldığı 60 TL'den bana da verin dedim. "Hocam anlatamadık galiba. Sizden para istemeyiz." dedi. Para konusunda ısrar edince "At hocam şuraya, ne verirsen ver." dedi. Bana miktar söyler misiniz dedim. "Biz senden para istemiyoruz ama vereceksen 50 TL ver" dediler. Ardından da haftaya da Almanca kitabı gelecek. Sizin gelmenize gerek yok. Çocuğunuz adınızı söylesin, parasız verelim" dediler. Çıkarken siz bu kitapları bize bedelsiz veriyorsunuz. Siz nereden kazanacaksınız dedim. "Hocam sizin öğrencilere de vereceğiz biz oradan kazanırız. Merak etme" cevabını aldım. Vedalaşıp ayrıldım.

Okulumun öğretmenine geldim. "Hocam yayınevinin pazarladığı kitabı almıyoruz. Al sana fotokopi makinesi. Çekebildiğin kadar çek. Cezası varsa ben çekerim ceremesini" dedim. Sağ olsun öğretmenimiz de anlayışla karşıladı. Meseleyi bu şekilde kapattık.

Kapattık da. Kapattık demekle bitmiyor. Daha Almanca kitabı da lazım. Çocuğuma Almanca kitabı alacağım. Bedava verecek olan yayınevine gitmeyip piyasada da başka satan olmayınca ikinci eli bulabilir miyim diye Rampalı Çarşı'ya gittim. Bir kitapçıdan ikinci elini, her yeri karalanmış bir şekilde bir adet buldum. Fiyatını sordum. 30 lira dedi. Emin misin dedim. "Elbette eminim" dedi. Kitabın yenisinin fiyatını biliyor musun dedim. "Hayır" dedi. Yenisi 20 TL deyince "Öyle mi? O zaman sen 10 TL ver dedi. Parayı verip çıktım.

Başımdan geçen bu anekdotu devletin ders kitaplarını ücretsiz vermesine, ücretsiz verilen şeylerin ise kıymetinin bilinmediğine işaret çekmek için 21.03.2016 tarihinde yazıp bloğumda paylaşmıştım. O zamandan bu zamana ders kitapları ücretsiz verilmeye devam ediyor. O günün Bakanının, bu kitapları iade karşılığında vereceğiz açıklaması da havada kaldı. Devlet her yıl yeni basıp ücretsiz vermeye devam ediyor.

Bu anekdotumu sıkıntı, problem ve krizin de ötesinde ekonomimizin bir buhran hali yaşadığı günümüze getirmek istiyorum. Malumunuz ekonomi çok kötü ve döndürülemez olmasına, üzerine bir de büyük deprem yaşamamıza rağmen seçimden önce vatandaş ne istedi ise adeta verildi. Veren verdi, isteyen istedi. Kimse bunu nereden vereceksin demedi. Alan da veren de bunun getirisinin yanında yıkıcı götürüsünün olacağını bilmesine rağmen ülkemizde bir seçim ekonomisi yaşandı. Yaşadığımız bu sürecin, karakışı ötelenmiş geçici ve sahte bir bahar olduğunu temmuz ayıyla birlikte görmeye başladık. Şimdi ahu figan ediyoruz. Çünkü üzerimize büyük bir yük bindi. Üzerimize bu yükü boca etmek için sorumlular biz bunun acısını aheste aheste alırız demedi. Seçimin üzerinden bir ay geçer geçmez ek vergiler, vergi artırımı, zamlar, ÖTV’ler, ek MTV şimşek hızıyla yağmaya başladı.

Tüm bunların olacağı seçim ekonomisi uygulanırken belliydi. Maalesef karşılığı olmadan vermenin, önü ve arkası düşünülmeden, iyi bir hesap kitap yapmadan seçim kazanma uğruna yağdırmanın er veya geç acı sonuçları olacaktır ve biz bu acı sonun daha başındayız. Öyle zannediyorum, bu acının büyüğü mahalli seçimlerin ardından gelecektir. Olan oldu da olan orta ve dar gelirliye olacaktır.

Anekdotumla bağlantı kurarsak, her şeyin bir bedeli vardır. Ben çocuğuma o İngilizce kitabını bedava alsaydım, ceremesini ben çekmeyecektim ama okulumun tüm 9.sınıf öğrencileri çekecekti. Firma ne derse, tamam diyecektim. Pekala benden çıkmayacak der, bu kitabı bedava alabilirdim. Üstelik beleşi, bedavaya çok severim. Çünkü benim için bir şeyi bedava elde etmek, sonunu düşünmeden tıpkı bedava sirke, baldan tatlıdır sözü gibidir.

Hasılı, yaşadığımız tufan seçim öncesi bedavadan içtiğimiz sirkelerdir.

TDK Türkçeyle Oynuyor

NTV'de yer alan habere göre TDK 12. baskıyla birlikte pek çok sözcüğün yazımını değiştirdi. İşte o sözcüklerin bazılarının yeni halleri:

              Eski   /Yeni

Doğubeyazıt / Doğubayazıt 

Horon vurmak / Horon tepmek

Çiğ börek  / çi börek 

Yeşilzeytin  / yeşil zeytin

Unvan / Ünvan 

Marmara Ereğlisi / Marmaraereğlisi

Sultan efendi / Sultanefendi

Yakan top / yakantop

Kümeden düşmek / küme düşmek 

Pilili / Pileli 

Kayyum / kayyım

Yeşilsoğan / Yeşil soğan

Yeşilbiber / yeşil biber 

Hasıraltı / hasır altı 

Akça armudu / akçaarmut

Boy bos  / boy pos

Bazı sözcükleri özellikle birleşik kelimelerdeki bu güncelleme haberini okuyunca pes, Türkçeyi koruma ve geliştirme görevi olan bu TDK ne yapmaya çalışıyor dedim. Gören de Türkçe yeni bir dil, TDK de bu dili yeni öğretmeye ve yerleştirmeye çalışıyor sanır. Tamam, yanlış kullanılan kelimeleri değiştirsin. Ama örneklerde görüldüğü üzere kah birleştirmiş kah ayırmış. Buna niye gerek duydu, anlaşılır gibi değil. Bu birleşik kelimeler ilk defa tedavüle sürülse, birden fazla kullanımı ortaya çıksa, bunlardan en yaygın kullanılanı TDK tercih etse, buna da tamam dersin.

Gördüğüm kadarıyla TDK bu dili kendisi yeni öğreniyor. TDK’nin durumu bu ise yazımını bugüne kadar yanlış yapan vatandaşa hiç sözümüz olmaz. Zira TDK böyle yaparsa, vatandaş neler yapmaz.

Güncellenen birleşik kelimelere göz atıyorum. Bu kelimelerin çoğunda TDK, gündelik hayatta vatandaşın kullanımının aksini yani kullanılmayanı tercih etmiş. Doğruyu bulmuş ama çok geç kalmış. Gerçekten halk horon tepmek derken TDK’nin horon vurmak demesinin ve bu dediğinin karşılığının olmaması garip değil mi? Çiğ börek kelimesindeki yumuşak g’yi kaldırması bir kuraldan ziyade halkın konuşma dilindeki kullanımına benziyor. Bu da ister istemez TDK halk ağzına mı kayıyor şeklinde düşünmemize zemin hazırlıyor. Hangi akla hizmetle yeşil zeytini, yeşil soğanı ve yeşil biberi bugüne kadar birleşik kabul etti de bugün hidayete erdi. Unvan ise bugüne kadar yazımı ve telaffuzu zor bir kelime iken halkın kullandığı ünvan şeklinde güncellenmesi de bir aşama ve olması gerekendir. Küme düşmek varken kümeden düşmek tercihi hangi aklın ürünüdür? Bu halkın kendini bildi bileli pileli dediği kelimeyi bugüne kadar pilili şeklinde kabul etmek akla ziyan. Aynı şekilde çocuğun bile boy pos dediğini bugüne kadar boy bos dayatması anlaşılır gibi değil. Ayrı yazılan Marmara Ereğlisi’ni Marmaraereğlisi şeklinde güncellemekle neyi murat ediyor?

TDK bu kafa ile giderse, bugün ayırdıklarını yarın bileştirmeyeceğinin, bugün birleştirdiklerini yarın ayırmayacağının bir garantisi yok. Öyle zannediyorum ki TDK Türkçemizi katlediyor. Kedinin fareyle oynadığı gibi Türkçemizle oynuyor. Bu durumda ne ihsanını isterim ne de gölgesini.