11 Mart 2021 Perşembe

Gazeteciliğin ve Gazetecilerin İtibarı *

İtibar: “Saygı görme, değerli bulunma ve güvenilir olma” anlamlarına gelir ve önemli bir kavramdır. Zira her insan bu dünyada itibar kazanmak için çalışır ve çabalar. Herkesin en büyük endişesi itibar kaybına uğramaktır. İtibar kazanma ve kaybetmede dış etkenlerin katkısı olsa da esas etken, kişinin kendi itibarını kendisinin kazanması ve kendisinin kaybetmesidir. Yani kendi kazanır ve kendi kaybeder. Çünkü kimse kimseye itibar elbisesi giydirmez. Kimse de itibarlı bir kimsenin itibarını yüzde yüz sıfırlayamaz.

Kişilerin itibarı olduğu gibi mesleklerin de itibarı vardır. Meslekler de itibar kazanır ve kaybeder. Bunda meslek çalışanlarının kişiliği ve iş ahlakı önemlidir.

Son yıllarda her meslek grubunun itibar kaybına uğradığı bir gerçektir. Gazetecilik de bu mesleklerden biridir. Hatta gazetecilik her geçen yıl,  en hızlı itibar kaybına uğrayan meslek gruplarının başında gelmektedir. Yasama, yürütme ve yargı erkinin ardından bir zamanlar, dördüncü kuvvet olarak kabul edilen gazeteciliğin, bu derece önemsizleşeceğini, etkisiz eleman olacağını ve itibarını kaybedeceğini hiç düşünmemiştim. Gerçekten bir zamanlar sekiz sütuna verdikleri haberlerle, verdikleri haberler ve yaptıkları programlarla gündem oluşturan yazılı ve görsel medya, onca çeşitliliğe rağmen şimdi niçin bu durumda? Bir zamanların araştırmacı gazetecileri şimdi nerede? Yolsuzlukları ve haksızlıkları ortaya çıkaran, haber izi süren, rakiplerine haber atlatan, siyasilerin yaptıklarına eleştirel yaklaşan, kurum ve kuruluşların korkulu rüyası gazeteciler yetişmiyor mu, kayıp mı oldular yoksa onlar da araziye mi uydular ya da gazetecilik önemsizleşti mi?

Her meslek grubunda olduğu gibi gazetecilik mesleğini icra edenler arasında da mesleğinin gereklerini yerine getiren gazeteciler vardır. Bunları istisna tutuyorum. İzninizle mesleğinin gereklerini yerine getirmeyen ve meslek etiğine uymayan gazetecileri burada eleştirmek istiyorum. Eleştiriye geçmeden önce gazeteci kimdir, gazetecinin meslek etiği nedir? Önce bu sorulara cevap arayacağım. Sonra eleştirimi getireceğim.

“Haber ve bilgi kaynağına çabuk ulaşmak ve bu kaynaklardan edindiği bilgi ve haberleri okurlara sunma işini üstlenen kişiye” (Wikipedia) gazeteci deniyor. Gazeteci, “Dünyada olup bitenlere ilişkin olabildiğince fazla ve doğru bilgi vermek amacındadır. Gazetecilik, haberi doğru kaynaktan almakla yükümlüdür. Gazetecilik kulaktan dolma bilgilerle yapılmaz. Şantaj, karalama, kirletme, yalan haber, yıpratma gibi unsurları içermez. Gazeteci kanunlara saygılı, ahlaklı, namuslu, dürüst, çalışkan kişilerdir.” (Wikipedia). Meslek etikleri arasında gazetecinin “Herhangi bir menfaat grubuna bağlanmadan, açık fikirli, dürüst, ön yargılardan uzak ve kişilik haklarına saygılı olmak, gazeteciliğin olmazsa olmaz koşullarındandır. Gazetecilik mesleği ve gazetecilik sektörü (gazete, radyo, televizyon, İnternet gibi kitlesel yayın organları) demokratik toplumlarda, anayasanın öngördüğü üç devlet gücü yanında (yasayıcı-meclis, yürütücü-hükûmet, yargılayıcı-mahkemeler) dördüncü denetleyici devlet gücü olarak anılır”. (Wikipedia)

Gazeteci ve gazetecilikle ilgili bu kısa alıntıdan sonra gelelim günümüz gazetecilerinin durumuna. Yukarıda tanım ve etiklerine yer verdiğim bu mesleğin hakkını veren kaç gazeteci var bugün? Kaç gazete ve televizyonumuz  Türkiye'de olup bitenlere eleştiri yapabiliyor, "denetleyici devlet gücünü" yerine getirerek amme hizmeti yapıyor? Tamam, eskisi gibi hükümet yıkıp hükümet kurmasınlar, siyasileri eşofmanla karşılamasınlar, birilerinin tetikçiliğini ve darbe şakşakçılığı yapmasınlar, insanları ve kurumları gerçek dışı bilgi ve beyanlarla karalamasınlar, birilerinin hayatını karartmasınlar, ortamı germesinler, irtica avına çıkmasınlar, darbenin alt yapısının oluşmasına zemin hazırlamasınlar ama günümüzdeki gibi de silik ve etkisiz eleman olmasınlar. Halkı doğru bilgilendirsinler. Çünkü onların böyle bir görevi var. Böyle derken adına Kartel denilen geçmiş medyayı övdüğüm ve o tür gazeteciliği özlediğim anlamı çıkarılmasın.  Geçmiş medyanın bir itibarı olmasa da bir etkileme gücü vardı. Üzerine gittiği konularda, devletin kurumlarını harekete geçirme misyonu vardı. Hasılı geçmiş medya sektörü ve buralarda çalışan gazeteciler iyi bir sınav vermese de İSKİ yolsuzluğu, Civangate, Türkbank, Parsadan olayı, İlksan skandalı gibi olaylar, geçmiş gazetecilerin ortaya çıkardığı yolsuzluklara verebileceğim örneklerdendir.

Tekrar günümüz gazeteciliğine gelirsek, onca çeşitliliğine rağmen gazetelerinde, internet sitelerinde ve TV haberlerinde farklı haber görebiliyor musunuz? Ben göremiyorum. Bir tanesine bakınca diğerlerine bakmaya gerek kalmıyor. Çünkü haberler aynı yerden çıkmış gibi noktası, virgülüne aynı. Bir bakmışsınız TV kanallarının kahir ekseriyeti bir kişiyi dinlemek için aynı anda canlı yayına bağlanıyorlar. Görüntü, tüm medyanın tek elden yönetildiği, hangi haberin ne şekilde verileceğinin tek merkezden servis edildiği yönünde. Tüm bunlardan da geçtim. TV’lerin canlı yayın programlarına katılan çoğu gazeteciyi tanımakta zorlanıyorum. Onları dinleyince gazeteci mi yoksa bir partinin basın sözcüsü mü diye düşünmeden edemiyorum. Düpedüz bir parti lehine veya aleyhine çalışıyorlar. Savunduğu partiye gelen eleştirilere tahammül edemiyorlar, hemen açıklama yapma yoluna gidiyorlar. Sanırsın ki mesleği gazetecilik değil, parti tarafından gönderilmiş bir görevli ve maaşlarını da gazete patronundan değil, partiden alıyorlar. İnanın, savunduğu partinin genel başkanı kendisini ve partisini bu kadar savunamaz. Güya, gazeteci dediğimiz tarafsız olacaktı. Tamam, tarafsız olmasınlar. Zira hangi birimiz tarafsızız ki. En azından doğruya doğru, yanlışa yanlış diyebilsinler. Haydi bunu da yapmasınlar. Hiç olmazsa gülünç duruma düşecekleri yanlışları bari doğru bir şeymiş gibi savunmasınlar. Gazeteci görünümünde siyaset yapmasınlar. Şayet böyle yapacaklarsa sunucu kendilerini tanıtırken “X, aynı zamanda hem gazeteci hem de Y partisinin üyesi” şeklinde tanıtsın.

Sonuç olarak, günümüz gazeteciliği –istisnaları hariç tutuyorum- yerlerde sürünüyor ve etkisiz eleman durumundadırlar. Bu da bu meslekte ne itibar bırakır ne de halkı etkileme gücü verir.

Her meslek grubunda olduğu gibi gazetecilik mesleğini de hakkıyla yerine getiren gazetecileri buradan selamlıyorum.

*19.03.2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

9 Mart 2021 Salı

MEB'in Prens ve Prensesleri *

Size MEB’in prens ve prensesleri kimdir desem, bilir misiniz? Sanmam bileceğinizi. Bunu bilmek için ya prens ya prenses olmanız ya da işleyişi biraz bilen biri olmanız gerekir. Siz, kim bunlar diye biraz merak ededurun. Ben, önce MEB’de kaç öğretmen var, MEB’de öğretmen atamaları nasıl olmaktadır, bunlar hakkında kısaca bilgi vereyim.

Resmi ve özel eğitim kurumlarında, MEB’e bağlı olarak görev yapan öğretmen sayısı, 23 Kasım 2020 itibariyle 1 milyon 148 bin 514’tür. Bu sayının pek azı özelde, bir milyondan fazlası ise MEB’de kadrolu veya sözleşmeli olarak görev yapmaktadır. Bu sayı, öyle zannediyorum, orduda görev yapan er ve erbaş toplamından daha fazladır. Tek farkı, ordudakilerin silahı, eğitimcilerin kaleminin olması.

MEB’de adına ilk atama, özür, aile birliği, zorunlu hizmet, isteğe bağlı il içi ve il dışı atamalarda öğretmen adayı ve öğretmen, MEB’in daha önceden ihtiyaca göre belirlediği ve norm adı verdiği yerlere tercihte bulunur. Öğretmen, tercih yaparken puanını göz önünde bulundurur. Çünkü her türlü atama, puan üstünlüğüne göre yapılır. Öğretmen “Tercih dışına atanmak istiyorum” seçeneğini işaretlemişse, sistem, öğretmeni tercihleri dışında uygun bir yere atar. Şayet “Tercih dışına atanmak istemiyorum” seçeneğini işaretlemiş ve puanı da yeterli değilse tercihlerine atanamaz, mevcut yerinde kalır. Öğretmen, tercih dışına niçin atanmak istemez? Çünkü tercihine açılan yerlerin bir kısmı köy, belde ve uzak ilçelerdir.

Öğretmen, tercih veya tercih dışına atandıktan sonra gönüllü veya gönülsüz atandığı yere süresi içinde göreve başlar. Kimi, gidiş geliş imkanı varsa göreve başladığı yerde ikamet etmez, şehir merkezinden gidiş geliş yapar, kimi ev tutarak eşyasını taşır ve görev yaptığı mahalde ikamet eder. Kimi de tercih ve puanına göre atandıktan sonra süresi içinde göreve başlasa da atandığı yerde görev yapmaz. Çünkü burası ulaşımı zor bir yerdir ve burada çalışmayı gözü kesmez. Bu durumda olanlar ne yapıyor? Bunların anne-babası, kayınpeder ve kayınvalidesi, amca ve dayısı vs. devreye girer. Bunlar; kızının, oğlunun, gelininin ve yeğeninin bu kahrolası (!) yerde çalışmaması için güç, imkan ve çevresini harekete geçirir. Bunun için siyasilerle veya üst düzey bürokratlarla dirsek temasına geçerler: “Efendim, bugüne kadar sizden bir talepte bulunmadım. Kendim için de bir şey istemiyorum. Bizim kız/oğlan, gelin/damat, yeğen vs. falan köye atandı. Bunu merkeze alamaz mıyız? Çocuğumuz öğretmenliği de pek seviyor.” gibi.  Siyasi/bürokrat, hemen ilin milli eğitim müdürünü veya vali veya vali yardımcısını arar. “Size bir yakınımı gönderiyorum, bunun işini halledin” der. Bu aramayı siyasi yapıyorsa bu bir emirdir, bürokrat arıyorsa bu bir ricadır. Merkeze alacağımız torpilli öğretmenin branşında, o ilde norm veya ihtiyaç olması önemli değildir. Bir yolu bulunacaktır artık. Çünkü emir ve rica demiri keser. Üstelik araya giren, telefon açan da pek hatırı sayılır kişidir. Bunun işini yapmayacak da kimin işi yapılacaktı.

Uzatmayayım, taşrada görev yapmak istemeyen ve arkası olan öğretmenler, bir yolunu bulup merkezdeki bir okula görevlendirilir. Buna geçici görevlendirme diyoruz. Bu kişinin görevlendirildiği okulda, branşında okutabileceği ders veya sınıf olsun veya olmasın, fark etmez. Okul ona branş dışı dersler verebildiği gibi girmesi gereken sınıfının dışında da bir görev verebilir. Bu da önemli değil. Köyden ve ücra yerden kurtuldu ya, bu yeter ona. Üstelik sevincine diyecek yoktur.

Merkezde görevlendirilen kişinin kadrosu, eski okulunda kalır. Maaş, ek ders ve diğer özlük hakları, görev yapmadığı eski okulu tarafından yapılır. Kendisi de ulaşımı kolay merkezde görev yapar. Bu görevlendirme, eğitim ve öğretim boyunca geçerli olduğu gibi çocuğumuzun merkeze gelecek puanı yetinceye kadar aynı yöntemle her yıl geçici olarak tekrarlanır. Kadrosunun bulunduğu okulda görev yapmayarak bir yolunu bulup merkezde görev yapan bu kadın ve erkek öğretmenlere MEB’in prens ve prensesleri diyorum ben. Çoğunluğun içinde bu şekil görevlendirilen öğretmen sayısı az olsa da var böyleleri. Bu arada MEB’de veya devletin diğer kurumlarında arkası olan diğer prens ve prensesler de var. Onlar şimdilik konumuz değil.

Atandığı yerde görev yapmayıp her yıl görevlendirme ile merkezde çalışan bu kimselerin kadrosunun bulunduğu yerde o okulun öğrencileri ne yapar? Bunları kim okutur? Buraya bir atama yapılır mı? Buraya yeni bir atama yapılmaz, nakil yoluyla da kimse gelmez. Çünkü MEB, geçici görevlendirme ile merkeze gidenin yerine yeni öğretmen vermediği gibi norm kadro yönetmeliğine göre de burayı açık göstermez. Açık gösterilmediği için burası dolu görünür. Yani buranın kadrolu öğretmeni var ama öğretmen yok orta yerde. Buradaki öğrencileri okutsun diye o okulun bağlı bulunduğu ilçe, buraya ücretli öğretmen görevlendirir. Ücret karşılığı görevlendirilen bu öğretmenlerin önemli bir kısmı da girdiği dersin ve sınıfın öğretmeni değil. Devlet, torpilli öğretmeni ihtiyaç olmayan yere çekerek hem ona maaş ve ücret ödüyor hem de yerine görevlendirdiği ücretli öğretmene ücret ödüyor ve sigortasını yapıyor. Devlet zarar ediyormuş, ücretli kişi ehil değilmiş, bunlar çok önemli değil. Önemli olan prens ve prenseslerimizi memnun etmektir. Onların memnuniyetinin ve huzurunun yanında, devletin zarar görmesinin, bu paranın vatandaştan çıkmasının lügatimizde yeri yoktur. Bu tür görevlendirmeler, bazı kişilere özel olarak yıllar yılı yapılmaya devam ediyor, buna kimse dur demiyor. Bu şekil görevlendirilen kişiler, “Emsallerim köyde görev yapıyor, benim geçici görevlendirme ile merkezde görev yapmam doğru değil” demiyorsa, torpil yaptıran, “Bu yaptığım hakkaniyete sığmaz,” demiyorsa,  torpile alet olan MEB yetkilisi ve atamaya yetkili valisi, buna boyun eğiyorsa ve tarafların hepsinin vicdanı bu durumdan rahatsız olmuyor ise demek ki bu işin normali bu olsa gerek.

Bu geçici görevlendirmeler maalesef bu ülkenin bir gerçeği. MEB veya devletin diğer kurumları, arkası olan bazı kişileri hoş etmek için bulundukları makamı kötüye kullanmaya devam edeceklerse, bari, geçici görevlendirme ile aldıkları prens ve prensesleri, kadrolarıyla birlikte merkeze çeksinler. Çeksinler ki boşalttıkları yere, orada görev yapacak birileri gelsin de o muhitin çocukları mağdur olmasın. Onlardan istediğim bir şey daha var: Geçici görevlendirme taraflarının hiçbiri asla dürüstlükten bahsetmesinler.

Yazım uzadı, biliyorum. Burada bir cümle ile de proje okullarına görevlendirilen öğretmenlere değinmek istiyorum. Zira proje okul adı altında bir okuldan alınan öğretmenin yerine de yenisi verilmiyor. Bu okullara seçilen öğretmenlerin kadrosu da boşaltılırsa çok iyi olur kanaatindeyim. Çünkü aynı mağduriyet, öğretmeni proje okuluna alınan okullarda da yaşanıyor.

Son bir cümle de ülkenin en ücra yerinde çalışan öğretmenlere olsun. Merkezde çalışmak varken hala uçsuz bucaksız, kuş uçmaz ve kervan geçmez yerlerde çalışıyorsanız, bu demektir ki siz asla prens veya prenses olamazsınız. Talihinize yanın.

*12.03.2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

7 Mart 2021 Pazar

Yardımın Cılkını Çıkarmamak Lazım *

Yardım denince İslam, İslam denince de yardım akla gelir. Çünkü İslam dini bir yardım dinidir. İhtiyaç sahiplerini görüp gözetmek bu dinin bir emri ve tavsiyesidir. Zekat, sadaka, infak, fıtır, fitye gibi çeşitleri vardır. Kur’an’ın çeşitli ayetlerinde bu tür yardımlara sık sık değinilir. Din, zor durumdaki birine borç vermeyi (karzı hasen) bile Allah’a borç verme olarak görür. Din, yardıma muhtaç insanların elinden tutmayı emir ve tavsiye ettiği gibi aynı zamanda insanların faydasına olan yol, çeşme, hamam, cami, okul, cami, hastane gibi yerler yapmayı da ölmez eser olarak kabul eder ve buna sadakayı cariye adını verir. Hadisi şerifte bu hayrı yapanların, buna sebep olanların öldükten sonra dahi amel defterlerinin kapanmayacağı bilgisi verilir.

Bundandır ki bu millet, yakınlarından başlayarak ihtiyaç sahiplerini görür gözetir. Aynı zamanda herkesin faydalanacağı binaların yapımına öncülük eder. Bu tür yerlerin yapımı için çoğu zaman cuma ve bayramlarda sergi açılır. İçine gidip ibadet ettiğimiz camiler ve Kur’an öğrenmek için gittiğimiz Kur’an kursları da bu şekilde yapılmıştır ve hala yapılmaktadır. Şimdilerde bir kısmının yapımını devlet üstlense de İmam Hatip Okullarının kahir ekseriyeti geçmişte aynı yol ile yani toplanan yardımlarla yapılmıştır.

Bu yardım şekil ve çeşitlerine şimdilik bir virgül koyalım. Şimdi gelelim günümüze… Malumunuz son bir yıldır salgınla boğuşuyoruz. Salgın riskinden dolayı birçok esnafın işyerini açmasına izin verilmiyor. Bazı sektörler kapalı olduğu için buralarda çalışan niceleri işini kaybetti. Dükkanı açık nice esnaf da hafta yasakları ve diğer kısıtlılıklardan dolayı doğru dürüst iş yapamıyor. Yani dün zekatıyla, sadakasıyla ihtiyaç sahiplerinin elinden tutan; cami, kurs, okul yapımında kesenin ağzını açan, her daim kapısına müracaat edilen ve daima veren el olan esnafımızın çoğu, bu salgından dolayı kan ağlıyor. Kafe, kahvehane, kantin, lokanta esnafı, yurt işletenler…bu sektörlerde çalışan niceleri, evine ekmek götüremiyor ve yiyecek ekmeğe muhtaçlar. Bunlara belediyeler, defaten yardım ediyor ama taşıma suyla değirmen döner mi? Elden gelenle öğün olur mu? Olursa da zamanında gelir mi? Hasılı, ismine yer verdiğim ve vermediğim nice esnaf, veren el iken halihazırda alan el durumuna düştü. Geçen ay işyeri kapalı birçok esnafa -Konya için söylüyorum- üç yardım kuruluşu gıda yardımı yapmak zorunda kaldı. Aldığım bilgiye göre önümüzdeki ay da bir başka üç yardım kuruluşu yine gıda yardımı yapacakmış.

Dün cami, kurs ve İHO/İHL yapımında kapısını çaldığımız ve az veya çok yardımını aldığımız esnaf bu durumda iken bugün yardım işleri ne âlemde? Devlet geçen yıl bir yardım seferberliği başlatmış, toplanan yardımları ihtiyaç sahiplerine defaten ulaştırmışsa da bunun arkası gelmedi ve salgın hala etkisini sürdürüyor. Durum bu iken mesela cami ve kurs yapımı için her cuma hutbesinde “Yapımı devam etmekte olan muhtelif cami ve Kur’an kurslarına yardım” talebinde bulunan Diyanet, bu zor durumdaki esnafımız için ne yapıyor? Bildiğim kadarıyla böyle bir inisiyatif almadığı gibi sanki ülke normal bir zamandan geçiyormuş gibi cuma hutbelerinde hala cami ve Kur’an kursları için yardım talep ediliyor. Vatandaş aç iken Diyanet’in cami ve kurs yardım talebine tek kelimeyle pes diyorum.

İsterdim ki bu süreçte Diyanet İşleri Başkanlığı, cami ve kurs yardım taleplerine bir virgül koysun ve müftülükleri harekete geçirsin. Her müftülük, kaymakamlıklardan mahalli yardım onayı alsın ve her cami imamı, muhitindeki ihtiyaç sahipleri yani cemaatinden muhtaç olanlar (işyeri kapalı ve işini kaybetmiş kişiler) için bir yardım talebinde bulunsun. Hutbede “Aziz cemaatimiz, malumunuz salgın dolayısıyla birçok esnaf siftah yapamıyor ver bazı esnafın işyerleri kapalı. Bunlar ne yer ne içer? Hiç düşündük mü? Biz düşündük, taşındık. Cemaatimizden bir komisyon oluşturduk. Bu komisyon, cami cemaatimizi ve muhitimizde ikamet eden insanımızı araştırdı ve mahallemizde ikamet eden zor durumda olan şu kadar esnaf ve bu kadar işini kaybetmiş kişi tespit etti. Namazdan sonra bu kardeşlerimiz için sergi açıyoruz. Ne verirseniz elinizle, o gider sizinle” dese, daha iyi olmaz mı? Toplanan yardım bu kişilere pay edilse nasıl olur? Bence çok güzel olur. Müslüman kardeşimizin derdiyle dertlenmiş oluruz. Bu insanlar da der ki “Cemaatimiz bize zor zamanda kucak açtı. Allah onlardan razı olsun.” der mi der. Bu yardım toplamayı salgın devam ettikçe ve bu esnafa kısıtlılık hali devam ettikçe ara ara tekrarlasak çok iyi olur.

Yardımsever yönü olan milletimizin, bu yardıma canı gönülden destek olacağına inanıyorum. Yeterince yardım toplanmasa da en azından yiyeceğe muhtaç bu insanların yanında olduğumuzu, onların derdiyle dertlendiğimizi ortaya koymuş oluruz. Hasılı, Diyanetimizin böyle bir inisiyatif almasını bekliyorum.

*10.03.2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.