14 Ocak 2023 Cumartesi

Derdim Ne Benim?

Aklımın erdiği, bilgi dağarcığımın yettiği her konuda yazı yazmaya çalışıyorum. Yazılarımda karamsarlık, eleştirel yaklaşım söz konusu. Her eleştiri yaklaşımda da yapıcılık ve nasıl olması gerektiğine dair yol gösterme var. Mizahi yazılarımda da aynı yaklaşım hakimdir. Bu türden yazılarım tersinden okumalıdır. Yani yapmayın demektir. Över gibi yaptığım ama yerdiğim, yerer gibi yapıp övdüğüm yazılarım da bu meyandadır. 

Çoklarının hoşuna gitmez benim bu tarzım. Yazılarımı okuyup da mesafe koyanların sayısı az değil. Tasvip ve takdir edenler de yanımda görünmemeye çalışır. 

Bu durum yani anlaşılmamak beni üzmüyor mu? Üzmez olur mu? Herkes yazdığının tasvip görmesini ister. Tasvip derken herkes gözü kapalı yazılarımı takdir etsin değil isteğim. İsterim ki olumlu ya da olumsuz tepkiler gelsin. Olumlu tepkilerle ilgili demek ki bu konuda yalnız değilim, benim gibi düşünenler de var diyorsun. Eleştiri alan yazılarla ilgili de demek ki yazım bu yönüyle eleştiri aldı der, kendimi sorgularım. Yanlışım varsa düzeltirim. Yoksa olaya hangi yönden baktığıma dair karşı tarafa kendimi izah etmeye çalışırım. Nasıl ki ben eleştirel yaklaşıyorsam, yazılarıma eleştirel yaklaşanlara da saygı duyuyorum. İşte bunlar dosttur. Çünkü dost dediğin katılmadığı yönü ve yeri söyler. Bunu yaparken nasıl ki ben kırmadan, dökmeden bunu yapmaya çalışıyorsam, dostlarım da böyle yapmalıdır. Savunma ve saldırı, hele yazıyı anlamadan yazıdan niyet okuyuculuğu yapılır; dışlama, ötekileştirme ve mimleme yoluna gidilirse, bilinsin ki bunu tasvip etmiyorum. Yazıma katılmadığını ve ben bu konuda şöyle düşünüyorum denmesi benim için yeterlidir. Ha herkes görüşüme katılsın, herkes böyle düşünsün, bu dediklerim gerçek doğrudur diye bir iddiam yok. Herkesin düşüncesi kendisine. Kendi baktığım çerçeveden benim gördüğüm budur. Ben bunu görürüm, bir başkası başkasını. Kimse kimsenin düşüncesine sekte vuramaz ve herkes bir konuda aynı düşünecek diye bir şey asla olamaz. Saygı çerçevesinde herkes birbirinin görüşüne tahammül etmeyi öğrenmelidir.

Bir diğer husus, yazılarımı takip edenlerin eleştiri ile muhalifliği bir tutmamaları gerektiğini düşünüyorum. Zira eleştiri başka, muhaliflik başkadır. Eleştiriden, kendi yaptığına güvenmeyenler gaz almaz. Doğru yaptığına inanan niye eleştiriye gelmesin, öyle değil mi? Demek ki tam anlaşılmamış der, yaptığını daha güçlü savunur ve izah eder. Çünkü yaptıklarının doğru olduğuna inananların, bunu anlatarak toplumu ikna gibi bir görevleri vardır. Unutmayalım ki ikna edemediğin doğru, doğru değildir. Eleştiriye hak verdiği halde bunların yazılmayıp ifade edilmemesi gerektiğini düşünenler de var. Bunlar kol kırılır, yen içeride kalsın düşüncesinde olanlardır. Topluma mal olmamış özel durumlar için bu böyle olabilir ama yapılanları sağır sultan duymuşsa, burada kol ve yenden bahsetmenin bir anlamı yok. Çünkü mızrak çuvala sığmıyor ve bunu herkes görüyor. Başkası yapsın, sen yapma. Zira başkasına malzeme veriyorsun denirse, esas bu yapılan doğru değildir, iyilik de değildir. Bu yüzden olur olmaz her şeye şakşakçılık yerine, içten eleştiri yapılmalı ki eksiklikler giderilebilsin.

Eleştiri ile muhalifliği karıştıranlara, bundan dolayı hop oturup hop kalkanlara şunu söylemek istiyorum. Bir konuda çözüm mercii olanlar sonuç alıcı çözümlerinde tasvibi hak ederken çözmedikleri veya çözmedikleri konularda da eleştiriye açık olmalıdır. Çünkü amme adına iş yapanlar eleştirilir.

Burada bir de şuna değinip bu konuyu sonlandırmak istiyorum. Gücü elinde bulunduranlara eleştiri, herkesin işi değil, er işidir ve cesaret ister. Çünkü tepki geleceğini bile bile eleştiriye devam edenlerin yardım ve destekten ziyade bir ikbal beklentisi yoktur. Esas bir beklentisi olmayan insanların yaptığı eleştirilere kulak vermek lazım. Çünkü bu insanlar bir güce yaslanarak ihya olma imkanı varken işin ucunda dışlanma olsa da eleştiriye devam ediyor. Bu durum tekdir değil, ancak takdiri hak eder. Tüm bu sözlerim de anlayana ve anlamak isteyene. 

Hakim ve Muhakkik

Hakim, yargıç demektir. Mevzuatın kendisine verdiği yetki çerçevesinde sanık ve zanlıyı yargılayan, bu yargılamayı da millet adına yapan kimsedir. Suçluyu cezalandırır, masumu berat ettirir. Yani adalet dağıtır. Taraf değildir. Kimseden emir ve talimat almaz, ihsası reyde bulunmaz. Yargılamada somut delilleri esas alır. Duygusal davranmaz, yanlı olmaz. Şuna bir haddini bildireyim demez. Bu şekilde verdiği karardan dolayı da kestiği parmak acımaz. Zira adalet mülkün temelidir. Hakim gerçeğin peşindedir. Verdiği karar maşeri vicdanda makes bulmuşsa, verdiği karar doğrudur. Hakimler hukuk fakültesi mezunu olur. 

Muhakkik ise gerçeği araştıran; soruşturan, soruşturmacı ve soruşturucu demektir. Bu görev için il veya bakanlıklarda görev yapan müfettişler görevlendirilir, bazen devlette görev yapan yöneticilere de bu görev verilebilir.

Hakimin yargılaması sonucu tüm süreç bittikten sonra kişilere mahkumiyet, berat veya takipsizlik verilirken muhakkikin inceleme ve soruşturması sonucunda da iddia edilenler sübut bulmuşsa soruşturulan kişiye idari, adli ve mali yönden cezalar teklif edilir. Bunların dışında bir suç tespit edilmişse yargılanması için adli yönden de teklif yapılır. Muhakkikin teklifini cezanın durumuna göre disiplin amiri, il disiplin kurulu veya bakanlıklar onar ya da reddeder.

Burada hakim ile muhakkiki ele almamın sebebi, muhakkikin görevi de bir nevi hakimlik görevi gibidir. Nasıl ki hakimin birinci önceliği adaleti gözetmek ise muhakkikin görevi de budur. Kimseden emir ve talimat almaz. Yönlendirmelerden etkilenmez. Soyut ve sübjektif delillere yer vermez. Somut delillerle sonuca gitmeye çalışır ve kanaatini belirtir. Yani şunun kellesini alayım, şuna haddini bildireyim demez. Şunun istediği olsun, bunun gönlünü alayım demez. İdeolojik ve kişisel davranmaz. Çünkü görevi de tıpkı hakim gibi adaleti tesis etmek ve adaletten ayrılmamaktır. Suçlu ise isnatları sübut bulmuş, gereği der. Değilse bir ceza teklifi yapmaz. 

İster hakim ister muhakkik somut delillerle hareket etmediği takdirde taraflar bir üst mahkemeye ya da mercie müracaat ederek hakkını arar. Yanlış hesap ve karar bir şekilde düzeltilerek adalet ve hak yerini bulur.

Burada hakim ve muhakkikler taraflı davranıyor, birilerini koruyup kollarken diğer tarafı mağdur ediyor iddiasında bulunacak değilim. Zira böyle bir isnadı kendilerine yakıştıramam. Bu açıdan kahir ekseriyetini tenzih ederim. Emir ve talimat alanlar var mıdır? İnsanın olduğu yerde her şey olabileceği gibi bu görevi yapanlar içinde de yaptığı kutsal göreve halel getirecek kimseler de pekala çıkabilir.

Kararın doğru olup olmadığı taraflar arasında tartışılır elbet. Kimi hak yerini buldu der kimi de haksızlık yapıldı der. Bunlardan ziyade bu görevi ifa eden hakim veya muhakkik, bir dosya hakkında karar verdikten sonra içi huzurla doluyorsa, yatağına yattığında rahat bir şekilde uyuyabiliyorsa, görevini hakkıyla yerine getirmiş demektir. Kendinde bir durgunluk, içinde bir rahatsızlık hissi duyuyorsa, acaba şöyle mi karar verseydim ikilemi yaşıyorsa ve rahat uyuyamıyorsa, bilin ki görevini doğru yapmamış demektir. Çünkü adalet ince bir çizgidir. Adalet dağıtanlar da sağa sola sapmadan bu ince çizgi üzerinden yürümek zorundadır.

Nurettin Topçu’dan Müslümanlara Serzenişler

Hizmetine ömrümü harcadığım bu memlekette dostlarım kalmadı gibi bir şey. Adeta yapayalnızım, boşlukta ve adeta etrafımdakilerden başka bir dünyadayım.” (Aynı iklimden beslendiğin aynı dili konuştuğun aynı duygu ve düşüncede olduğun insanlar, ortak dertlere sırt çevirdiğinde, senin dert edindiğini dert edinmediğinde, seni anlamadığında ya da anlamak istemediğinde, yanında görünmekten korkup yanında görünmek istemediğinde ve bir hesap peşinde koştuğunda insanın kendisini dostlarına yabancı hissetmesi normal değil mi?)

İnsanın düşkünlüğünü, sefaletini bilirdim; ama ruh sefaletinin bu kadar karanlığını görmemiştim. İnsan diye emek verdiklerimin hemen hepsi de ruh ve mana mefhumuna yabancı, menfaat kölesi birtakım haşerelermiş. (Bedenin düşkünlüğüne ve bedenin hayvani arzuları kuvvetli bir irade ile dizginlenebilir ve kişi tedavi edilebilir. Ama ruh sefaletinin tedavisi çok zordur...Kişinin kaliteli bir kumaş olup olmadığı menfaat anında belli olur.)

Ahlâksızlığın ummanı olan Şark'ı, yaşadıkça çok daha iyi tanıyorum. Burada insanı fenerle arayanlar yanılmamışlar. (Bir şeye doyumsuz olanlar, bir şeyin açlığını çekenler ahlaksızlıkta sınır tanımaz. Dürüst görünürse de bu dürüstlük denememiş ve test edilmemiş dürüstlüktür. Yani onu dürüst yapan imkansızlıklardır. En ufak bir imkan eline geçti mi dğrüstlerin çoğu sınıfta kalır.)

Ah, 'Müslümanız' diyen şu insan yığını yok mu? İşte, onlar, Şark'ın en aşağı tabakasını teşkil ediyor. (Çünkü bu Müslümanlık bir övünç kaynağıdır. Keşke sadece Müslümanı demek yeterli olsaydı...)

Müslümanlık, yani yaşanan şekliyle Müslümanlık, Şark'ı bitirmiş. Buraya artık ne ilim girer, ne ahlâk; ne de Allah uzanır bunlara… (Yaşanan Müslümanlık kültürel Müslümanlıktır. Gerçek Müslümanlıkla alakası yoktur. Bu Müslümanlık kimseyi Müslüman yapmaz ancak nefret ettirir ve kimseyi cennete götürmez çünkü. Müslümanlığı özden olmayanın semtine ilim ve ahlak uğrar mı? Allah’a da yabancıdır bu Müslümanlık.)

Bunların önce her şeyi bırakıp, insanlık devrine girmeleri lâzım! (Geldiğimiz nokta itibariyle önce Müslüman mı olalım yoksa insan mı? İnsanlığı olmayanın Müslümanlığı ne işe yarar?)                                                                                                                   Nurettin Topçu

Nurettin Topçu dert adamı imiş vesselam. Haklı mı? Yerden göğe kadar. Zira başta Müslümanlığımız olmak üzere her şeyimizle yerlerde sürünüyoruz. Buradan kalkma gibi bir niyet ve çabamız da yok. Kısaca  bu mantalite ile bu Şark'tan yani bizden bir cacık olmaz demek istemiş. Allah ondan razı olsun. İçimizde Müslümanlığı dert edinenlerin sayısını çoğaltsın.