26 Kasım 2022 Cumartesi

Osman Utkan *

Bugün size bir profilden bahsedeceğim: Osman Utkan. Nizip İHL'den öğrencim olan Nizip doğumlu Utkan, liseden sonra SÜ. İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümünü bitirir. Ardından EÜ. Radyo TV Sinema Anabilim Dalında yüksek lisans ve iletişim bilimlerin de doktorasını yapar. Halen aynı üniversitede öğretim üyesi olarak çalışmakta olan Utkan iyi bir şairdir ve gazetelerde köşe yazarlığı yapmaktadır. Yayımlanmış Yitik Şiirler isimli bir şiir kitabı ve Siyasal Halkla İlişkiler adında bir kitabı vardır. 

Bu profili ele almamda, 24 Kasım Öğretmenler Günü münasebetiyle Osman'ın gönderdiği kutlama mesajının ardından,  aynı gün Kayseri Anahaber gazetesinde İlkokul Çilesi başlıklı gönderdiği yazıdır. Yazıyı dönüp dönüp okudum. Çok etkilendim. Merak edenler için yazının linki: https://www.kayserianahaber.com/-yeni-ilkokul-cilesi-_m5509.html?yazar=2507

Herkes gibi okul hayatı heyecanla başlamış Osman'ın. Müdürü eli sopalı görmüş. İlk teneffüste müdürün bir çocuğu iki kulağından tutup havaya kaldırdıktan sonra çocuğu daha yere indirmeden yüzüne şaplakladığına şahit olmuş. Tüm mesele müdürün dayakçılığı ile kalsa iyi. Öyle bir öğretmene düşmüş ki düşman başına. Varsın düşmanına da düşmesin böyleleri. Günübirlik dayak yemiş. Kendisinden büyük cetvelle ellerine vurmuş da vurmuş. Hızını alamayıp tokatlamış, kafasını tahtaya çarpmış, tek ayak üstünde durdurmuş. Okumaya geçmemesi üzerine bu işkenceler artmış. Tüm bunlar yetmezmiş gibi tembel sırasının en arkasına koymuş. Hızını alamayıp tembellerle arasına bir metrelik mesafe koydurarak geri zekalı muamelesine tabi tutmuş. 

Maruz kaldığı şiddete dayanamayan Osman çareyi okuldan kaçmakta bulmuş. Her gün okul saatinden evden çıkıp başka yerlerde beklemiş. Okul dağılınca eve gitmiş. Ailesi durumu öğrenince zorla okula götürmüş. Gelmediği günün dayağını da ilave etmiş öğretmen. Okula gitmemek için evin damına saklandığı da olmuş. 

Öğretmenin dayakla terbiye etme ve şiddetle okuma öğretme yöntemi, elleri daha doğru dürüst kalem tutmayı dahi beceremeyen Osman'a sökmez. Öğretmen de bu çocuğun yaşı okul çağına uygun mu, acaba bu çocuk hiperaktif mi dememiş, bu çocuk korkudan böyle yapıyor olabilir mi diye hiç kafa yormamış. İki yıl boyunca bu mini minnacık çocuğa tek bildiği şiddet yöntemini uygulayarak öğretmenliğe devam etmiş. Ne çare ki Osman okumaya geçememiş. Ne müdür ne başkası ne de ailesi bu çocuğun derdi nedir, bu çocuktan ne istiyorsun, bırak okuma bilmezse bilmesin dememiş. Çünkü geçmiş anlayışa göre bu çocuğun eti öğretmenin, kemiği ailenindi. Öğretmenin vurduğu yerde gül biterdi. Öğrettiği bir harf için 40 yıl kölesi olmaya değerdi. Zira dayak cennetten çıkma idi. 

Osman'ın kurtuluşu, bu geri zekalı(!) çocuğu öğretmenin sınıfta bırakması olmuş. Belki de öğretmenin Osman'a yaptığı en büyük iyilik bu. Sınıfta kalan Osman yeni öğretmeni sayesinde okumayı söker, ortaokul ve lisede bilgi yarışmalarına katılarak sınıf ve okulunu en güzel şekilde temsil eder. 

Yediği dayaklardan içine kapanan Osman, okuma merhalesinin diğer kademelerinde ne kadar efendi çocuk ne de sessiz iltifatlarına mazhar olmuş. Başkası ne bilsin ki Osman'ın yediği dayaklardan dolayı içine kapandığını, öğretmeni görünce ödünün koptuğunu. 

Aslında Osman'ın başından geçenler 90 öncesi neslin şu ya da bu şekilde çoğu öğrencinin başından geçmiş bir hikayedir. Bu nesle Anadolu'nun sahibi olmayan mazlum çocukları gözüyle bakıyorum. Osman'ın talihsizliği  bazı öğrenciler gibi pedagoji nedir bilmeyen, çocuk psikolojisi ve gelişiminden anlamayan bir öğretmene düşmesi. 

76 doğumlu 46 yaşındaki Osman, 1981 ve 1982 yıllarından bu yana 40 yıl geçmiş olmasına rağmen ilkokul 1 ve 2.sınıfta yaşadığı korku dolu sendrom ve yılları unutmamış ve bir 24 Kasım Öğretmenler Gününe denk getirerek yaşadığı bu travmayı anlatıyor. Nasıl unutsun? Yazarken yediği dayaklar, maruz kaldığı geri zekalı muamelesi bir film şeridi gibi gözünün önüne gelmiş, belki de ağlamıştır. Hayatı boyunca da bu travmayı yaşayacaktır. Bu yazısını sosyal medyada paylaşırken de "Yaşanan her şeye rağmen bütün öğretmenlerimizin günü kutlu olsun" deme nezaketini göstermeyi de ihmal etmemiş. 

Merak ettiğim, yaşadığı bu dramatik hayata rağmen Osman'ın okuduğunu, fakülte bitirip bugün üniversitede öğretim üyesi olduğunu ilk iki sene okutan öğretmeninin bilip bilmediği. Şayet biliyorsa, küçücük bu çocuğa çektirdiği işkencelerden dolayı pişman olup olmadığı, Osman'ı arayıp "Oğlum, sana yaşattıklarımdan dolayı özür dilerim, çok üzgünüm" deyip demediği. Gerçi bu kafa yapısındaki bir öğretmen gönül almaz, nedamet duymaz ve mahcup olmaz. Yanına gidip "Senin geri zekalı muamelesi yapıp her gün dövdüğü çocuk şimdi bir akademisyen. Üstelik şair ve yazar. Bu konuda ne düşünürsün" dense, "Dövmeseydim, okumazdı. Dövdüğüm için başarılı" deyip belki de kendine pay çıkarır. Allah insan psikolojisinden anlamayan, pedagoji bilmeyen bu tür öğretmenlerin elinden çocuklarımızı korusun. 

Son söz de Osman nezdinde cennetten çıkma denilen dayakla terbiye edilmeye çalışılmış, Anadolu'nun boynu bükük milyonlarına olsun. Yaşadığınız travma büyük. Unutulmaz bilirim. Geçmez ama yine de hepinize geçmiş olsun diyorum. Geçmiş bu tip dayakçı ve öğretmen demeye bin şahit lazım öğretmen müsveddelerine rağmen hayatın birçok alanında başarılı oldunuz. Allah başarılarınızı daim eylesin. Sabi yaştaki sizlere dayak atanlar, yaptıklarından utansın. 

*28. 11. 2022 günü Barbaros Ulu adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

Temsil Makamı

Devlet memurluğuna atanmada genellikle 18 yaşını doldurma şartı aranır. Yöneticilik gibi daha fazla sorumluluk gerektiren görevlerde ise yaş şartı aranmasa da kıdem aranır. Buna da gereksinim vardır. Çünkü meslekte tecrübe kazanmak önemlidir. Seçme ve seçilme yaşı 18 olmasına rağmen cumhurbaşkanı olmada, üniversite mezunu olma şartının yanında 40 yaşını doldurmak da gerekir. Peygamberler de çoğunlukla bu yaşta peygamber olarak görevlendirilmişlerdir. 

İşe girmede erken yaş tercihi, yöneticilikte belli bir kıdem aranırken cumhurbaşkanlığında 40 yaşını doldurma şartı anayasaya konmuş. Akıl yaşta değil başta dense de Cumhurbaşkanı olmada 40 yaş şartının aranması çok isabetlidir. Çünkü 40 yaş olgunluk çağıdır.  Bu çağ hamasetten ve slogandan uzak, ağırbaşlılığın ön planda olduğu, kararların daha soğukkanlı olarak ele alındığı, olaylara çok yönlü bakıldığı ve tecrübenin konuştuğu çağdır.

Burada Fatih Sultan Mehmet için bir parantez açmak gerek. Zira bazılarınız bu örneği verebilir. 19 yaşında padişah olmuş, 21 yaşında da İstanbul'u fethetmiştir. Çok erken bir yaş. Ama kaç kişi bu yaşta bu sorumluluğu alabilir ve başarı gösterebilir? Yani Fatih özel bir durumdur. Bu konuda söyleyeceğim bir diğer husus, eski insanların 20'li yıllarda gösterdiği olgunluğu bu çağda 35-40'a çıkarmak gerek. 

Konumuza tekrar dönersek, bir il veya ilçede devleti birinci derece temsil etme görevini üstlenen vali, kaymakam, belediye başkanı vb. yönetici ve amirlerde de bazı şartlar olmalıdır. 

* Kırk yaşını doldurma, 

*Askerliğini yapma, 

*Evlilik gibi şartlar konmalı. Çocuk sahibi olma tercih sebebi olmalıdır. 

Evlenip çoluk çocuk sahibi olmamış, evine karşı sorumluluğunu üstlenmemiş, bekar hayatı yaşayan kişilere merkez ve taşrada birinci derece temsil makamında görev verilmemelidir. Kişi; vali, kaymakam, belediye başkanı vs. olmak istiyorsa özellikle evlilik, bekara göre tercih sebebi olmalıdır. Aynı şekilde erkeklerde askerliğini yapma da şart koşulmalıdır. Çünkü şimdilerde pek dillendirilmese de "Askerliğini yapmayan adam yerine konmaz" denir bizim kültürümüzde. 40 yaş şartı da önemsenmelidir. Çocuk sayılabilecek yaşta kişileri temsil makamına getirmek sorunlara sebebiyet verebilir. Çünkü buralar acemilerin acemiliğini atacağı, kırıp dökeceği, egolarını tatmin edeceği, maceradan maceraya koşulacak yerler değildir, çocuk avutma yeri hiç değildir, devleti temsil makamıdır. Devletin ise hata yapma lüksü yoktur. Buralarda görev verilecek kişiler hayatın diğer alanlarında ve mesleğinde iyice pişmesi gerekir. Ev hayatı olmalıdır. Evde kendisini bekleyen çoluk çocuğu olmalıdır. Yaşça olgunlaşmadan, mesleğinde tecrübe kazanmadan koca bir ilin veya ilçenin sorumluluğunu vermek telafisi zor yaraların açılmasına sebebiyet verir. Herkesten de 21 yaşındaki Fatih'in gösterdiği olgunluk beklenmemelidir. 

Bu durum adliyelerde görev yapan hakim ve savcılar için de geçerlidir. Daha doğru dürüst hayatın sorumluluğunu üstlenmemiş, muhakeme gücü iyice gelişmemiş ve alanıyla ilgili tecrübe kazanmamış kişileri okulu bitirir bitirmez adalet dağıtsın diye görev vermeyi çok doğru bulmuyorum.

25 Kasım 2022 Cuma

Maceraperest

—Oğlum, arkadaş ve dost isimlerinin yazılı olduğu ajandamı getirir misin? 

—Hayırdır baba, ne yapacaksın? 

—Lazım getir. Zira ben ne yapacağımı biliyorum. 

—Buyur ajandayı. 

—Sende dursun. Aç sayfaları. Oradaki isimleri oku. Üzerini çiz dediklerimi çiz. Hatta çarpı at. 

—Falan oğlu falan.

—Ama bu senin arkadaşlıktan da öte dostum dediğin biri. Bunu nasıl çizersin? Bir yanlışlık olmasın? 

—Bir zamanlar öyleydi. 

—Şimdi ne oldu böyle? 

—Canım öyle istiyor. Keyfimin kahyası mısın? At çarpıyı. 

—Niye?

—Öyle büyütülecek bir şey yok ama benim bir prensibim ve yol haritam var. Arkadaşlığı ben başlatırım, ben bitiririm. Onunla arkadaşlığı bitirmek istiyorum.

—Aklıma yatmadı ama sen bilirsin. Falan var listede.

—Ona da çarpı at.

—Şu?

—Ona da.

—Fazla kalmadı. Aşağı yukarı tüm yol arkadaşlarını çizdin. Şimdi ne yapayım? 

—Listeye şunları ekle.

—Bunlar mı yeni dostun? Eğer böyleyse bunlara ne kadar güvenebilirsin? Sonra bunlar yolda buldukların değil mi?

—Karışma işime. Sen anlamazsın. Sadece dediğimi yap.

*

—Evlat, şu ajandamı bir daha getir.

—Ne yapacaksın yine? Yoksa yeni ilaveler mi var?

—İlaveler daima olacak. Eski üzerine çarpı attıklarımı bir daha oku. 

—Şu?

—Ona ne zaman çarpı atmışız?

—9 yıl olmuş.

—Yeterli. Kaldır üzerindeki çarpıyı.

—Kaldırdım çarpıyı. Diğerlerinde kiminin 11 yıl, kiminin beş yıl olmuş çarpı atalı.

—Beş yıl dursun. Attığımız çarpı en azından 8-10 yıl dursun.

—Bu çarpıları niye kaldırıyoruz? Yoksa pişmanlık mı duydun?

—Ne pişmanlığı? Ben de asla pişmanlık olmaz. 

—Şimdi nereye gidiyorsun?

—Çarpısını kaldırdıklarımla görüşmeye.

—Ayaklarına mı gidiyorsun?

—Evet.

—Ne yapacaksın?

—Aradaki buzları eritmeye gidiyorum.

—Özür mü dileyeceksin?

—Ne özrü? Ne yaptım ki özür dileyeyim. Bir defa baban hata yapmaz. Yaparsa da kuldan özür dilemez.

—Anlamıyorum. Madem arayı bulacaksın, zamanında arayı niye bozdun? Sormazlar mı burada bir çelişki yok mu diye? Bu arada o arkadaşların mı değişti yoksa sen mi?

—Karşıyı bilemem ama ben asla değişmem. Dün ne idiysem, bugün de oyum.

—Tekrar soruyorum, madem bir değişme yok. Arkadaşlarının birer birer ayağına gideceksin. Yine her şey eskisi gibi olacaksa, bu işi yıllar yılı niye devam ettirdin? Onca gerginliğe değer miydi? Ya bunca yılın zararını nasıl telafi edeceksin?

—Olur gider evlat bunlar. Zarar da olur ziyan da. 

—O zaman niye?

—Niye niye diye sorup durma. Dedim ya yukarıda arkadaşlıkları ben başlatırım, ben bitiririm diye. O zaman öyle gerekti, şimdi böyle. Herkes bunu böyle bilecek. Bu arada sustun. İkna oldun değil mi?

—İkna olmadım. Tek kelimeyle pes diyorum. Zira maceraperestsiniz ve kumar oynuyorsunuz. Kumar da en tehlikeli oyundur.