7 Ekim 2019 Pazartesi

Peygamberlerin Misyonu*

Kur'an-ı Kerim'de gönderilen peygamber sayısı 25’dir. Fakat Hz Adem'den Hz Muhammed'e kadar gönderilen peygamber sayısı daha fazladır. Sayısını bilmiyoruz. Allah tarafından gönderilen peygamberlerin görevleri, melek vasıtasıyla Allah'tan aldığı vahyi insanlara duyurmak, izah gerekiyorsa açıklamak, vahyi kendi hayatlarına tatbik etmek ve ahlakıyla insanlara güzel örnek olmaktır.

Her bir peygamber, aldığı vahyi insanlara aktarırken Allah'ın bir ve tek olduğunu, ondan başka ilah olmadığını, yegâne kulluk edilecek tek varlık olduğunu, Allah'a başka şeyleri eş koşmamaları gerektiğini vs anlatıp durmuştur. Yani yeryüzünde fitne kalmaması ve dini sadece Allah'a has kılmak için uğraşmışlardır. Mücadelelerinin adı tevhit-şirk/hak-batıl mücadelesidir. Zulüm ve haksızlıklara karşı koymuşlardır. Ahlaki ilkeleri yerleştirmeye çalışmışlardır. 

Bana tek kelimeyle peygamberlerin mücadelesi nedir derseniz, şirke bulaşmış tevhidi asıl mecrasına koymak derim. Çünkü tarih boyunca insanlar Allah'ı biliyorlar: Evreni o yaratmıştır, doğa olaylarını yapan odur. İnsanlar Allah'a inandıktan sonra inandıkları tek Allah inancına başka şeyleri ilave etmişlerdir. İnançlarına bidat ve hurafeleri sokmuşlardır. Daha sonradan kattıkları bu şeyleri din kabul etmeye başlamışlardır. Toplumda bidat ve hurafenin hakim olduğu bir gelenek oluşturmuşlardır. Peygamberler bir nevi tevhidi şirkten temizlemek ve yerleşik düzenle mücadele yolunu seçmişlerdir. O yüzden Allah şirki en büyük zulüm olarak isimlendirir.

Hz Muhammed'in peygamber olarak görevlendirildiği toplum Allah'ı biliyordu. Hatta kendilerini İbrahim'in dininden olduklarını söylüyorlardı. Vallahi, billahi şeklinde yemin ediyorlardı. Kâbe onlar için kutsaldı. Aynı zamanda putlara tapıyorlardı. Niçin putlara tapıyorsunuz dendiğinde "Bizi Allah'a yaklaştırsın diye aracı kabul ediyoruz" diyorlardı. Peygamberimiz az uğraşmadı bu gelenek ve dine sonradan katılan bidat ve hurafelerle.

Bugün bidat ve hurafe yok mu? Var hem de fazlasıyla. Öyle zannediyorum peygamberlik kapısı kapanmasaydı, Hz Muhammed son nebi olmasaydı Allah gelenek, bidat ve hurafelerle mücadele edecek yeni nebiler gönderirdi. Çünkü günümüzde dini sadece Allah'a has kılma diyebileceğimiz tevhit inancı başka aracılarla şirke bulanmış durumda. Toplumda bidat ve hurafe gırla gidiyor. Bu geleneği savunanlar ve bunlara dini kılıf giydirenler de toplumda çok güçlü. 

Günümüzde peygamberlik müessesesi olmadığına göre şirk, gelenek, bidat ve hurafe ile kimler mücadele edecek? Hadiste geçtiği şekliyle bu işi âlimler yapacaktır. Ama işleri zor görünüyor. Rabbim şirkten, bidatten, hurafeden ve körü körüne geleneği takip etmekten bizleri korusun!

*01/11/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Hırsızlık Şüphesiyle Takip Edilmek *

Bir arkadaşım bir çay markasını tavsiye etti. Her yerde bulunmayan bu çayı bir markette bulabileceğimi söyledi. Sair zamanlarda alışveriş için gitmediğim bu markete bu vesileyle uğradım. Küçük bir market. İçi ağırlıklı olarak süt ürünleriyle dolu bu markette alışveriş yapmak bir mesele. Çünkü aralarda dolaşmak için biriyle karşılaşınca geçmesi için yan dönmen gerekiyor.

Alışveriş arabası almaya gereksinim duymadım. Nasılsa alacağım sadece çay idi. Çay reyonu nerededir diye bulduğum bir boşlukta yürümeye başladım. Bir kız çocuğu "Beyefendi! Zeytin indirimde. Rengi de kahverengi, çekirdeği de aynı. Normal fiyatı 17.00 lira. Bugüne mahsus 12 küsur. İster misin" dedi. Aldığım zeytin türü. Hele bir de indirimli ise kaçırır mıyım? Bizde indirimler normal fiyatının üzerine yeni bir fiyat yazıyorsun. Sonra yeni fiyata çarpı atıp "şok indirim" diyerek ürünü normal fiyatına satıyorsun. Sonra gelsin müşteriler! İşte ben de o müşterilerden biriyim. Ver kızım oradan 1,5 kilo dedim. Tartıp poşetin içine koydu, elime tutuşturdu.

Zeytin poşeti bir elimde, diğer elimde de başka bir yerden aldığım poşet olduğu halde çayların teşhir edildiği bölüme geldim. Giriş kapısının yanındaymış. Aradığım çay yoktu. Tekrar tekrar baktım. Sonra tüm markaları tek tek okuyarak aradığım çayı bulmaya çalıştım. Nafile. Başka bir yerde sergilenmiş olabilir mi diye göz attım. Yoktu. En iyisi aradığım çayı bir görevliye sormak deyip sağıma soluma baktım. Bana bir metre uzaklıkta kenarda kazık gibi duran benden daha yaşlı sivil giyimliden başkası yoktu. Ben yüzüne bakınca başını önüne eğiyordu. Bir görevli bulabilir miyim diye sağa sola bakarken gözüm tekrar ihtiyar amcaya ilişti. Elinde ne poşet ne önünde alışveriş arabası vardı. Tek yaptığı vardı: Dikilmek. Sonunda siz burada mı çalışıyorsunuz dedim. "Evet, buyurun" dedi. "...marka çaya bakmıştım, göremiyorum" dedim. "Elimizde kalmadı ama sipariş ettik, gelecek" dedi. Ne zaman dedim. "Bilemiyorum" dedi. Teşekkür edip hesapta olmayan ama almış bulunduğum zeytinin ödemesini yapmak için kasaya geçtim. Sonra evimin yolunu tuttum.

Yolda bir düşüncedir aldı beni. Marketteki yaşlı amcayı düşünmeye başladım. Bana yakın bir yerde hiçbir şey yapmadan dimdik niye bekliyordu? Tabi ya! Adam beni hırsız sanmıştı. Nasıl düşünemedim bunu... Bana o kadar yakında duruyor ki elimde zeytin poşeti ile kapıdan çıkmaya kalkışınca yakalayacaktı. Başka da bir izah gelmedi aklıma. Hoş, kaçsam beni yakalayamazdı. Beni yakalamaya kalksa da itekler kaçardım. Sadece biraz tecrübeye ihtiyacım var, o kadar. Sahibi miydi yoksa çalışan mıydı? Hırsızları yakalamak için o yaşta birine kimse iş veremezdi. Olsa olsa sahibi idi.

Bulunduğu muhit itibariyle bu markete hırlı-hırsız her türden kişinin gelmesi beklenir. Demek ki aldığını ödemeden giriş kapısından çıkıp giden çok oluyor ki her girene alıp kaçıracak gözüyle bakılıyor ve böyle bir tedbir almış olmalılar. Günde ne tip insanlarla karşılaşıyorlar ve tereklerden neler kaçırılıyor, kim bilir? Bunu ancak market ve mağaza sahipleri bilir. Aklımdan geçmeyen bir şey şüphesi ile takip edilmek zoruma gitti. Bulamadığım çay için hırsızlık damgası yemek de vardı. Ucuz atlattım. Ne günlere kaldık! Üzüldüm bu duruma…

*09/10/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

6 Ekim 2019 Pazar

Çocuklar da İntihar Ediyor Artık!


04//10/2019 Cuma günü Kocaeli-Kartepe ilçesinde 9 yaşında ortaokula giden 5.sınıf öğrencisi Suriyeli bir öğrencinin mezarlığın kapısında intihar ettiği haberlere yansıdı. Vail isimli bu çocuğun intihar nedeni “Olay günü bir öğretmeni tarafından azarlandığı ve öğrenciler tarafından dışlandığı” yazıldı. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından bu intihar olayıyla ilgili “Gazetelerde çıkan azar ve dışlanma haberlerinin gerçeği yansıtmadığı” açıklandı. Çocuğun intihar sebebi derinlemesine bir inceleme ve soruşturma yapıldıktan sonra açıklığa kavuşacak.

Genç-yaşlı insanların değişik nedenlerle intihar ettiğini zaman zaman duyardım da 9 yaşında bir çocuğun intihar ettiğini ilk defa duyuyorum. İyinin ve kötünün ne olduğunu bilemeyecek yaşta daha günaha batmamış, büyük sıkıntılarla karşılaşmamış 9 yaşında, oyun çağındaki bir çocuk niye intihar eder? İntiharın hiç haklı gerekçesi olamaz ama canına kıyacak kadar bir çocuğu hayattan bezdiren ne olabilir? Aklıma hiç mantıklı bir izah gelmiyor.

Sıcaklığını ve gizemini koruyan bu olay vuzuha kavuşmadan bu konuda bir şey söylemek doğru değildir. Farz edelim ki çocukla ilgili inceleme yapıldı ve hazırlanan raporda iddia edilen azar ve dışlama olayı olmamıştır, dendi. Umarım çocuğun intihar nedeni basında yazılıp çizildiği gibi öğretmenin azarlaması ve arkadaşlarının dışlaması değildir.

Raporun temiz çıkması ile özellikle biz büyükler temize çıkmış olacak mıyız? Maalesef Suriyeliler konusunda çoğumuzun iyi bir sınav vermediğini ve çok da masum olmadığımızı söylemeliyim. Belki de bu konuda en masumumuz çocuklarımızdır. Yediden yetmişe çoğumuzun gözünü bir Suriyeli düşmanlığı bürüdü. Suriyelilere kızdığımız ve onları düşman gördüğümüz kadar ezeli düşmanımız Yunanistan’a, Ermenistan’a, ABD’ye, Rusya’ya kızmıyoruz. Haydi kızdık, onları aramızda istemiyoruz diyelim. Bari bunu çocuklarımızın yanında yapmayalım. “Çocuklar duymasın” dizisinden hiç mi bir şey kapmadık? Orada Haluk ile eşi tartışacağı zaman “mutfak” deyip çocukların yanından kalkarak mutfağa geçerlerdi. Biz büyüklerin birinci ve elzem meselesi Suriyeliler şimdi. Yanımızda çocuk var, onlar olumsuz etkilenir demiyoruz, her yerde Suriyelileri mesele ediniyoruz. Çocuklarımız da bizden farksız. Çoğu, Suriyelilere karşı barut fıçısı gibi. Özellikle yedinci ve sekizinci sınıflarda Suriyelilere karşı neredeyse topyekun düşmanca bir bakış ve dışlama söz konusu. Türkiye’nin en önemli sorunu ne dediğimde hep bir ağızdan “Suriyeliler” diyorlar. İnan biz kaşımasak Suriyeli çocuklar ile bizim çocukların arasında bir sorun olmaz. Nitekim çalıştığım okulda Suriyeli öğrenci ile aynı sırada oturan, teneffüse birlikte çıkan ve birlikte oynayan çocuklarımızı görüyorum. Bırakalım çocuklar çocukluklarını yaşasınlar. Kendi kavgamızı çocuklarımıza sirayet ettirmeyelim. Dokuz yaşında ortaokul öğrencisi denilen çocuk, ortaokul öğrencisi bile değil; daha ilkokul çocuğu. Yeni eğitim sistemiyle birlikte 5.sınıflar ortaokullu oldu ama hem fiziki yönden hem de ruhen hala ilkokul çocuğu hepsi. Ne bilir bu yaştaki çocuk intiharı?

İçimizde sığınmacı olarak yaşayan Suriyeliler üzerine çok yazdım. Hatta bu yazılarımdan dolayı bazen eleştiri de aldım. Çünkü Suriyeli kelimesini görür görmez yüz hatları değişiyor hemen. Kızmakla, köpürmekle Suriyeliler gitmez. Bence hem kendimize zarar veriyoruz hem de Suriyelilere. Haydi Suriyelileri düşünmüyoruz, kendimize niye zarar veriyoruz. Çünkü kızgın sirke ancak küpüne zarar verir. Yok biz illaki kızacağız. Bu niçin Suriyeli olmasın diyorsak devletin Suriyeli politikasına kızalım. Suriyeliler ile ilgili arzuhalimizi devletin yetkililerine bildirelim. Bir an evvel ülkelerindeki savaş bitsin diye dua edelim. Çünkü onlar da memleketlerine en az bizim kadar dönmek isterler. Onları ayıplamayalım. Çünkü ayıpladığımız maazallah başımıza gelir.