20 Mayıs 2019 Pazartesi

İstanbul Seçimleri Üzerine


1. Gerekçeli karar seçimden sonra açıklansın. Böylece ortaya daha güzel bir gerekçe ortaya çıkar. Hatta mümkünse gerekçe hiç açıklanmasın. Biz seçimi gerekçesiz de yaparız.
2. Seçim yapılmasın. Mevcut atanmış vali İstanbul'u yönetmeye devam etsin.
3. Atanmış olmaz denirse İstanbul Anadolu ve Avrupa yakası olarak ikiye bölünsün. Anadolu Yakasını Binali Yıldırım, Avrupa Yakasını Ekrem İmamoğlu yönetsin. İki yaka arasında sınır boylarında yönetimde sıkıntı ortaya çıkarsa 120 bin oy alan Saadet Partisinin adayı bu bölgede tampon görevi yürütsün. Böylece en fazla oy alan üç parti İstanbul'u beş yıl boyunca yönetmiş olur.
4. Yok bu işler seçimsiz olmaz, mutlaka seçim yapılacak. Herkes boyunun ölçüsünü alacak denirse İstanbul'da sandık kurulmasın. Bunun yerine İstanbul seçmeni oyunu noter huzurunda versin. Süre bitiminde noterin açıkladığı oy toplamına göre hangi aday kazanmışsa o adaya İstanbul teslim edilsin. 
5. Yok bu işler sandıksız olmaz denirse sandık sayımından sonra seçmenin evleri sandık kurulları marifetiyle tek tek ziyaret edilerek hangi adaya oy verdiği sorulup not edilsin.
6. Seçmenin evini tek tek gezmek zor olur, bu işler beklemeye gelmez denirse oy verme yerine kamera yerleştirilsin. Kamera seçmenin yüzünü çekmeden nereye oy verdiğini çekip kaydetsin. 
7. Bu işler uzun zaman alır denirse aceleniz ne? Daha önümüzde beş yıl var. İstanbul kaçacak değil ya.
8. Seçim önemli değil de sandık kurullarına güvenmiyorum denirse yurt dışından sandık kurulu oluşturulsun. 

İşte bunlar ve daha niceleri benim tartışma götürmez doğrularımdır. Denemesi bedava. Elinizden alan mı var?

19 Mayıs 2019 Pazar

Veresiye Defterlerini Satın Alanlara Ne Mutlu! ***

14 Mayıs 2019 tarihinde “Diş Kirası ve Borç Silme Geleneklerimiz Varmış Bir Zamanlar” başlıklı yazımda Osmanlı’da ramazan aylarında icra edilen iki güzel geleneğimize işaret etmiştim. Bunlardan biri, “Diş kirası” geleneği idi: İftar sofrasına katılan davetliler evlerine giderlerken ev sahipleri "Allah'ın lütfüyle soframıza konuk oldunuz, bizi bahtiyar ettiniz, sizi buraya kadar yorduk, yemeğimizi yerken dişlerinizi yordunuz, bu da bizden dişinizin kirası olsun, lütfen şu hediyeyi bizden kabul buyurunuz" anlamında misafirlerine çeşitli hediyeler verirlermiş. Diğeri de “Zimem defteri” yani “Borç silme geleneği: “Ramazan ayı gelince zenginler rastgele mahallelere dağılır; gördükleri bakkal veya manava girer, dükkân sahibinden veresiye defterini isterlermiş. Zengin, borç defterinin rastgele bir sayfasını açar, dükkân sahibine borcun toplamını hesaplattırır, borcu ödedikten sonra çeker gidermiş. İşte bu uygulamaya "borç silme" geleneği deniyor. Gördüğünüz gibi sağ elin verdiğini sol el görmeyecek misali, ne zengin borçluyu tanıyor ne de borçlu, borcunun kim tarafından ödendiğini biliyor. Zerre kadar riya yok, gösteriş yok bu uygulamada. Fakirin onurunun zedelenme durumu yok. Herhalde bu borç silme geleneğinin dünyada benzer örneği yoktur.” demiştim.

Bugün o değilden haberleri dinlerken kulağıma bir haber çaldı. Göğsümüzü kabartan şahane bir haberdi: Kırklareli Lüleburgaz’da bakkala olan 700 liralık borcunu ödemeye gelen bir işçi, borcunun olmadığını duyunca “Nasıl olur” diye önce şaşırır, ardından olayın iç yüzünü öğrenince gözyaşlarını tutamaz.  Çünkü kendisinin borcuyla birlikte 20 hanenin borcunun kayıtlı olduğu veresiye defteri 6 bin lira karşılığında biri tarafından satın alınmıştır. Haliyle orta yerde borç da kalmamış olur.

Bu haberin başka benzeri var mı diye sanal aleme bir göz attım. 2018 yılının Ramazanında Şırnak ili Silopi ilçesinde meydana gelmiş: MÜSİAD üyesi bir grup hayırsever, iki mahalleye giderek iki bakkal ve bir fırına borç yapan 200 kişinin 15 bin lira civarındaki borcunu kapatmış.

Göğsümüzü kabartan ve helal olsun dedirten bu iki örnek Osmanlı’da uygulanmakta olan borç silme geleneğinin devam ettiğini gösterdi bize. Birbirinin aynısı olan bu iki örneğin belki de tek farkı ilkinde hayırsever belli değil yani faili meçhul. ikincisinde ise bir dernek bünyesinde mesleğini icra eden bir grup iş adamı. Her iki örnekte de yapılan iyilik denize atılmış, “Balık bilmez ise Halık bilir” denmiştir. Burada takdiri hak eden bir üçüncü grup daha vardır ki borç yazma geleneğinin son demlerini yaşadığımız bu günlerde dar gelirlinin alışverişini deftere yazan esnaf. Borç yazan bakkal bir takdiri daha hak etti. Çünkü ödenen borçtan sonra müşterilerinden tekrar borçlarını alma yoluna gitmemiş. Yani kötüye kullanmamış. Allah borç yazandan, borcunu ödeyerek kötüye kullanmayandan ve borçlu insanların borcunu kapatan insanımızdan razı olsun, ne muratları varsa versin, tuttuklarını altın etsin. Özellikle borç silme geleneğini devam ettirmeye çalışan insanımızın sayısını çoğaltsın. Çünkü bunlar ne güzel ve bereketli bir ticaret yapmışlardır. İnşallah damlaya damlaya göl olur.

***21/05/2019 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.


16 Mayıs 2019 Perşembe

Okul Sıraları *

Ne zaman bir okula gidip sınıflara girsem yaptığım ilk şey, temiz sıra bulabilir miyim diye okul sıralarına bakmak olur. Sıraların her birine tek tek göz atarım. Hangi muhitin, hangi okulu olursa olsun temiz sıra bulmak mümkün değil. Karalanmış, çizilmiş, yazılmış ve yontulmuştur. 

Kim mi yapıyor bu işi? Öğrenciler elbet! Yapan belli mi? Değil elbet! Yani faili meçhuldür. Okul ikili öğretim yapıyorsa bu karalama ve yontma işini sabahçılara göre öğlenciler, öğlencilere göre sabahçılar yapmıştır. Okul normal öğretim yapıyorsa sıraları karalayan önceki yılların öğrencisidir. İster ikili ister normal öğretim yapan öğrenci olsun, içlerinden bir tanesi kalkıp "Öğretmenim! Bu işi ben yaptım" dese kalkıp alnından öpeceğim.

İşin garibi karalı, yontulmuş ve yazılı sıralarla eğitim ve öğretim yapmayı kanıksadık iyice. Çünkü böylesi sıralara ne öğretmen ne okul idarecisi bir şey diyor. Devlet derseniz "Bunu yapan çocuktur, problem değil. Benden yeter ki sıra istesinler, ben yine veririm" bonkörlüğü içerisinde. Sanki cebinden mi çıkıyor? Ne yaptın bu sıraları demiyor. Senin benim vergimle sıraları bir güzel yeniliyor. Yeter ki çocuğun psikolojisi bozulmasın. Velilere "Şu gördüğünüz sıraları maalesef çocuklarınız bu hale getirdi" deseniz hiçbir veli üzerine almaz. Çünkü onlara göre çocukları böyle bir şeyi asla yapmaz.

Sıralara istediği şekilde desen veren, kendi babasının mülkü gibi kullanan öğrenciler konusunda veliler haklı. Çünkü hiçbir çocuk evindeki çalışma masasını karalamaz ve yontmaz. Bunu bilen veli, çocuğunun okulda da karalamayacağını düşünür. Kimse üzerine almasa da orta yerde bir gerçek var. Devlet tarafından tertemiz verilen sıralar kısa bir süre içinde öğrencilerin elinde deneme tahtası olup çıkıyor.

Bu konuda ne yapılabilir? Bence eğitim ve öğretimde istendik davranışların öğrenciler üzerinde oluşmasını istiyorsak ilk önce okul sıralarından işe başlamamız gerekiyor. Çünkü daha küçük yaşta yapılan bu işin kamu malına zarar verdiği bilinci oluşturulamazsa bu çocuk, her türlü kötülüğü ileride yapma potansiyelini bünyesinde taşımaya devam edecektir. Yeter ki eline fırsat geçsin. Bu demektir ki devletin malı sıralar sahipsiz. Sahipsiz olduğu için sıralar  hoyratça kullanılmaya devam ediyor.

Bu durumda yapılması gereken, sene başında öğrenci hangi sıraya oturacaksa ve bu sırayı kaç kişi ortak kullanacaksa bu sıraların öğrencilere daha doğrusu velilerine zimmetlenmesi gerekiyor. Sırada insan elinden kaynaklanan biz çizik oluşmuşsa bedelinin veliden tahsil edilmesi şartı konmalıdır. Tekrarında öğrencinin örgün eğitim dışına çıkarılarak öğrenimine açıktan devam etmesi sağlanmalıdır. Bu yaptırım işe yarar diye düşünüyorum.

Önce sıraları kurtaralım. Ardından eğitim ve öğretimi düşünelim.

* 18/05/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.