31 Mart 2023 Cuma

Salgının Ardından

Covid-19 adı verilen, iki yıldan fazla süren, küresel salgının zararı fazla oldu: 

Hayatımıza maske, mesafe ve hijyen girdi. 

Bu hastalığa yakalanan binlerce kişi öldü.

Kapanmadan dolayı üretim durma noktasına geldi.

Onlarca gerekli gereksiz yasaklarla tanıştık. 

Bu hastalığı tetikleme ihtimali olan yüzlerce sektör aylarca kapalı kaldı. 

Enflasyon azdı. 

İşsizlik arttı. 

Hastaneler test yaptıranlarla doldu taştı.

Hastanelerin yoğun bakımları ve hastaneler yeterli gelmedi.

Binlerce kişi hastanelerin yoğun bakımlarında ölümle pençeleşti.

Hastanelerde tedavi görmeyen hastalar evlerinde karantinaya alındı. 

Eğitim ve öğretim sekteye uğradı. Yüz yüze eğitimden uzak kaldık. Uzaktan öğretimle tanıştık. 

Esnek mesai, dönüşümlü çalışmayı gördük.

HES (Hayat Eve Sığar) uygulamasına geçildi.

Bu süreçte herkes birbirinden kaçtı.  

Aşılar hayatımıza girdi. Aşı olmak isteyenler ve olmak istemeyenler tartışması yapıldı. Kimi aşı oldu kimi olmadı.

Salgın hala tam bitmese de ölümcüllüğü geride kaldı. Hastalananlar da ayakta geçiriyor bu hastalığı. 

Hastalık etkisini her geçen gün kaybediyor olsa da bu salgının doğal bir virüs mü olduğu yoksa laboratuvarlarda üretilmiş olup olmadığı konuşuldu ama daha bu virüsün nasıl oluştuğu tespit edilemedi. Bu da zihinlerde bir şüphe olarak kalacak.

Zihinlerde kalacak bir başka şey daha var. O da aşıların yan etkisinin olup olmadığı. İnsanlar kendi arasında “Kalp krizini tetiklediği, bazı hastalıklara yol açtığı, vücutta etkiler bıraktığı...” yönünde konuşup duruyor. Aşıların böyle yan etkisi var mı, yok mu konusunun gerçekliği de ortaya çıkmayacak. Çünkü bu konuda yapılmış bir araştırma yok. Halk arasında aşıların yan etkisi konuşulunca bazılarının “Biz aşı olmadık” şeklinde bıyık altından güldüğü de gözlerden kaçmıyor.

Virüsün yapay, aşıların yan etkisinin olduğu yönünde bu konuyu gündeme getirince, bazıları bunu paranoya görse de dünyaya yön vermeye çalışanlar ve borusu ötenler dünya insanına güven vermedikleri müddetçe, gerçek ortaya çıkmadan acabalar zihinleri kurcalamaya devam edecektir.

Nimetin Elden Çıkması

Hayat bir mücadeleden ibarettir. 

Bu mücadele uzun bir maratondur. 

Bu maraton tekdüze değildir. 

İnişi vardır, çıkışı vardır, zorluğu vardır, kolaylığı vardır.

Üzüntü ve keder, sevinç ve mutluluk iç içedir.

Kimseye her daim tozpembe değildir, hepten eza da değildir. Zira adı üzerinde imtihan dünyasıdır. 

Bu imtihandan yüzünün akıyla çıkmak da vardır, varlık gösterememe de vardır, rezil olmak da.

Bir hedefe ulaşmak için yola çıkanlar, çıktıkları bu hedefe ulaşmak için ibadet aşkı içerisinde çalışırlar, çalışırken şımarmazlar, çağın ve zamanın ruhuna uygun hareket ederler ise önlerine engeller çıksa da bu engelleri birer birer aşmasını bilirler. Karşılığını da alırlar. Çünkü her insan için ancak çalıştığının karşılığı vardır. Allah da bunlara çalıştığının karşılığını verir ve zirveye çıkarır.

Kendilerinden ve yaptıklarından emin olarak ayakları yere sağlam basanlar zor veya kolay zirveye çıkar. Yeter ki bunda samimi olunsun, zirve azmi olsun, yapabilecek irade gösterilsin, bu konuda güven verilsin ve zirvenin bir menfaat elde etmek olmadığı hususunda halk ikna edilsin.

Zirveye çıkmak zor olsa da mümkündür. Çünkü çalışmak insandan, tevfik de Allah’tandır.  

Zirveye çıkılır çıkılmasına ama esas mesele zirvede tutunmak ve kalıcı olmaktır. Zira zirvede tutunmanın imtihanı daha bir başkadır. Burası hem nimet hem de ateşten kordur.

Burada kalite tesadüf değil demek de vardır, imkanların içerisinde kaybolmak da vardır.

Zirvede tutunmaya çalışmak zirveye çıkmaktan daha zordur. Çünkü bir şeyin zirvesi demek inişe yakın olmaktır. Bir bedel ödemeden zirveye çabucak çıkanların inişi çok kolaydır. Çıkmalarıyla inmeleri bir olur. Bedel ödeye ödeye zirveye çıkanlar ise zirvenin kıymetini bilir ve zirvede tutunmanın yollarını arar. Şımarmazlar, güç zehirlenmesi yaşamazlar, zirveden aşağıya tepeden bakmazlar, Zafer sarhoşu olmazlar, yol arkadaşlarına çalım atmazlar, birbirlerine empati yapar ve diğerkamlığı tercih ederler, en ufak bir şayiada teyakkuza geçerek içlerine giren virüsü temizlerler. Kısaca hem geldikleri yeri unutmazlar hem de en ufak bir sendelemede inişe geçeceklerini çok iyi bilirler ise zirve her daim onların olur ve buranın nimetlerinden halkı faydalandırırken kendileri de yararlanmış olurlar.

Böyle yapmazlar, hoşnutsuzluğa tedbir almazlar, çözüm üretmezler, ekip ruhuna önem vermezler, ehliyet ve liyakat yerine sadakati tercih ederler, gerçekleri görmemek için kafalarını kuma gömerler, halkın derdiyle dertlenmeyi bırakırlar, korku dağları salmaya yönelirler, gerçekleri gizlemek için olguları algı, algıları da olguya döndürmeye yeltenirler ise iniş er veya geç kaçınılmaz olur. Allah bu nimeti alır, bir başkasına verir. Çünkü toplumsal yasa gerçekleşmiş olur.

Bu durumda kimseye kızmaya hakları olamaz. Çünkü başa gelen her şey yapıp ettiklerimizin bir sonucudur.

Aşere-i Mübeşşere

“Hz Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Sa'd b. Ebî Vakkas, Ebû Ubeyde b. Cerrah, Abdurrahman bin Avf, Talha b. Ubeydullah, Zübeyr b. Avvâm, Saîd b. Zeyd” isimli sahabeler halk arasında aşere-i mübeşşere (cennetle müjdelenen on kişi) olarak bilinir.

Adı zikredilenlerin hepsi Kureyş kabilesine mensup ilk Müslümanlardan. Peygamberimizin hep yanında yer almış, İslam’a hizmetleri yadsınamaz sahabelerdir. Cennetle müjdelenmelerinin dayanağı da hadislerdir: “Ebu Bekr cennetliktir, Ömer cennetliktir, Osman cennetliktir, Ali cennetliktir, Talha cennetliktir, Zübeyr cennetliktir, Sa'd İbnu Malik cennetliktir, Abdurrahman İbnu Avf cennetliktir, Ebu Ubeyde İbnu'l-Cerrah cennetliktir." (Ravi der ki: Zeyd) onuncu da sükut etti. Dinleyenler: "Onuncu kim?" diye sordular. (Bu taleb üzerine): "Said İbnu Zeyd!" dedi. (Ebu Davud, Sünnet 9)

Bu konuda farklı hadisler de mevcut. Hepsini buraya alma imkanım yok. Bu ve bu konuda gelen rivayetler sahihtir veya değildir üzerinde durmayacağım. Durmak istesem de müktesebatım el vermez ise de bu konuda şunları söylemek isterim:

Peygamberimizin şunları şunları yapan cennetliktir demesi başka, isim vererek şunlar cennetliktir demesi başka. İlkinde ameller ön plana çıkarılırken ikincide kişiler ön plana çıkarılmaktadır. Birinci İslam’a uygun iken ikinci anlayış İslam’a uymaz. Çünkü,

Sahabe de olsa, İslam’a katkıları çok olsa da daha yaşarken  İslam kimseye cennet garantisi veremez. Çünkü peygamber de olsa az sonra kimin ne yapacağını Allah’tan başka kimse bilemez. Zira bu konu gaybi bir konudur. Bunun bilgisi de sadece Allah’a aittir. Ki peygamber kızı Fatıma’ya bile cennet garantisi vermemiştir.

Bu sahabenin bir kısmı Cemel ve Sıffın gibi savaşlarda rol oynamış. Şu ya da bu şekilde Müslüman kanının akmasında dahli olmuştur. İslam dünyasının ayrışmasında ve ümmet arasına nifak tohumlarının ekilmesinde bu tür savaşların payı büyüktür. Bugünkü bölünmüşlüğün ve parçalanmışlığın izleri bu savaşlara kadar gider.

Peygamberden sonra vefat eden bu sahabeler tıpkı diğer sahabe ve tüm insanlar gibi hesap gününde yaptıklarından veya yapmadıklarından dolayı hesaba çekileceklerdir. Yargılamayı da Allah yapacaktır. Bu müjde anlayışı Hristiyanlardaki İsa peygamberin ahirette insanları yargılayacak düşüncesine benzer. Ne Hz İsa’nın ne de peygamberin böyle bir yetkisi vardır.

Hangi birimize daha ölmeden cennetle müjdelenen garantisi verilebilir? Cennet garantisi alan kimse ne derece kendisine çekidüzen verebilir? Sizleri tenzih ederim ama şayet şahsıma böyle bir garanti verilse, öyle zannediyorum, sorumluluklarımı yerine getirmem en hafifiyle. Her türlü olumsuzluğa imza atarım.

Bu tür hadislerin, Cemel ve Sıffın savaşlarının ardından geriye dönük üretildiğini, bunda amacın bu sahabenin koruma zırhına girdirilmeye çalışıldığını, Peygamberin yakın arkadaşları olan bu kimseler hakkında olur olmaz eleştiri yapılmasının önüne geçmek murat edildiğini düşünüyorum. Allah’ü a’lem.