12 Mayıs 2019 Pazar

Onlar Şimdi Asker!

Bundan 28 yıl önce aynı batında dünyaya geldiler. Aynı ev ve aynı ortamları soludular. Beraber oynayıp koştular. Dağın yamacından beraber yuvarlandılar. Birer hafta ara ile düşerek biri sağ, diğeri sol kaşını yaraladı. Yine bir hafta ara ile hastalanıp hastanede tedavi gördüler. Aynı günde sünnet oldular.

6 yaşına geldiklerinde okullu oldular. Anasınıf, ilkokul ve ortaokulu aynı okul, aynı sınıfta okudular. 

Lise ve üniversitede yolları ayrıldı. Ayrı liseleri okudular. Farklı üniversitenin aynı bölümlerini bitirdiler.

Göreve başlayıp aynı işi yapıyorlar. Düğün paralarını biriktirdiler. (Babalarına verecek değiller ya...)

Mürüvvetlerini görme zamanı gelince "Düğünümüz ayrı olsun" dedi biri. Öbürü tamam dedi. 40 gün arayla düğünleri yapıldı. 

Bu düğünü ayrı zamanda yapma âdeti de nereden çıktı? Halbuki ne de alışmıştık her şeylerini anca beraber kanca beraber yapmaya. Toptan olunca hem tatlı telaşe bir çırpıda halledilebiliyor hem de daha hesaplı oluyordu. Hesap ve maliyeti hele toptan olmayı yabana atmayın.  Küçüklüklerinde ağabeyleriyle birlikte  sünnetlerini yaptırmış, üçünün sünnetini tek yemek vermek suretiyle tek masraf ve tek telaşta halletmiştik. Hatta sünnetçi, sünneti eski parayla 2,5 milyona yaptığını söylemişti. Kendisine toptan olunca kaça yaparsın dediğimde 2 milyondan yaparım demişti. Böylece üçünü bir arada sünnet yaptırarak aynı zamanda 1,5 milyon tasarruf edebilmiştik. Hasılı babanın hesap ve kitap yaparak  iki düğünü bir arada yaparız hayali böylece suya düştü. Halbuki düğün pilâvından tasarruf etme idi babanın tüm düşüncesi. Neyse olan oldu artık. Senin hesap tutmamış demeyin. Evet tutmadı ama olan bana değil kendilerine oldu. Benim param cebimde kaldı. Pamuk ellerini ceplerine atarak düğün yemeklerinin parasını da kendileri verdiler. 

Farklı günde düğün yapma, birinin babaya açtığı ilk isyan bayrağıydı. Öbürü üniversite yıllarında kullanmıştı bu hakkını. Gençlik böyle bir şey olsa gerek. Ne ana dinler ne  de baba. Hele bir de işin içerisinde gönül olunca ferman dinler mi?

Hâlâ isyanları devam ediyor mu derseniz... Nerede? Evlilik sonrası daha bir uysal oldular. 

Şimdi ne mi yapıyorlar? Ayrı düğün yapmak suretiyle ayrılan yolları tekrar kesişti. Ne de olsa göbekleri beraber kesildi. Bu gece askere gidiyorlar. Onlar şimdi asker. Yine anca beraber kanca beraber askere gidiyorlar. Aynı gün gidip aynı gün gelecekler inşallah! 

Hayırlı tezkereler! Güle güle gidip güle güle gelin inşallah!

Hoşgörünün Son Demlerini mi Yaşıyoruz?

Orta birinci sınıf öğrencisi iken günlük gazete takip etmeye Milli gazete ile gözlerimi açtım. Köşe yazılarını bir nefeste okur, ufkum açılırdı. Çoğu zaman yayın yasağı konduğu için Milli Gazete bayilere gelmezdi. Bunun yerine gazete okuma ihtiyacımı Yeni Devir gazetesi ile gidermeye çalışırdım. Yeni Devir seviyemin üzerinde edebi bir gazeteydi. Yine de alır, okur, anlamaya çalışırdım. Sonraları Zaman gazetesi çıktı. Onu takip etmeye başladım. Bir müddet sonra Zaman gazetesinden de hevesimi aldım. 90’lı yıllardan sonra yayın hayatına başlayan Yeni Şafak gazetesini okumaya başladım. Kısa zamanda gazetenin gediklisi oldum. Zaman zaman abone de oldum.

Yeni Şafak, kartel medyasının karşısında benim gözüm kulağımdı. Fazla bir tirajı yoktu, sayfa sayısı fazla değildi ama tam bana hitap ediyordu. Köşe yazılarını bir çırpıda okurdum. Yayın politikasına aykırı yazılarından dolayı gazetesi ile ilişiği kesilen, gazetesinden kovulan her düşüncedeki yazarın yazısını rahatça yazabildiği bir gazete idi Yeni Şafak. Kimler yoktu ki köşe yazısı yazanlar arasında. Bugünden geriye bakıyorum kimler gelip geçmiş. Bir kısmına burada yer vermek istiyorum: İsmet Özel, Mustafa İslamoğlu, Kürşat Bumin, Koray Düzgören, Nazlı Ilıcak, Ahmet Taşgetiren, Fehmi Koru, Dücane Cündioğlu, Cengiz Çandar, Mehmet Barlas, Hakan Albayrak, Hüseyin Hatemi, Atilla Yayla, Aydın Ünal gibi. Gördüğünüz gibi Yeni Şafak fikir, düşünce ve siyasi duruş bakımından farklı iklimlerden beslenen insanlara kucak açmış. Kimi gözlerini bu gazetede açmış kimi de gazetesi tarafından akredite edilince soluğu burada almış. Kendisine kucak açılan herkesin düşüncesini okurlarına aktarmasında bu gazete aracılık etmiş. “Fırtınalı günlerde sığınılacak bir liman olduk” diyor gazete bu duruma.

Çıktığı andan itibaren uzun yıllar hoşgörünün en güzel örneklerini vererek kendi çizgisini değiştirmeden bir kesimin sesi olmuş fakat her kesimin insanına kucak açmış bu gazete bugün nerede? Gördüğüm kadarıyla köşe yazarları yönünden gazete, farklı sesleri bir arada barındırma ve “fırtınalı günlerde sığınılacak liman olma” özelliğinden uzak görünüyor bugün. Bırakın farklı sesi, kendisiyle aynı düşünce yapısına sahip yazar ve çizerler kendi hür düşüncesini yazamaz oldu artık. Hangi yazar gazetenin yayın politikası ile ayrışmaya başlayınca ilk önce yazarın yazısı yayımlanmıyor, ardından yazarla yollar ayrılıyor.

Gazeteciyi kapı dışarı etmenin en kolay ve kibar yolu, yazısını köşesinde yayımlamamaktır. Bu, “Bu düşünce yapın ile burada yazamazsın” demektir. Gazetenin yayın politikasına uymayan bir yazısından dolayı gazeteden ayrılanlar kervanına en son Kemal Öztürk katıldı. Üzüldüm doğrusu. Kemal Öztürk ve benzer niceleri düşünce olarak Yeni Şafak gazetesinin yayın politikasına uygun insanlar. Maalesef bazı konulara özellikle siyasi konulara biraz eleştirel yaklaşılınca genel düşüncene bakılmadan kapı dışarı ediliveriyorsun. Yetişmiş değerlerimizi bu şekilde harcamamak gerekirdi diye düşünüyorum.

Bugünden düne bakıyorum da dün, her sese kucağını açan, hoşgörünün en güzel örneklerini veren biz maalesef bugün bırakın farklı sesi, içimizde bizim gibi düşünen insanların bazı konularda farklı düşünmelerine bile tahammül edemez olmuşuz. Yazık gerçekten. Böyle olmamalıydık. Niçin bu noktaya geldik? Öyle zannediyorum, bir şeyleri iyi ve düzgün bir şekilde yapmıyoruz. Bu durumumuzdan kendimiz de memnun değiliz ama bunun yazı konusu edilmesine ve eleştirilmesine rıza göstermiyoruz. Yazımın başlığını “Hoşgörünün Son Demlerini mi Yaşıyoruz?” koymuştum. Sanırım çok iyimser bir başlık olmuş. Maalesef “hoşgörünün son demi” de kalmamış. Ne siyaseten ne fikir bazında farklı düşünceye tahammülümüz kalmış. 

11 Mayıs 2019 Cumartesi

Dostlarınızın Sessiz Kalmasına Sessiz Kalın *

Bugünlerde rahmetli Aliya İzzetbegoviç'e ait “...Ve her şey bittiğinde; hatırlayacağımız düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliği olacak" sözünü kimse dilinden düşürmüyor. Çoğu söz uçar, yazı kalır misali bu sözü söylemekle de kalmayıp yazı konusu ediniyor. Bilge cumhurbaşkanının sözüne diyecek bir şey yok. Zira doğru bir söz. Hepimiz altına imzamızı atarız.

Hepimiz başımıza bir sıkıntı, bir felaket geldiğinde, zor durumda kaldığımızda yanımızda ilk önce dostlarımızı görmek isteriz. Dostlarımızın sessizliği bizi yaralar ve üzüntülere gark eder.

Dostun başına bir şey geldiğinde yanında olup destek vermesi gereken dostları niçin sessiz kalır, niçin destek olmaz? Bazen menfaatine dokunduğu, bazen dostun yanında onunla aynı fotoğraf karesinde yer alırsam başım tehlikeye girer şeklinde düşünen dostlar olur. Aslında bu tiplere dost bile denmez. Sadece dost sanılandır bunlar. Sıkıntı anında hepsi sessiz kalır veya çeker gider. Kişi bunların sahte bir dost olduğunu bu vesileyle öğrenmiş olur.

Burada dostun sessiz kalması derken kastedilen gerçek dost olmalı. İlişkileri çıkar ilişkisine dayalı değildir. Böylelerinin başına bir şey geldiğinde dostların kenetlenmemesi neyle izah edilebilir? Niçin bir araya gelemezler? Burada sorun büyük olmalı. Birbirlerine kırılmışlardır. Sorun kimdedir? Bir yerde sorun varsa sorun tek taraflı olmaz. Her bir tarafın az veya çok payı vardır bu sorunda. Böylesi durumda dostlara düşen, araya üçüncü şahısları katmadan bir araya gelip aralarındaki sorun veya kırgınlıkları gidermeleridir. Bunlar bir araya gelemiyorsa bunların dost kalmasını isteyen üçüncü şahısların yapması gereken birine sırtını dayayarak diğerine saldırması değildir. Bunları bir araya getirmeye çalışmak,  anlaşmaya zorlamak ve arabuluculuk rolü üstlenmektir. Zaman tarafgir olma zamanı değildir. Çünkü tarafgirlik dostların arasında oluşan mesafeyi daha da açar. Maalesef nice yazar ve çizer, yazdıklarıyla değil dostları bir araya getirmek ayrılığı körüklüyor. Çoğunun kaleminden mürekkepten ziyade kan damlamaktadır. Bu tipler birilerinin değirmenine su taşıyor sadece. Ateşe odun atmakla meşguller. Keşke böyleleri yangına körükle gideceklerine hiçbir şey yapamıyorlarsa susmayı deneseler çok hayırlı bir iş yapmış olurlar. 

İşin bir başka yönü, sorunu veya kırılganlığı artıran; kırgın dostların, dostlarına yapılan saldırılara sessiz kalması. Bu da dostları fazlasıyla yaralar. Halbuki kendileri lehine tarafgirlik yapanlara "Hey! Siz de kim oluyorsunuz? Siz kime laf sokuşturuyorsunuz? Yerinizi, yetkinizi ve haddinizi bilin. Bugün benden görünerek eleştirdiğiniz kişi benim kadim dostumdur. Kadim dosttan düşman olmaz. Bakmayın şu aralar bizim birbirimizden uzak kaldığımıza. Biz bir araya gelemesek bile eski dostun aleyhinde olmayız. Onun kuyusunu kazmayız. Evet kırgınız birbirimize. Ben onu kırdım, o da beni. Bir gün gelir biz o kırgınlığımızı izale ederiz. Bir iş yapacaksanız yapıcı olun. Kızacaksanız ikimize birden kızın. Bunu beceremiyorsanız bizim adımıza racon kesmeyin. Bu sizin haddiniz değil" demeyişleridir. Halbuki böyle deseler yeniden birbirlerinin gönlünü kazanabilirler. Ama yapmıyorlar ve sessiz kalıyorlar. Demek ki bu tarafgirlikten memnunlar o zaman. Kusura bakmayın ama bu yaptığınız kendinizi bitirir. Biriniz biterken diğeri ayakta kalmaz.

Son söz, mademki sıkıntılarında dostlar birbirlerine destek olma yerine sessiz kalmayı tercih ediyor. Bırakın sessiz kalsınlar. Zaman her şeyin ilacıdır. Bu durumda kırgınların her birinin etrafında saf tutmuş kişiler de sussun. İnanın bu sessizlik yazıp çizmenizden ve konuşmanızdan daha iyidir. Yazıp çizecekseniz tarafgir olmayın. Gerekirse her ikisine birden tavır alın. Bu durumdan hoşnut olmadığınızı belli edin. Yani dostların sessizliğinde sessiz kalarak sessizliğe ortak olun. Sessiz kalmayacaksanız gölge etmeyin.


*20.05.2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.