28 Haziran 2023 Çarşamba

Bitmeyen Kilise

Cuma namazı sonrası buluşmak üzere bir arkadaşımla Alâeddin Camiinde buluştuk. Birlikte yan yana hutbe dinledik. Hutbenin bitiminde Selçuklu ilçesinde yapımı devam eden yatılı kız Kur’an kursu için yardım talebini de duyduk.

Çıkışta para toplayan görevlinin boş geçmeyelim uyarısını da işittik.

Kenara geçtik. Arkadaşıma, “Her hafta olmasa da birkaç haftada bir inşaatı devam eden Kur’an kurslarına yardımlar devam ediyor. Mevcut kurslar yeterli değil mi? İhtiyaç var mı ki kurs yapımına devam ediliyor? Bu devirde kaç kişi okuması için çocuğunu yatılıya verir? Biz bu hutbeler de cami ve Kur’an kursu inşaatlarına yardım dışında başka yardım duymayacak mıyız? Bugün aynı işlevi gören o kadar hafız İHO, normal İHO ve liseleri var. Bu 12 yıllık zorunlu eğitimde bu okullar bu işlevi yerine getiremiyor mu?” şeklinde bir soru sordum. Proje ve değişik sebeplerle yurtdışına birçok ülkeyi görüp gezmiş arkadaşım, “İspanya’da La Sadrada Familia adında bir kilise var. 1882 yılında yapımına başlanmış. İnşaat hala devam ediyor. Üstelik daha yarısı bile bitirilememiş. Halkın yardımlarıyla yapılan bu kilisenin daha ne zaman biteceği meçhul. Biraz da yardım toplamak için bitirilmiyor olsa gerek. Kilisenin yapımı bitmediği için halk arasında “Bitmeyen kilise” olarak bilinir. Ziyarete açık. İmam hutbede yardım isteyince bizde de biri bitip diğerleri başlayan ve arkası bir türlü bitmeyen cami ve Kur’an kursları inşaatlarından hareketle İspanya’daki bitmeyen bu kilise aklıma geldi. Teşbihte hata olmasın” dedi.

Kiliseyi gördün mü dedim. Dışından gördüm dedi. Oraya kadar gidip de içeri girilmez mi dedim. Nasıl gireceksin. Giriş 20 avro dedi.

Eve geldikten sonra 141 yıldır yapımı devam eden, bir türlü bitirilmeyen ya da bitirilemeyen, yılan hikayesine dönen, bitmeyen bu kiliseyi Google’la sordum. Karşıma şu bilgiler (Vikipedi-yyurt.net) çıktı:

La Sadrada Familia kilisesini yapma fikri, Vatikan Loreto’daki bazilikadan esinlenen ‘Aziz Joseph Adanmışlar Manevi Derneği’ kurucusu ve bir kitapçı olan Josep Maria Bocabella’ya ait.

Projenin inşasına, 19 Mart 1882’de, Mimar Francisco de Paula del Villar tarafından başlanır.

Villar bu görevinden bir yıl sonra istifa eder. Bu görevi 18.03.1883’de İspanyol Mimar Antoni Gaudi baş mimar olarak devralır. Kendisini bu mimariye adayan Gaudi tramvay kazasında vefat ettiğinde projenin yüzde 15-20’i tamamlanabilmiştir.

Yalnızca özel bağışlarla yapımına devam edilen La Sagrada Familia’nın inşaatı oldukça yavaş ilerlemektedir. İnşaatın yavaş ilerlemesinin nedenleri arasında 1936 İspanya İç Savaşı, inşaata hala halkın yardımıyla devam edilmesi, Gaudi’nin mimari tarzını çözmenin güçlüğü ve binanın çizimlerinin 19.yüzyıldan kalması nedeniyle günümüz teknolojisine uyarlama güçlüğü sayılır.

Gaudi’den sonraki zanaatkarlar ve mimarlar, onun vizyonuna mümkün olduğunca bağlı kalarak projeyi ilerletmek için ondan kalan çizimlere ve alçı modellerine bağlı kalırlar.

Bazilikanın iç yapısını ayakta tutan kolonlar dallanıp budaklanan ağaçlar şeklinde tasarlanmıştır. Yapının içine girildiğinde ormanda dolaşma hissi uyanır.

Kilise, 9000 kapasiteli, 90 metre uzunluğunda, 60 metre genişliğinde, 8’i tamamlanmış çan kulesi sayısı 18, çan kulesinin yüksekliği 170 metre.

Başlamasından 130.yıllık geçen zamanda inşaata harcanan tahmini rakam 374 milyon avrodur.

1984 yılında UNESCO tarafından "Antoni Gaudí'nin Eserleri" adı ile Dünya Mirası olarak ilan edilen yapılar arasında yer almaktadır.

Barselona'nın en çok ziyaret edilen turistik yerlerden biridir. Yılda ortalama 4,5 milyon kişi Sagrada Família'yı ziyaret etmekte.

Giriş ücretleri yetişkinler için 20 avro, öğrenci-emekli-çocuklar 18 avro, yaşlılar ise 16 avrodur. Ayinlere katılmadan ve özel etkinliklerde ücret alınmıyor. Kilisenin her yerini gezmek için yaklaşık 2-3 saat öneriliyor.

Gezme süresi 2-3 saati aldığı göz önüne alınırsa kilisenin büyüklüğü de anlaşılmış olur.

Kilisenin yapımının bu kadar uzun sürmesi, kilisenin yalnızca yardımlarda devam ettirilmesi ilginç olmaya ilginç. Yılda 4,5 milyon turistin ziyaret etmesi ülke için bir gelir kapısı. Girişin de 20 avro olması da burada iyi bir rantın olduğu açık.

27 Haziran 2023 Salı

Dunning-Kruger Sendromunun Neresindeyiz?

"Daha az bilgi sahibi olanların daha fazla bilgi sahibi olanlardan daha fazla bilgi sahibi olmalarını zannetmeleri durumu. Yani cahil cesareti.

Akıllıların hep kuşku içinde iken aptalların küstahça kendilerinden emin olmasının doğurduğu, 99 yılında ortaya atılan ve biz de bu neydi sorusunun cevabıymış gibi 2000 yılında Justin Kruger ve David Dunning'e psikoloji dalında Nobel ödülü kazandıran görüş.

Bilmiyorum cümlesini lügatinde barındırmayan uluslarda daha çok rastlanan, bilmeyen bilmediğini de bilmediği için bilen adamı da canından bezdirip he canım he dedirten, aslında biraz da özenilen bir durumdur.

Çünkü cahillik çok güzeldir. Sen de gelsene."

Sanal alemde gezinirken önüme düşen kısa videodan bu alıntıyı ilgiyle izledim. Dönüp bir daha izledim. Nasıl izlemem. Çünkü beni anlatıyordu. İnsanın kendisini bir başkasından dinlemesi kadar güzel bir şey olamaz.

Merak ettiğim, bana sormadan, beni test etmeden beni nasıl tespit edebildikleri. Ben de kimseye belli etmeden her şeyi biliyormuş havasıyla yaşayıp gidiyorum diye seviniyordum. Bilmediğini bilmemekmiş bendeki olanın adı. Cahil cesaretiymiş aynı zamanda. Üstelik bir sendrommuş yaşadığım.

Cahili bilmem ama terkipteki cesaret beni cezbetti. Yeter de artar bana. Çünkü biliyorum havası bir başka.

Siz bilemezsiniz bendeki bu duyguyu ve hâletiruhiyeyi. Tatmadınız çünkü.

Nasıl bu seviyeye ulaştım? Okumayarak, başkasını dinlemeyerek ve araştırmayarak. Bir zamanlar zorunluluktan az buçuk okuduğumu bir ömür satarak. Unutmaya yüz tutan bilgilerimi de medya ve sosyal ağlar vasıtasıyla yenileyerek. Sağa, sola kulak kabartarak edindiğim yüzeysel, sloganvari bilgi kırıntılarını demagogluğumla yağlayıp pullayarak. Ortaya atılan mevzubahisle ilgili bilgi sahibiyim, ben biliyorum imajı vererek...

Bilim, herkeste bulunmayan bendeki bu cevheri, 1999 yılında Cornell Üniversitesi araştırmacıları David Dunning ve Justin Kruger aracılığıyla tespit edebilmiş. Bu buluşlarından dolayı da bu sendroma ikilinin adı ve ilaveten ikiliye Nobel Barış Ödülü verilmiş.

Hasılı,1963’den 1999’a kadar bendeki bu hastalığı bilim adamları tespit edememiş. Bu demektir ki bir 36 yıl normal insanmış gibi yaşamışım. Ben bu bilimsel çalışmadan 2023 yılında yine sosyal medya aracılığıyla haberim olduğuna göre 60 yıldır adını bilmediğim, bilmediğimi de bilmediğim bir sendrom halini yaşıyorum. Beni zamanında tespit edemeyen bilime bilim der miyim ben? Sonra geciken bilim, bilim midir?

Geciken bilime bilim demesem de adı geçen bu iki bilim adamı, beni görmeden başkaları üzerinde araştırmalar yaparak beni teşhis etmiş. Demek ki bu alanda tek değilim. Sayımız baya varmış. Bu da işin bir diğer sevindirici yanı. Yalnız bilim bu sendroma bir tedavi ortaya koymamış. Yani sendromu bulmuş, adını koymuş, bir tedavi önermemiş. Bu da bilimin işini eksik yaptığını, zamanında tespit edemediğini ve bir tedavi ortaya koyamadığını gösteriyor. Neyse gecikmiş de olsa bilimin bu buluşuna bu yaşantımla bir katkı verdiğim yadsınamaz.

Burada bir üzüntümü de ifade edeyim. Bendeki bu sendromu bulanlara Nobel ödülü verilirken bu cevheri bir ömür boyu kendisinde taşıyan bana bir ödül yok. Bu durumda  dünyanın bu adaletine nasıl güvenirim ben. Halbuki esas ödülü hak eden bendim. Çünkü bir ömür üzerimde benden ve kişiliğimden bir parça olarak taşıdım. Bari ödüle layık görülmedim. Pekala bu sendroma “Ramazan Sendromu” adı verilerek adımı ölümsüzleştirebilirlerdi.

Sonuç olarak şunu söyleyeyim. Beni uzun yollar sonra tespit eden, adına da sendrom denen, bilmediğimi bilmeme hastalığımdan şikayetçi miyim? Şikayet ne kelime. Mutlu, huzurlu ve dopdolu bir hayat yaşadım. Hâlâ da öyleyim. Ben bu hayatı yaşarken nice bilenlere saç baş yoldurmuşluğum bile vardır. Zira beni kimse yenemedi. Bu da benim değil, bilenlerin eksikliğidir ve onların meselesidir, benim değil. 

25 Haziran 2023 Pazar

Bir Sarı Öküz Hikayesi

Büyük basında yer bulmasa da bugünlerde küçük sitelerde şöyle bir haber yer aldı. Haberin aslı astarı nedir bilmiyorum. Haberin içeriğine kısaca değinmek isterim. 

Bir ilçe öğretmenevinde ilçenin kaymakamı bir iftar vermek ister. İftar menüsünü kendisi belirler. Menüde İzmir köfte olacak. Öğretmenevine de talimat verilir. 

Günün mesai bitiminde aşçının İzmir köfte yerine bir günün sonrası menü listesinde yer alan etli sote yemeğini yaptığını öğrenen öğretmenevi müdiresi, menüde yapılan yanlıştan kaymakamı bilgilendirmek üzere özel idare yetkilisine haber verir.

İftar yapılır. Kaymakam misafirlerinin yanına öğretmenevi müdiresini çağırır. Yüksek ses tonuyla "Menüde İzmir köfte olacaktı. Niçin değişti diye sorar. Müdire de ilgili görevlinin günleri şaşırdığını, bir gün sonrasının yemeğini yaptığını, bu yanlışlıktan haberinin olur olmaz sizi bilgilendirmek üzere özel idareyi bilgilendirdiğini, bu yanlışlıktan dolayı özrünü beyan eder.

Kaymakam, bundan sonra burada böyle bir iftar programı yapmayacağını söyler. Müdire de siz bilirsiniz der. Konu kapanır. Daha doğrusu kapandığı zannedilir. 

Bu arada kaymakamın il valisini aradığı, bu müdirenin görevden alınmasını istediği iddialar arasında yer alıyor.

Konunun kapanmadığı muhakkiklerin gelmesiyle anlaşılır. Öğretmenevi müdiresine, "Amire saygısızlıktan" inceleme ve soruşturma başlatılır. 

Soruşturma sonucunda, öğretmenevi müdiresinin “Amire saygısızlık” yaptığı sübut bulur. Müdireye 1/8 maaş kesim cezası ve müdürlük görevinin üzerinden alınarak öğretmen olarak atanması takdir edilir. 

Yine küçük sitelerde yer aldığına göre öğretmenevi müdiresinin gösterdiği başarılarından dolayı Bakanlık tarafından daha önce başarı belgesi ile taltif edildiği yazılı. Maaş kesim ve öğretmenliğe tenzil edildiğine göre ceza takdirinde geçmiş başarıları dikkate alınmamış. 

Bu olayda bir yanlışlık yapılmış mı? Yapılmış. Müdire suçlu mu? Her ne kadar yanlışlığı yapan aşçı da olsa kurumun müdürü olduğu için sorumludur. Büyük bir yanlış mı? İşin öbür ucunda kaymakam olunca yanlış büyük. Yanlışın telafisi var mıydı? Müdirenin haberinin olduğu saat itibariyle yeni yemeğin iftara yetişmesi mümkün değil. Yanlışlık affedilmez bir yanlışlık mı? Sonunda bir yemek üstelik etli bir yemek çıkmış. Kaymakam ve misafirler doymuş ve bir mağduriyet oluşmamış. Yemekten sonra kaymakam müdire hanımdan izahat istemiş. Daha önce özel idare aracılığıyla kaymakamı bilgilendirdiği halde müdire hanım misafirlerin arasında yapılan yanlışın izahatını yapmış ve özür dilemiş. Özür dilemek de bir erdemliktir. Bu yanlışta bir kast var mı? Niye kasıt olsun. Özür dilemek sorunu çözer mi? En azından kalpleri yumuşatır ve bir kastın olmadığı anlaşılır. Özürün ardından inceleme ve soruşturmaya gerek var mıydı? Pekala, müdire hanım, bir daha olmasın, daha dikkatli olun sözlü uyarısı yeterli olabilirdi.

Diyelim ki müdire işin ciddiyetini anlasın diye bir inceleme ve soruşturmayı hak etti. Ardından muhakkikler görevlendirildi. Muhakkikler, olayla ilgili bilgi, belge, delil, ifade ve varsa tanıkların beyanını topladı. Tahlil ve münakaşa yapmak suretiyle olayın sübut bulup bulmadığı, amire saygısızlık yapılıp yapılmadığı, bu olayda bir kastın olup olmadığı hususunu inceledi. Olayın tüm boyutu basında yazılıp çizilenden ibaret ise bu dosyadan bir ceza takdiri çıkmaz. Çıksa çıksa “Görevini ihmal ve savsaklamadan dolayı müdireye uyarı veya kınama cezası takdir edilebilir. Öncesi başarıları dikkate alınarak 1.disiplin amiri, sübut bulan bu tecziyeyi uygulamaz. Dosya da bu şekilde kapatılabilirdi.

Burada, gizli olduğu için inceleme dosyasının içeriğini görmek imkanımız yok. Dosya görülse bile şikayetçi kaymakam olduğu için kaymakamın verdiği bilgiler dosyada yer almaz. Ama basının verdiği bilgilere göre burada “Amire saygısızlık” durumu yok. Muhakkiklerin sübut buldurduğuna bu takdir zorlama bir sonuçtur. Bu sübut üst amirin ricasını emir kabul bazı muhakkiklerin vardığı sonuca benziyor.

Sonuç olarak asli görevine döndürülen öğretmenin suçu, sert kayaya çarpmasıdır. Çünkü işin öbür ucunda mülki amir var ve mülki amirin şikayeti söz konusu. Şikayetçi kaymakam olunca uyarı ve kınama kesmez. Mutlaka kellesi alınmalıdır. Muhakkiklere düşen de dosyada bunun kılıfını işlemektir. Yeter ki mülki amir, emri altında çalışan bir yönetici veya memurun görevinden alınmasını hissettirsin. Bu tür muhakkikler için sübuttan kolay ne var.

Aslında bu basit olayda tüm mesele suyu bulandırma meselesidir. Üst yöneticilerin suyunu bulandıran birini de tutundurmazlar. Bu görüntüsüyle, sahibi olmayan bu teşkilat, kurban bayramı hediyesi olarak mülki amire sarı öküz hediye etmiştir. Zira bu teşkilatta hediye edilecek sarı öküz çoktur.