13 Ocak 2023 Cuma

Tanıdığım Köy Öğretmenleri (3)

Fatma’ya gelince, içlerinde en kıdemlileri olmasına rağmen ilçenin en uzak yerini mesken edinmiş; okuluna, mahallesine kendisini adamış biri. Yazışmalara en duyarlılarından. İşini düzgün yapan, dürüstlüğü yüzünden okunan biridir. Sahtekarlık nedir, kaçak güreşme nedir, savsaklamak nedir bilmez. Zira onların cahilidir. Tek eksikliği bu. Tevazulu görünümünün ardında bir ilim ve bilgi deryasıdır. İşinde çok duyarlı. Onun bu duyarlılarından sokak hayvanları da faydalanıyor. Kedileri beslediği gibi yaralı köpeklere de tedaviye gidiyor. İlçenin tek sobalı okulunda çalışmaktan mutlu. Projelerde ilçeye desteğini hiç esirgemedi. Kıdemine rağmen 18 yaşındaki bir gencin ideal ve heyecanı yüzünden okunuyor. Soyadını nüfus müdürü ilkler yazacağı yerde Ülker yazmış olmalı. Zira her şeyin ilkleri onda.

Son olarak da Emine’ye değineyim biraz. Bakmayın sessiz ve sakin durduğuna. Allah ona, aldığın işin sorumluluğunu üstlenince en iyisini, zamanında ve birden yap demiş olmalı. İki, üç ay olmadan her şeyi kavradı. İlk başlardaki tedirginliği uçup gitti. İşini sevdi ve dört elle sarıldı. Soyadının atıcı olması atmasından değil, her şeyiyle verici olmasından. Atıcı derken kendine almayıp başkası faydalansın diye atanlardan. Nezaket, saygı, iş bitiricilik gibi hasletler kendisine güzel yakışıyor.

Kısaca böyle benim tanıdığım temiz kalpli, iyi yürekli Köy öğretmenlerim. Severek yapmadığım işimden sevinerek ayrılırken beni üzen bu köy öğretmenlerinden ayrılmak oldu. Zira her biri hoş bir seda bıraktı bende. Allah hepsinin yolunu açık etsin. Daha iyi yerlerde çalışmayı, her nerede olurlarsa olsun, gittikleri yerlerde katma değer üretmeyi nasip etsin. Heyecanlarından bir şey kaybetmesinler. İnanın, bunlar bozulmadan, heyecanlarını yitirmeden düzgün ve imkanları olan okullarda çalıştıklarında o okulları uçururlar. Bu, iltifat değil, bir tespittir.

Son olarak bu senenin başında bir toplantıda iken beni arayıp “Hocam, ne zaman gelirsiniz? Sizinle görüşmek istiyoruz. Bizim bir sorunumuz var” dediklerinde bunların ne derdi olabilir, bu dertlerini nasıl çözebilirim yoksa bana isyan bayrağını mı açacaklar düşüncesiyle geldim. Bir öğle arası onları dinledim. Dertleri, öğle arasının uzunluğu imiş. Bunu kısaltabilir miyiz dediler. Tüm derdiniz bu mu dedim. Evet dediler. Varsın tüm derdiniz bu olsun. Oh be rahatladım. Yönetmelikte en az öğle arası kaç ise sanırım 45 dakika olmalı, kısaltın, gönderin dedim. Bir sevindiler bir sevindiler. Dedim, çocuğa balon verince çocuk sevinir. Sizin sevinciniz de buna benzedi. Küçük bir ihtiyacın giderilmesine bu kadar sevinilir mi dedim. Biz öyleyiz. Küçük şeylere seviniriz dediler. Odamdan güle oynaya gittiler.

Hasılı, yaşadığım müddetçe unutmayacağım bu öğretmenlerimi. Allah dert ve keder vermesin. Altından kalkamayacakları büyük yük vermesin. Allah gönüllerine göre versin. Onları büyüyüp yetiştiren anne ve babalarından razı olsun. Ben hepsinden razıydım. Allah da onlardan razı olsun ve hepsine selam olsun.

Tanıdığım Köy Öğretmenleri (1)

Birleştirilmiş sınıflarda çocuk okutan köy öğretmenlerini duyar ve bilirdim. Kulaktan dolma bilgiydi bendeki. Bir vesileyle köyde görev yapan köy öğretmenlerini daha yakından tanıma ve onlarla çalışma imkanı buldum. Onları tanımaktan da bahtiyar oldum. İyi ki varlar. Zira onlar il ve ilçenin uzaktaki neferleridir.

Tanıdığım ne kadar köy öğretmeni varsa, onlara dair olumlu izlenimle ayrıldım. Hepsi bin bir sıkıntı ve yokluğun içinde, eğitim ve öğretimin ileri uç karakolu mesabesindedir nazarımda. Azla sevinen, yokluğa razı olan, sıkıntı ve dertlere göğüs geren kişiler. Öğretmenlik fedakarlık mesleğidir ama bunlarda gördüğüm fedakarlığın da ötesi bir sevda bir tutku. Adeta kendilerini bu mesleğe adamışlar.

1-4 arası çocukları bir sınıfta okutmak, onları aynı potada eritmek, onları okumaya geçirmek; onlara edep, ahlak, görgü öğretmek, onların seviyesine inmek, veli ve mahalle halkıyla iç içe olmak, her şeyden öte okulun hizmetlisi, temizlikçisi, okulun açıp kapatanı olmak; yeri gelip kömürlüğü temizlemek, kalorifer ve soba yakmak, tamir yapmak, okulun ufak tefek ihtiyaçlarını kendi ceplerinden karşılamak, okul bahçesini düzenlemek, otları biçmek, çocukların kitaplarını getirip götürmek, yazışmalara cevap vermek... Hasılı okulun anası da onlar, babası da onlar, öğretmeni de onlar, müdür yetkilisi de onlar, ablası da onlar, ağabeyi de onlar. Tüm bu zorluklarının yanında çoğu tek öğretmendir, ıssız bucaksız, şehre uzak yerde bir başınadır ama yaptıklarına bakılırsa, tek kişilik kocaman birer ordudur.

Köyde olmalarına rağmen dünyadan, olup bitenlerden haberdarlar. Görgü, görenek, saygı, fedakarlık, özveri, diğerkâmlık gibi değerlerin hepsi kendilerinde mündemiç.

Tüm bu koşuşturmanın yanında yüzlerinden gülücüklerin eksik olmaması, ilçeye geldiklerinde sayıp sevmeleri, görmeden ve hal hatır sormadan gitmemeleri, gelirken ne buldularsa çam sakızı çoban armağanı misali, ellerinin boş gelmemesi, okullarına varınca karşılamaları, uğurlamaları, kendi yiyeceklerini paylaşmaları, çay ve kahve, kek ve kurabiye ikramları görülmeye değer. Arı gibi bal üreten cinsten hepsi. Bu kadar enerjiyi nereden buluyorlar bilmiyorum ama karşı tarafa verdikleri hep pozitif enerji. Problem olmadan çözüm odaklı çalışmaları, bulunduğu muhitin imkan ve imkansızlıklarını kabullenmeleri... Lügatlerinde hayır yok. Hep tamam vardır. Gerekçe ve bahane üretme yoktur. Hepsi sıfır km ve ideallerinden hiçbir şey kaybetmemişler. Tüm bu koşuşturmanın ötesinde öğrencilerini nasıl giydirebilir, onların ihtiyaçlarını nasıl karşılarım diye çalmadık kapı ve müracaat etmedik yer bırakmazlar. Ne imkanları var ne de ödenekleri. Hasılı köyün olmazsa olmaz ve vazgeçilmez her şeyleri onlar. Anneleri onları hizmet etsin, versin ama almasın diye doğurmuş sanki. Merkezdeki bir öğretmen ve okul yöneticisinden öte çok şey yapmalarına rağmen kendilerine devletin yönetim görevi olarak verdiği toplam üç saat ek derstir. Bu işi para için yapsalar, inanın yapılacak iş değildir.

Çocuk ve Torunların Hepsi Aynı mı?

Toplumumuzda büyüklerin, çocuk ve torunlarıyla ilgili "Hepsi bir hepsi aynı. Hiçbirini diğerinden ayırmam" dediklerini işitmiş olmalısınız. 

Baştan söyleyeyim. Hepsini aynı kefeye koyup hiçbirini ayırmam sözü çok iddialı bir sözdür, boyundan büyük laf etmedir. Pratikte karşılığı olmayan bu iddianın, öyle zannediyorum, çocuk ve torunlarda ayrım yapmıyorum anlamında insanların sığındığı bir gerekçedir. İhtiyaçlarını karşılamada, yeme ve içmede eşit davranılsa bile onlara aynı oranda sevgi duyulması mümkün değildir. Çünkü çocuk ve torunlar, büyüklere gösterdikleri ilgi ve alakaya, saygıya, söz dinlemeye, çalışkanlığı, yardımseverlik, büyük ve küçük oluşlarına göre sevgide ayrışırlar. Biri söz dinlemez, asi davranışlar içerisine giriyorsa, aileye hep sorun getiriyorsa, derslerine çalışmıyorsa haliyle daha az sevilir. Tersi çok sevmeyi gerektirir. Bu da doğaldır ve insani bir durumdur.

Yine bu toplumda eskiye oranla azalmaya başlasa da oğlan çocuğu ile oğlan torunları kızlara göre daha fazla sevilir. Soyumuzu devam ettirecek, bize bakacak gözüyle bakılır. Kız ve erkek çocuk ve torunlara dedeler harçlık verirken bile erkeklere torpil geçerler. Gizlice al şunu, diğerlerinin haberi olmasın derler.

Aynı şekilde oğlandan torun ile kızdan torun da aynı kefeye konmaz. Oğlandan gelen torunun ayrı bir yeri vardır, büyükbaba ve büyükanneler gözünde. Ne kadar eşit davranıyorum deseler de bilinçaltlarında gizledikleri kendilerini ele verebiliyor. Bu konuyla ilgili gözümle görüp kulağımla işittiğim bir anekdota yer vermek isterim:

Büyükbaba bir büyüğün yanında misafirim. Kendisi dini tedrisat yapmış, imamlık yapmış, Kur'an kurslarında Kur'an öğretmiş, beş vakit namazında ve dini yaşantısına duyarlı biri. Odada oğulları ve kızları var. Aynı zamanda oğuldan ve kızdan torunlar da var. Hoşbeşten sonra kızlarından biri, "Dedesi, Ettehiyyat duasını okusun da bir dinle. Ne güzel ezberledi. Haydi kızım, git dedenin kucağına, okuyuver de deden bir dinlesin" dedi. Küçük kız çocuğu dedesinin yanına koşarak duayı okudu. Buraya kadar sorun yok. Esas sorun bundan sonra. Kızdan torunu okuduktan sonra dedeye düşen "Aferin torunum, ne de güzel ezberlemişsin" demek iken dede hiçbir şey demeden, çocuğa ödül olarak harçlık bile vermeden, kucağına oturan torununu iteleyerek "Benim torunum da okur" dedi ve oğlandan olan erkek torununu yanına çağırdı. Kucağına alarak torununa aynı duayı okuttu. 

Orada oturanlar aferinler çekti. Kısa bir sessizliğin ardından sağdan soldan konuşmaya yeltenecekler iken aynı duayı güzelce okuyan iki toruna yapılan farklı muamele, başkasını bilmem ama benim gözümden kaçmadı. "Kızdan olunca torun olmuyor mu?” dedim. Ben böyle deyince, dede "O da torun" dedi ama belli etmemeye çalışsa da yüz hattı değişti. Başka da bir şey diyemedi. Zira hoşlanmadı sorumdan. Çünkü ben yaptığı harekete karşılık onu can evinden vurmuştum ve içinde gizlediği bilinçaltını ortaya çıkarmıştım. O anda elinden gelseydi, ne diyorsun, benimle ne biçim konuşuyorsun böyle" diyerek beni bir kaşık suda boğmak isterdi. 

Ardından ortamda uzun süren derin bir sessizlik oldu.

Nice sonra kalabalık odada herkes yanındakiyle özel sohbet yapmaya başlayınca, kızdan torunun babası bana, "Nasıl fark ettin de böyle bir soru aklına geldi. Ben hiç düşünemedim" demez mi? Mübarek, adamcağızın yaptığı ortada. Hepimiz duyduk. Oğlandan torunla, kızdan torun arasında bal gibi ayrım yaptı. Üstelik senin çocuğu torundan bile saymadı. "Benim torun da okur" demesinin başka izahı olmaz. Buna boşta bulunup söyledi de denmez. Tek kelimeyle, içinde tuttuğunu bu vesileyle dışa vurdu dedim.

Evet, anlattığım bu anekdot bile "Hepsi aynı" denen torunlar arasındaki bariz ayrıma güzel bir örnektir.