7 Mart 2020 Cumartesi

İstenilmeyen Kişi Olmak

Her bir insanın, ailenin, toplumun, milletin ve devletlerin imtihanları vardır. Birbirine benzese de her imtihan farklıdır. Kolay atlatılanı olduğu gibi zor atlatılanı da var. Bazen imtihanın altında kalmak da var. İçinde bulunduğumuz durum ve haleti ruhiye çerçevesinde bazı imtihanlar ön plana çıksa da insanın ve insanlığın her anı bir imtihandır. Çünkü bir imtihan yeridir dünya.

Günümüz dünyasının en önemli sorunlarının başında göçler geliyor. Bu göçler iş bulma ve turistik bir göç değil. Geçmişte ortaya çıkmış ve gerçekleşmiş "Kavimler Göçüne" benziyor. Pakistan'dan, Afganistan'dan, bazı Afrika ülkelerinden, Doğu Türkistan'dan, Suriye'den kaçan kaçana... Her göçün arkasında savaş, iç savaş, çatışma, açlık, işsizlik, zulüm ve işkence var. Ülkelerinden bin bir badireyi atlatarak kaçak yollarla Türkiye'ye sığınan göçmenlerin gönlü, Avrupa'ya kendini atmak. Bu göçlerin önü alınmaz ise bazı ülkelerin demografik yapısı değişeceğe benziyor. Bu değişiklik, adı geçen ülkelerde ırkçı söylem, aşırı sağcı akımları ve eylemleri beraberinde getirecektir. Bu da çatışma demektir. Her çatışmanın sonu ise gerilim ve huzursuzluktur.

Herhangi bir nedenle doğup büyüdüğü memleketini terk edip hayata tutunmak için yaşam mücadelesi verenlerin yaşadığı en büyük problem istenmezliktir. Çünkü hiçbir devlet, hiçbir halk ülkesinde göçmen  görmek istemiyor. Ne işi var bunların burada diyor. Hasılı dünya mültecilere olumsuz bakıyor.

Dünya mülteci akınlarını önlemek için tedbir üzerine tedbirler alırken sığınmacılar, o ülke olmazsa diğer bir ülke olsun düşüncesiyle yönünü başka bir ülkeye çeviriyor. O ülkeye girmek için de ölüm dahil her riski göze alıyor. 

Ülkelerin ve o ülke halklarının mülteci istememesini anlıyorum. Çünkü davetsiz gelen her misafir, ev sahibinin iki ayağını bir pabuca sokar. Hele bu beklenmeyen misafirin sayısı milyonları buluyor ve bu misafirler o ülkede uzun yıllar kalıyorsa…

Mülteci barındıran ülkeler ve o ülkelerde mülteci olmak zor mu zor, kötü mü kötü. Ama en zoru ve en kötüsü, bana göre istenmemektir. Çünkü her istenmezlik dışlanmayı beraberinde getiriyor. Dışlanmışlık psikolojisinde belki ölmüyorsun ama yaşarken her gün ölüyorsun. Bu tür ölüm imtihanların en büyüğü olsa gerek.

6 Mart 2020 Cuma

Okullar Birilerinin Arka Bahçesi Olmamalı***

Okullar bizim olmazsa olmazımızdır. Okul ihtiyaçlarını karşılamak için devlet, durmadan okul yapıp içini donatıyor. Öğretmen ve personel ihtiyacını giderip okulları eğitim ve öğretime hazır hale getiriyor.

Çocuğu okul çağında olan vatandaş, çocuğunu okula yazdırıyor. Kılık kıyafet, servis vs işini hallediyor. Cebine harçlığını koyup okula gönderiyor. 

Bir maliyet demek olan eğitim ve öğretimden öğrenci, veli, öğretmen, idareci devlet ve vatandaş büyük beklenti içerisinde. Herkesin istediği, başarı getiren bir eğitim ve öğretim ortamının olması. 

Kaç kişinin beklentisi gerçekleşiyor, bilinmez ama bilinen bir şey varsa o kadar imkan sunulmasına rağmen çoğunluğun beklentilerine cevap veremiyor okullarımız. Herkeste bir memnuniyetsizlik hakim. Kimi öğrenci beğenmez kimi de öğretmen. Ama bir iyi yönümüz var: Ne veli ne öğrenci ne yönetici ne öğretmen ne de MEB, üzerine toz kondurur. Herkes sütten çıkmış ak kaşık. Çok azı müstesna çoğunluk kendini sorgulayıp bir özeleştiri bile yapmaz.

Hasılı memnun olmasak da okullarımız açık ve eğitim ve öğretimimiz devam ediyor, hem hafta içi hem de hafta sonu. Hafta içi normal dersler, hafta sonu ise takviye kurslar şeklinde.

Okullardan memnun olan ve olmayanları bir tarafa bırakarak burada okulların bir başka yönüne değinmek istiyorum. Daha doğrusu, okullardan nemalanan ve faydalanan kişi veya kesimlerden bahsedeceğim. Ne alaka demeyin. Eksik olmaz okullardaki durumu kendi lehine çevirmek isteyenlerin sayısı. Öğretmenlerin çoğunu tenzih ederim ama Milli Eğitimde görev yapan bazı öğretmenler vardır ki bir etüt, kurs veya özel okul ile irtibatlı ya da bu kurumların sahibi veya ortağı. Buralarda aynı zamanda derse giriyor. Okul dışında başka kurumlarda çalışabilirler. Zira çalışmalarına bir şey diyemem. Sorun olarak gördüğüm; bu tip öğretmenlerin, okullarda başarılarıyla göz dolduran ve okulların yüz akı olabilecek öğrencileri, çalıştığı özel öğretim kurslarına veya özel okullara kaydırıyor olmasıdır. Etüt veya kurs merkezine kaydırmayı bir yere kadar normal görebiliriz. Özel okula çocuğun kaydırılmasını nasıl izah edebiliriz? İmkanı olan başarılı çocuklar, okullarda görev yapan dershaneci öğretmenler tarafından özel okullara bu şekil kaydırılınca devlet okullarından beklenen başarı gelmiyor ve yeterince derece yapan öğrenci çıkmıyor. Çünkü devlet okulları, başarılı öğrencilerinin çocuğunu özel okullara kaptırıyor. Kurs, etüt veya özel okullara bu şekil öğrenci kazandırılmasına siz ne dersiniz bilmiyorum ama ben doğru bulmuyorum.

Bir diğer konu; bazı öğretmenler devlet okullarında kendi vakıf, dernek, STK, cemaat ve yurtlarına öğrenci kazandırmakla meşgul. Koridorlarda öğrenci avına çıkanlar bile var. Ben bunu da doğru bulmuyorum. Öğretmenin kendisi herhangi bir yapı ile irtibatlı olabilir. Ama cemaat bağını okula taşımaması ve cemaatine eleman kazandırma gibi bir misyon üstlenmemesi lazım diye düşünüyorum. 

Sonuç olarak okullarda devlet adına iş yapan öğretmenlerin birinci önceliği, görev yaptığı okulları başarıya götürmek olmalı. Verebileceği bilgiyi ve ahlaki davranışı okullarda vermeye çalışmalı. Başkası adına iş yapmamalı. Okullar ne bir cemaatin ne de bir dershane veya özel okulun arka bahçesi olmamalı.

***12/03/2020 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

İnsanoğlu Dilinin Altında Gizlidir *

İnsanoğlu anlaşılması zor bir varlıktır. İçi dışını, dışı içini yansıtan insan sayısını ara ki bulasın. Çünkü içi farklı, dışı farklı olabiliyor insanın. Dış görüntüsünün ne kadar içini ifade ettiğini anlamak zaman ister.

Her ne kadar dil kalbin aynasıdır, insan kalbinde taşıdığını diline yansıtır dense de kalbin dile tam yansıması zaman alabiliyor. Çünkü kalpten dile gelinceye kadar süzgeçten geçiriyoruz birçok konuşmamızı.

Kalpten dile gelene dek kullandığımız bu süzgeci, normal ve moralimizin yerinde olduğu zamanlarda devreye sokarız. Ağzımızdan bal damlar bu zamanlar. Bizden iyi kimse olmaz. Herkese gülücükler dağıtır, olabildiğince nazik ve kibar oluruz. Bu yüzümüz ne zamana kadar devam eder? Kızıp sinirlendiğimiz, birine veya birilerine had bildirmeye kalktığımız, savunmaya veya saldırıya geçtiğimiz, gerildiğimiz, duygusallaştığımız ve alınganlaştığımız zaman bu sihir bozulur, gerçek yüzümüz ortaya çıkar. Çünkü normal zamanlarda kalpten dile kullandığımız süzgeç, böylesi durumlarda devre dışı kalır. Bu, aklın devre dışı kalması demektir. Bu psikolojide iken öfkemizi yönetemez isek dengemiz bozulur ve ağzımızı bozarız. İçimizde gizlediğimiz ne varsa boşaltırız artık. Muhatabımızı kırar dökeriz. Bir nevi sinir krizine tutulduğumuz bu durumumuza muhataplarımız şaşırır. Biz onu böyle bilmezdik der.

Şimdi soralım: Hangi yüz bizim gerçek kişiliğimizdir? Çünkü iki kişilik söz konusu burada. Normal zamanlarda üslubuna dikkat eden biri miyiz yoksa gerildiğimiz zaman ortaya çıkan yüzümüz mü bizim gerçek kişiliğimiz? İkisi de biz olduğuna göre çift belki de çok yüzlü bir kişilik taşıyoruz. Bu durumda insan bulunduğu veya içine düştüğü pozisyona göre konuşlanmaktadır ve dilinin altında gizlidir. Konuştuğu zaman nasıl biri olduğunu ele verir.

Burada sorgulanması gereken bazıları tali bir kişiliğimiz olsa da bizim esas kişiliğimiz zor zamanlarda sergilediğimiz yönümüz ve tavrımızdır. Gerçek yüzümüz budur. Zora gelmeyen bir yüzdür bu. Bu da bir sınavdır. Kaçımız yüzünün akıyla bu sınavı geçer...

*14/03/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.