23 Ocak 2023 Pazartesi

Yaşadığımız Müslümanlığa Dair Sermayelerimiz (5)

Müslümanlığa dair anladığımız, yaptığımız şeylerden bir kısmı da oruç tutmak, umre ve hacca gitmek, kurban kesmek, zekat vermek ve hatim okumak üzerinde duracağım. Namaz kadar ön plana çıkarılmasa da bu ülkede oruç tutanların sayısı öyle zannediyorum, namaz kılanlardan daha fazladır. Oruç tutmayanlar bile oruçlu gibi durmayı biliyor.

Oruç tutmak namaza göre daha zor olmasına rağmen dini hassasiyeti yüksek olmasa da bu ülke insanı ramazan orucunu önemsiyor. Bu demektir ki üzerinde çok durmak o şeyi çok önemli hale getirmiyor. Namazı da oruç gibi hayatın doğal akışına bırakmak, namaz kılanların sayısını gözle görülecek şekilde artıracağını düşünüyorum.

Umre, hac ve zekat da gücü yeten Müslümanların yerine getirdiği ibadetlerdendir. Zekat, zenginin malında fakirin hakkı olduğu, sosyal dengenin sağlanması için adaletin gereği olan bir ibadettir. Umre ve hacca gelince bir umre ve bir hac anlaşılabilir. Fazlasına sıcak bakmıyorum. Bu konuda yarış yapmamak lazım. Pekala fazla umre ve hacca harcanan para Müslümanların başka ihtiyaçlarında kullanılabilir.

Hasılı; oruç, zekat, umre ve hac kendi doğal akışı içerisinde devam ediyor. Olması gereken de budur. Yerine getirenlerin bu ibadetlerini Allah kabul etsin.

Hatim indirmek, hatim okumak veya bir vefatın ardından cüz cüz paylaşım yapılarak hatim okumaya gelince, kişinin sevap kazanmak ve anlamak niyetiyle Kur’an’ı baştan sona kendisinin okuması istenen bir şeydir. Her Müslümanın bunu yapması gerekir.

Bir vefat veya başka nedenlerde birden fazla kişiye cüz dağıtmak suretiyle hatim indirmeye pek sıcak bakmıyorum. Ben sıcak bakmasam da bu şekil hatim inmek bu ülkenin bir gerçeği. Diyelim ki otuz kişi birer cüz alarak Kur’an-ı baştan sona okudu. Bu bir hatim olur mu? Çünkü bir cüz okumak suretiyle tüm Kur’an okunmuş oldu. Geriye kalan 29 cüzü başkası okudu. Açıkçası bu tür okuyuş bana hatim gibi gelmiyor. Hatim olup olmamasından geçtim, bu Kur’an diriler için ise niçin ölüler için okuyoruz? Bence ne amaçla okursak okuyalım, Kur’an-ı her şeyden önce kendimiz için okumamız lazım. Okurken de ister Arapçasından ister mealinden anlamını düşünerek okumak lazım ki bize vermek istediği mesajı almış olalım. Değilse anlamını bilmeden, ne mesaj verdiğini anlamadan okur dururuz. Bu durumda Kur’an-a dair tüm bildiklerimiz kulaktan dolma bilgilerden ibaret olur.

Kurban kesmeye gelince, diğer mezheplere göre sünnet, Hanefi mezhebine göre vacip olan bu ibadet de Müslümanların yerine getirdiği vecibelerden biridir. Nisap miktarı mala ulaşmadığı halde bu ibadeti yerine getiren insanımızın sayısı da az değil.

Kurbanla ilgili konu açılmışken yurt dışı kurban bağışlarına da kısaca değinmek isterim. Birden fazla kurban kesecek veya kurbanla kim uğraşacak deyip kurbanını vakıf ve derneklere bağışlayan insanımızın sayısı da az değil. Açıklanan kurban miktarlarında öyle zannediyorum, en pahalı fiyat, yurt içi fiyatları. Yurt içi bağışı yapacak bir kişi yurt dışı fiyatını görünce buradaki bir kurban fiyatına yurt dışında iki kurban keserim diyerek ağırlıklı olarak kurbanını yurt dışına bağışlıyor. Tersi olsaydı, Türkiye’de ucuz, dışarıda pahalı olsaydı, yurt dışı bağışlarının çoğu yurt içine dönerdi. Vatandaş ister yurt içinde ister yurt dışına bağışta bulunsun. Kendi tercihidir. Ama bunu yaparken yakından uzağa düşüncesiyle ilk önce yurt içindeki fakirleri gözetmede fayda mülahaza görüyorum.

Yaşadığımız Müslümanlığa Dair Sermayelerimiz (4)

Sadaka vermek, sadaka toplamak ve sadaka almak da bizim vazgeçemediğimiz sermayelerimizdendir. Birilerinin imkanı var veriyor, birileri topluyor, birilerine veriyor. Yardım toplayan vakıf ve derneğin sayısını bilmek mümkün değil. Hepsi de aşağı yukarı aynı misyonu yerine getiriyor. Yani bir sadaka kültürüdür gidiyor. Sadece halkımız değil, devlet de bu sadaka kültürünün başını çekiyor. Değişik kalemler adı altında durmadan talepte bulunan ihtiyaç sahiplerine veriyor.

Burada sadakaya, zekata ve yardıma karşı olduğum anlamı çıkarılmasını. Elbette ihtiyaç sahiplerine devlet, yardım kuruluşları ve halkımız yardım yapacaktır. Yalnız yardım yaparken yardımın mantığını göz ardı ediyoruz. Çünkü yardımdan maksat yardım yapılan kişi ve kişilerin bir süre sonra yardım eder duruma gelmesi yani veren el olması mantığı vardır. Gördüğüm kadarıyla veren daima veriyor ve veren el olmaya devam ediyor. Alanlar da daima alan el olmaya devam ediyor. Alan ellerin bir kısmı ileride başkasına muhtaç olmayacak şekilde bir gelire sahip olsa dahi hep alan el olduğu için veremiyor. Çünkü vermekte zorlanıyor. Hep alanların çoğunun durumu bu maalesef. Vere vere hazıra konmaya alıştırıyoruz. Halbuki bizim kültürümüzde atasözü olarak belleklerimizde yer edinen ve sürekli söylediğimiz, “İnsanlara balık yemeyi değil, balık tutmayı öğretmek lazım” atasözünü hep göz ardı ediyoruz. Veren el vermeye, alan el de almaya devam ettiğine göre demek ki biz balık yedirmeyi tercih ediyoruz. Bu mantıkta yani bu sadaka kültüründe alan elin daima veren ele karşı boynunun bükük kaldığını ve ona minnet duyduğunu söylesek herhalde yanlış olmaz. Bu da kişinin kişiliğinin tam oturmamasının ve kendi olamamasının en büyük nedenidir.

İzlediğimiz bu sadaka kültüründe de çok başarılı olduğumuz söylenemez. Yapılan onca yardıma rağmen çarşı, pazar, köşe başları ve cami önlerinde dilenen insanları görmek mümkün. Market çıkışlarında, dükkan dükkan esnaf gezip yardım toplayan insanımızın sayısı da az değil. Bir de giderken bir şey soracakmış gibi durdurup dilenci değilim, yanlış anlamayın türünden dilencilerimiz var. Bazı evler vardır ki Fak Fuk Fon, belediye, yardım kuruluşları vb. hepsinden yardım alıyor. Eş ve dostun gözetmesi de var. İçlerinde belki vardır ama büyük bir çoğunluğu hep ala ala almaya alıştığı için ihtiyacı olmasa da almaya devam ediyor. Çünkü bu kapıyı bir gelir kapısı gibi görüyor, bu işi meslek ediniyor. Buna ar damarı çatlamış da diyebiliriz. Biz balık tutmayı öğretmediğimiz müddetçe alan el olma durumu devam edecektir. Bu da yardım yapma usulümüzü gözden geçirmemizi gerektiriyor. Pekala güçten ve takatten düşmüş, bakıma muhtaç, engelliler dışındaki gücü kuvveti yerinde olanlara yardımı bırakıp onlara yapabileceği bir iş bulmak lazım. Yani istihdam edelim diyorum. Onlar da alın terleterek elinin emeğini yesinler. Bu, alan el için daha onurlu bir iş olur.

Yine hep isteyene verdiğimiz için isteyemeyenleri es geçebilme sonucu da ortaya çıkabiliyor.

Sadaka kültürümüz sadece dilenenlere ve ihtiyaç sahiplerine vermekle kalmıyor. En büyük dilenci merkezlerimiz camilerimizdir. Çünkü bu kültürü camilerde de devam ettiriyoruz. Cuma ve bayram namazlarının çoğunda sergi açılır. Bir yerlere yardım toplanır. Cami ve Kur’an kurslarımız da bu yol ile yapılır. Cami ve Kur’an kurslarını kendi ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde planlamada fayda var. Pekala her cami ve Kur’an kursunu yapmadan önce kira gibi gelir getirici gayrimenkullerle donatarak işe başlayabiliriz.

Yaşadığımız Müslümanlığa Dair Sermayelerimiz (3)

Bu bölümde de imam hatip okulları, ilahiyat, cami, Kur’an Kursu ve hafızlık sermayelerimiz üzerinde durmak istiyorum. İmam hatip okullarından başlayalım. Bu okullar nasıl ki diğer okul türleri bu ülkenin ihtiyaç duyduğu bir gerçeği ise bu okullar da öyle. İhtiyacı karşılayacak kadar olmalı ve bu okul türünde okumak isteyenlere bu seçenek verilmeli. Sanırım buraya kadar dediklerime kimsenin itirazı olamaz. Ama şu var ki sevenlerinin bu okul türüne verdiği zararı bugüne kadar kimse yapmamıştır. Ne demek istediğimi biraz açmak istiyorum.

Dün birilerinin yok etmek için uğraştığı ama yok edemediği bu okul türünü yeniden diriltmek için olur olmaz, ihtiyaç var veya yok demeden her yere bu okulları açmak, bu okullara yapılan en büyük kötülüktür. Maalesef aşırı sevgi aşırı nefretle aynı amaca hizmet eder. Dün birileri bu okullara vurduğu darbe ile topluma korku saldı. Katsayı ucubesiyle bu okulları boşalttı. Bugün ise dünün öcünü almak için her yere bu okulları açıyoruz. Açılmasında ne sorun var diyebilirsiniz. Bu okulların sayısını çoğaltmak tek kelimeyle kaliteyi yok eder. Bugün de bu durumu yaşıyoruz. Bu okul türünden birkaç okul dışında maalesef bu kalitenin yakalandığını söyleyemeyiz.

Kaliteyi yükseltmek ve başarıyı getirmek için bu okulları proje okul kapsamına alıyoruz, bünyesinde fen ve sosyal bilimler bölümü açıyoruz. Buraların öğretmen ve idarecisini seçerek alıyoruz. Nedense kalite yakalanmıyor. Aslında kaliteyi yok eden, her yere bu okul türünü açan yanlış stratejimizdir. Çok az sayıdaki okul dışında çoğu okulda öğrenci azalması söz konusu. Merak ediyorum, bu okulları mantar biter gibi açanlar bu okul türüne iyilik mi yaptı yoksa istemeyerek kötülük mü yaptılar? Görünen, 28 Şubatçıların yapamadığı kötülüğü sevenlerinin yaptığı yönündedir. Çünkü çoğu okulun kalitesi yerlerde sürünüyor. Merak ediyorum, bu okul türüne isteyerek veya istemeyerek bu kötülüğü yapanlar bu yola çıkarken kalitesi bir türlü düşmeyen Robert Koleji ve Galatasaray Lisesini hiç mi örnek almadılar? İsteseler her ile bu okulu açacak imkanları yok muydu bunların? Ama tek okul ile kaliteden ödün vermiyorlar. Aklıma, bu okul türüne bu kötülüğü yapanların niyetini sorgulamak geliyor. Acaba dün Köy Enstitülerini arka bahçesi haline getirerek onları oy deposu gören zihniyet gibi mi bunlar da bu okulları oy deposu olarak görüyorlar? Bu konu da çok su götürür.

İmam hatip okullarına paralel olarak adı ister ilahiyat ister İslami ilimler olsun bu fakültelerin sayısını çoğaltmada da maalesef aynı mantık yatıyor. Açalım, varsın kalite hak götürsün. Oy deposudur oy deposu zira.

Cami ve Kur’an kursları sayımız da maalesef imam hatip okullarını andırıyor. Camilerde doğru dürüst cemaat yok. Birbirine yürüyüş mesafesinde olan mesafelere hemen cami konduruyoruz. Aynı şekilde Kur’an kursu yapım inşaatları da hız kesmeden devam ediyor. Çoğunun da öğrencisi yok. Buna rağmen kurs yapımını anlamak zor. İhtiyaç değilken yüksek maliyet gerektiren bunları yapmanın israftan başka bir şey olmadığını bilmem söylemeye gerek var mı? Gören de Müslümanların fazla geliri var da harcayacak yer arıyor sanır.

Cami ve kurs yapımına hayırseverlerin katkısıyla harcanan paralar niçin başarılı ve ihtiyaç sahibi öğrencilere burs verme şeklinde düşünülmez.  Üstelik sağdan soldan yardım toplamak suretiyle yapılan camilerin çoğu, ısınma ve aydınlatma giderini karşılamaktan aciz. Fazla yakıt parası gelmesin diye çoğu camiler vakit namazlarını camilerin bölünmüş küçük mekanlarında kılıyor. İşin özü tıpkı imam hatip okullarında olduğu gibi cami ve Kur’an kursu inşaatlarıyla da yüzleşmemiz lazım.

Aynı şekilde proje hafızlık okulları da abartılıyor. Her ilçeye hafızlık okulu yapanların herkesi hafız yapma muradı ne olabilir? Merak ediyorum, bu ülkenin tek ihtiyacı hafızlık okulları mı? Dine hizmet sadece cami, Kur’an Kursu açmak ve hafızlık yaptırmak mıdır? Bu ülkenin başka iş bölümlerine ihtiyacı yok mu? Hafızlığı bu kadar ön planda tutup önem verenler sahabenin kaçı hafızdı hiç düşündüler mi? İşin özü imam hatip okullarını, ilahiyatları, Kur’an kurslarını ve hafızlık müessesesini normal akışına bırakmak gerek. Yokluğunun ve fazlasının zarar olduğunu düşünmek ve olması gerektiği kadar plan yapmak lazım. Aynı şekilde cami yapım işlerini de mutlaka bir plan dahilinde düzenlemek gerek.