30 Eylül 2020 Çarşamba

Camilerimiz ve Mescid-i Nebi -2 *

Mescid-i Nebi'nin işleviyle ilgili bu iki değerlendirmenin ardından günümüz camilerinin işlevine gelmek istiyorum. Günümüz camilerini peygamber mescidi ile kıyasladığımızda işlev yönünden derin uçurumların olduğu görülecektir. Mescid-i Nebi tabir yerinde ise hemen hemen her iş ve eylem için çok amaçlı salon gibi kullanılmış. Devletin ve halkın nabzı burada atmış. Günümüz camilerinin ise yaz döneminde iki ay çocukların cüz/Kur'an öğretimini saymazsak sadece namaz kılmaya hasredilmiş olduğu görülecektir. Mescid-i Nebi neredeyse günün 24 saati mesai yaparken günümüz camileri her bir vakti yarım saat mesai sayarsak günlük 2,5 saat bir mesai yapmaktadır. 

Mescid-i Nebi ile günümüz camilerini kıyaslamamı garip görebilir, M. Nebi'nin gördüğü işlevi bugün başka kurumlar yerine getiriyor diyebilirsiniz. Haklısınız. Çünkü günümüzde birçok şey profesyonelleşmiş ve diğer kurumlar eliyle yürütülmektedir. Mescid-i Nebi'nin geçmiş işlevinin çoğunu bugün camilerimizde deruhte etmemiz mümkün değil. Ben de günümüz camileri aynı işlevi yerine getirsin demiyorum. Ama camileri sadece namaz kılınan yer olarak tahsis etmeye ve cemaatle kılınan namaza hapsetmeye de gönlüm razı değil. Bu mekanları yeniden toplumun nabzının attığı yerler haline getirebilir, insanları buralara çekebiliriz. Namaz dışında pekala zamanın ruhuna uygun etkinliklere yer verilebilir. 

Okullarda her türlü etkinliğin yapıldığı çok amaçlı salonları vardır. Burası okulların eli, ayağı, gözü ve kulağıdır. Çok amaçlı salonu olan okul, diğer okullara göre çok şanslı sayılır. Günümüz camilerinin de tıpkı okullardaki çok amaçlı salon gibi çok yönlü bir işleve sahip olması çok yerinde olur kanaatindeyim.

Camileri çok amaçlı kullanmak için cami görevlileri ve cemaat buna hazır mı? Maalesef bazı din görevlisinin ve bir kısım cemaatin buna hazır olmadığını söyleyebilirim. Bu konuda iki örnek vermek istiyorum:

6.sınıf öğrencilerine derste her bir namazın kılınışını teorik olarak anlattım. Dersimiz müsait olursa hem camide bir ders işleriz hem de pratik olarak namazın kılınışını hatta bir vakit namazını da cemaatle kılarız dedim. Çocuklarda camiye gideceğiz coşkusu görülmeye değerdi. Her teneffüste beni gören öğrenci yanıma yaklaştı: Öğretmenim, camiye ne zaman gideceğiz, sorusunu sordu. Derse girince hakeza aynı istekle muhatap oldum. Bir hafta öncesinden camiye gideceğimiz saati belirledim. Abdestli gelirseniz zaman kazanırız. Kız öğrenciler, yanlarında başörtüsü getirirlerse iyi olur dedim. Girdiğim tüm sınıfları camiye götürdüm. Abdesti olmayan öğrenciler caminin şadırvanında abdestlerini aldılar. Önce şadırvan, minare, minber, mihrap, kürsü, müezzinlik hangisi, ne işe yarar, onları tanıttım. Çocuklar, hocam! Minbere çıkabilir miyiz dedim. Sırayla çıktılar. Caminin üst katını da merak etmişler. Oraya da birlikte çıktık. Camideki yazılardan bahsettim. Ardından dersimizi işledik. Kılacağımız namazın nasıl kılınacağını özetle bir kez daha anlattım. Sonra namaz kılmak istemeyenler kenara geçip bizi izleyebilirler dedim. Birkaç öğrenci kenara geçtiler. Erkekler ön safta, kızlar arkada saf tuttular. Sünnetleri kıldıktan sonra ben imam oldum, öğrencilerden biri de müezzinlik yaptı. Dersin bitiminde camiden çıkarken öğrencilerden bazıları, caminin içindeki su sebilinden su içip içemeyeceklerini sordular. İçebilirsiniz, dedim. Ardından okula geçtik. Ertesi günü cami görevlisi yine bir öğrenci grubu ile camide ders işledikten ve camiden ayrılırken yanıma yaklaştı: “Hocam, öğrencileri camiye getirmeniz güzel. Getirebilirsin. Yalnız dün çocuklar içeriden su içmişler. Pet bardakları gelişigüzel koymuşlar. Bundan sonra öğrenciler içeriden su içmesinler, olmaz mı” dedi. Tamam hocam. Bir daha içirmem dedim. Bir daha da öğrencileri camiye götürmedim. İmamın suyu kıskanmasına kırıldım gerçekten. Üç beş öğrencinin pet bardağı düzgün koymaması da mesele edinilmemeliydi bence. Bana pekala, “Hocam, çocukların eğitilmesi için kullandıkları pet bardaklarını kirli yere koymalarını bir hatırlatırsan memnun olurum” deseydi daha yerinde olurdu. Gelip geçen içsin diye camiye konan bir sebile bile yasak koyan bu din görevlisi, camide diğer etkinliklere yer verir mi? Sizin insafınıza bırakıyorum.

Bir diğer örnek: Tarihi bir beldemizde ikindi namazını kılmak için camiye girdim. Dışarıda gezip dolaşanlar çok olmasına rağmen imamın dışında dört cemaat vardık. Namazı kılıp çıktım. Çıkışta kapıya yapıştırılmış bir uyarı dikkatimi çekti: “Cami İçerisinde Gelinlikle Fotoğraf Çekimi Yapmayınız!” uyarısı. Bu uyarı da benim garibime gitti. Gelin ve damadın en mutlu günlerinde bu anlarını ölümsüzleştirmek için camiye gelip fotoğraf çektirmelerinde ne sakınca olabilir? Bence hiçbir sakınca olmaz. Sadece cemaatle namaz kılınırken bir sınırlama getirilebilir. Bunun yolu da cami girişine bu yasak uyarısını yazmak olmamalı diye düşünüyorum. Camide gelinin gelinlikle foto çekimine izin vermeyen bir görevli, diğer etkinliklere sıcak bakar mı? Bu kafayla maalesef makul göreceğini sanmıyorum.

Hasılı camilerimizi çok fonksiyonlu kullanmak için önce bazı din görevlilerini ve cemaate gelenleri eğitmekle işe başlamak gerektiğini düşünüyorum. 

Camiler haftası münasebetiyle camilerimizin yeniden çok yönlü bir işleve dönüşmesi en büyük temennimdir. Özellikle cami ve ilim temasından hareketle camileri ilim yuvasına dönüştürmek birinci önceliğimiz olmalıdır.

*03/10/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Camilerimiz ve Mescid-i Nebi -1 *

1-7 Ekim tarihleri ülkemizde her yıl "Camiler ve Din Görevlileri Haftası" olarak idrak edilmektedir. Haftaya dair Diyanet “Cami ve İlim” temasını seçmiştir. Ben de bu yazımı camilere ayırmak istiyorum. Cami denince aklımıza ilk Mescidi Nebi gelir. Günümüz camilerine dair söz söylemeden önce Kubâ  Mescidinden sonra yapımında peygamberimizin de bizzat bedenen çalıştığı Mescidi Nebi'nin işlevi üzerine kendimden bir şey katmadan iki değerlendirmeye yer vermek istiyorum: 
"İslamiyet’in ilk dönemlerinde cami, sosyal hayatın merkezi konumundaydı ve çeşitli sosyokültürel faaliyetler gerçekleştiriliyordu. Cami içerisinde şiir ve edebiyat yarışmaları, nikah merasimi gibi bir çok kültürel etkinlik düzenlenirdi. Kütüphaneler, kitapçı, dükkanları ve okuma evleri genellikle camilerin etrafında inşa ediliyor ve cami çevresi bir nevi bir kültür yuvasına dönüştürülüyordu. Caminin girişinde eğitim-öğretim için ayrılmış olan üzeri hurma dalları ve yaprakları ile örtülü suffe olarak adlandırılan bir bölüm yer almaktaydı. Gündüzleri derslik ya da konferans salonu, geceleri ise pansiyon olarak kullanılıyordu. Örgün eğitimin ve Batı ülkelerindeki ‘Toplum Okulu’ modelinin ilk örneği olarak da kabul edilen Suffa’da öğrenim gören öğrenciler ilerleyen yıllarda çeşitli beldelere gidip yerleşerek eğitim faaliyetlerine orada devam etmişlerdir. Özellikle Hz. Ömer döneminde camiler birer halk okulu gibi hizmet vermiş, Mekke ve Medine camileri başta olmak üzere, İslam’ın yayılmış olduğu diğer bölgelerdeki camilerde eğitim öğretim faaliyetleri yoğun olarak gerçekleştirilmiştir". (Yılmaz, 2013, 28-37). (dergipark.ogr.tr)
"Mescid-i Nebi, esas itibarıyla inananların toplanıp ibadet yapması amacıyla inşa edilmişti. Nitekim Müslümanlar, günde beş vakit bu kutsal mekânda bir araya geliyorlar, Allah Resulü’nün arkasında saf tutup namaz kılıyorlardı. Peygamberimizin mescidi, ibadethane olmasının yanında başka birçok işleve de sahipti. Müminler, çok önemli bir mazeretleri olmadıkça namazlarını mutlaka Mescid-i Nebi’de kılmaya önem veriyorlardı. Mescid-i Nebi, yeni oluşmaya başlayan İslam toplumunun tanışıp kaynaşmasında da önemli bir işleve sahipti. Müminler, camiye gelmeyen biri olduğunda hemen bunun sebebini araştırıyorlar, namaza gelmeyen kişi hastaysa ya da başka bir sıkıntısı varsa onun sıkıntısını paylaşıyorlardı. Yardıma muhtaç olanları burada belirliyor, ona el birliğiyle yardım ediyorlardı. Hz. Muhammed, peygamber olmasının yanı sıra aynı zamanda bir devlet başkanı ve Müslümanların lideriydi. Buna bağlı olarak Mescid-i Nebi, aynı zamanda devletin de merkezi durumundaydı. Devleti ve Müslüman toplumu ilgilendiren önemli kararlar burada istişare edilir ve sonuca bağlanırdı.
Anlaşmazlıklar burada çözülür, adli davalar burada sonuçlandırılırdı. Mescid-i Nebi, Ashab-ı Suffe başta olmak üzere bazı müminler için barınma yeri, Allah Resulü’nü ziyarete gelenlerin kaldığı bir misafirhane, sosyal yardımların dağıtıldığı bir müessese işlevlerini de üstleniyordu. Sevgili Peygamberimiz, çeşitli Arap kabilelerine mensup elçi heyetlerini burada üstüvânetü’l-vüfûd (Elçiler Sütunu) denilen sütunun önünde kabul etmiş, bazı heyetleri mescidin içerisinde kurulan çadırlarda ağırlamıştır. Hz. Peygamber zamanında Mescid-i Nebi’de Eslem kabilesinden Rufeyde el-Ensâriyye adındaki kadın için bir çadır kurulmuş, Rufeyde burada yaralı ve hastaları tedavi etmişti. Mescid-i Nebi’de bulunan bir oda da beytülmâl yani devlet hazinesi olarak kullanılmaktaydı." (TDV Ansiklopedisi)

* 02/10/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Kırmızı Dalga *

Kavşaklar ve kavşaklarda bulunan trafik lambaları, hayatımızın bir parçası ve olmazsa olmazımızdır. Özellikle trafik lambaları, araç trafiğinde oluşabilecek keşmekeşliğin önüne geçmektedir. Bazı ışıklar zaruretten yerli yerinde konmuş ve trafik akışına katkı sağlarken bazıları trafiği tıkamak için konmuş izlenimi veriyor. 

Trafik lambaları önemli bir işlev görse de bazı yollarda ışıktan dolayı uzun kuyruklar oluşabilmektedir. Bunun önüne geçebilmek amacıyla belediyeler, sürücülerin ışıklara takılmadan yoluna devam edebilmesi için trafiğin yoğun ve yeri uygun yerlere alt ve üst geçitler yapmaktadır. Böylece sürücüler, ışığa takılmadan ve zaman kaybetmeden menziline daha çabuk varabiliyorlar. Konya'dan örnek verirsek, İstanbul Yolu gibi. Alt ve üst geçit yapılmayan/yapılamayan bazı yollarda özellikle Adana Çevre Yolunda, Fetih ve Ahmet Özcan Caddelerinde ve Nalçacı gibi yerlerde "yeşil dalga" planlaması uygulamak suretiyle sürücülerin kırmızı ışığa yakalanmamasına katkı sağlanmaktadır. Ama tüm yollarımız örnek verdiğimiz yollar gibi değil. Bazı yollarda birbirine yakın o kadar ışık var ki adım atabilirsen aşk olsun. Bu yollarda yeşil dalga da olmadığı için her bir ışıkta kırmızıya yakalanmadan geçmek her sürücüye nasip olmaz. Çünkü buralarda yeşil dalga yerine kırmızı dalga uygulaması vardır. Örnek vermek gerekirse Meram Yaka'ya gitmek için İhsaniye ışıklarından kalkan bir araç, Ali Kemal Belviranlı Caddesi ile kesişen yolda(Melikşah Parkı mevkii) kırmızı ışığa yakalanıyor. Yeşil yanınca kalkan araç, 300 metre sonra Çolak Hoca diye bilinen caminin yanındaki ışıklara tekrar yakalanıyor. Birbirine bu kadar yakın bu iki ışığı ayarlamak zor olmasa gerek. Birinde ışığa yakalanan, diğerinde yakalanmayacak şekilde bir planlama pekala yapılabilir. Bu ışıkta da bekleyen araç iki km gitmeden Fatih Caddesi ile kesişen ışıklara (Yaka Pide) takılıyor. Buradan kalkan araç, Meram Yeni Yol ile kesişen ışıklara varıncaya kadar bir daha ışığa yakalanmıyor iken Öncü düğün salonunun önünde, yapılan kavşak düzenlemesiyle yeni bir ışığa daha takılır oldu. Işıkla beraber uzun kuyruk oluşuyor şimdiden. Hem gidişi hem de dönüşü işlek bir cadde olsa da bu yol, bir çarşı trafiği kadar işlek değil. Oluşan tüm araç yoğunluğu geliş ve gidiş olarak Yaka yolu üzerinde iken sağdan ve soldan  çıkacak araçlara da ışık konmuş. İşin garibi bu dört yolun sağından ve solundan gelen ve geçen araç sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Işığa yakalanan sürücüler, diğer lambalara verilen süre kadar daha beklemek zorundalar. Bence buraya konan bu lambalar gereksiz. Üstelik bugüne kadar burada yine dört yol vardı. Işık olmamasına rağmen burada bir trafik kazası da meydana gelmedi. Bu yoldan geçen sürücüler kontrollü bir şekilde bu yolu bugüne kadar kullandı. Durum bu iken ışık konan bu kavşak, trafiği kilitlenmekten başka bir amaca hizmet etmiyor ve tekrar ediyorum, kırmızı dalga görevi yapıyor. Halbuki trafikte asıl olan, trafiğin rahat akmasını sağlamak değil mi? Buraya lamba koymak kimin fikri ise bu, iyi bir fikir değil. Yol yakınken bu lambalar kontrollü geçiş olacak şekilde  sürekli yanıp sönen sarı ve kırmızı ışığa dönüştürülmeli. 

Konu yollardan açılmışken iki caddeyi daha örnek vermek istiyorum. Beyşehir Yolundan Erenköy'e gitmek için Hicaz ve Alemdar caddelerini takip eden sürücü o kadar kavşak geçiyor, hiçbir kavşağa takılmadan yoluna devam ediyor. Çünkü trafik lambası yok. Buna rağmen bir keşmekeşlik oluşmuyor. Gereksiz birkaç set yapılmış. Bunlar da kaldırılırsa alternatif iyi bir yol olur.

Bir diğer cadde daha dikkatimi çekti. Bir ara Saraçoğlu tarafına giderken Mengene yolunu takip ettim. Uzun yıllar geçmediğim bu yoldan geçince ilçeme giderken otobüsle çok geçtiğim çocukluğum, gözümün önüne geldi. Çevre yoldan bu yola girince Eski Garaj'a kadar takılmadan gelirdi otobüs. Şimdiki halini görünce şaşırdım. Yol boyunca takıldığım ışık sayısını sayamadım. Tamam, eskiye oranla trafiğe çıkan araç sayısı çok arttı. Tek ve iki katlı evlerin yerine yüksek katlı binalar yapılmak suretiyle nüfus da arttı. Açılan yeni yollara ışık konması normal. Ama ışıkla beraber ışığa yaklaşırken veya ışığı geçince konmuş setler de dikkatimi çekti. Setleri de sayamadım. İşlek bir caddede set? Pes doğrusu! Işık konmuşsa sete niçin ihtiyaç duyuldu? Set konmuşsa ışığa ne gerek vardı? Hız kesmek için yapılan bu setler bu devirde caddelere yakışmıyor. Zaten hız yapmak isteyen sürücünün, ışıklarda dur-kalk yapmaktan ve setlerde yavaşlamaktan hıza ne vakti kalıyor ne de hız yapacak bir mesafe. Setler ve ışıkların yanında yolun sağına belli aralıklarla "Bu yolda hız kontrolü yapılmaktadır" uyarı levhaları da yerleştirilmiş. Sürücülerin kaç hızla gideceği de belirtilmiş. Tüm bunlar, “Bu yoldan araçla geçme. Yoksa görürsün gününü” der gibi.

Hasılı, trafiği düzenlemek için ışığa, hız kontrolü için gerekli uyarıya eyvallah. Ama setlere hayır! Çünkü bu devirde setler çok ilkel kaçıyor. Birbirine yakın trafik lambalarının da hep kırmızı dalga olmayacak şekilde ayarlanmasında fayda var.

*05/10/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.