6 Mayıs 2019 Pazartesi

Oruç Adam *

Ben ramazan başlıyor, on beş-on altı saati aşan bu uzun günlerde nasıl oruç tutacağım, acaba zorlanır mıyım psikolojisini yaşadığım bir ortamda Kocaeli Gölcükte 52 yaşında market çalıştıran Osman Ay isimli esnafın gazetelere yansıyan haberi gözüme ilişince kendimden utandım.  Haberi okumayanlar için kısaca değineyim. Osman Bey, oruç tutulması haram olan Ramazan Bayramının birinci ve Kurban Bayramının dört günü hariç yılın 360 gününü oruçlu geçiriyormuş. Önceleri sadece recep, şaban ve ramazan aylarında üç aylar orucunu tutan Osman Bey, sağlığında herhangi bir sıkıntı görmeyince bu ibadeti yılın diğer günlerine de taşımış ve bu kesintisiz orucunu da 31 yıldır devam ettiriyormuş.

Oruç tutarken zaman zaman zorlandığını fakat hiç sağlık problemi yaşamadığını, oruç tutmayı herkese tavsiye ettiğini, orucu Allah için tuttuğunu, uzun ve sıcak günlerde Allah’ın bir kolaylık verdiğini söylüyor Oruç adam. Oruç adam diyorum. Çünkü marketin önünden geçenlerin “Oruç tutan abi sen misin” deyip şaşırıyorlarmış. Kim şaşırmaz ki! Dile kolay 31 yıldır oruç tutuyor. Orucun kendisi olup çıkmış. Bu arada oruç tutan insanlara tavsiyelerde bulunmayı da ihmal etmiyor Osman Bey: “Ben her zaman insanın kendi doktorunun, diyetisyeninin kendisi olacağını söylerim. Çünkü Rabbim insana taşıyamayacağı bir yük yüklemiyor. Peygamber Efendimiz, ‘Oruç tutun, sıhhat bulun’ diyor. İnsanın vücudunun  zekatı da oruçtur. Ben hep insanlara nefsinizi köreltecek kadar yemek yemeyin, aşırıya kaçmayın diyorum.”

Hayatı oruç olan Osman Bey’i burada konu edinmemin sebebi Osman Bey’in örnek alınması değil. Kimseye de tavsiye etmem ama tebrik edemeden de geçemiyorum. Nefsini köreltmiş iyice. Her kişi yapamaz bunu. Hele ramazan orucu dışında oruç tutmak daha bir zor olsa gerek. Kendim böyle tüm yılı oruçlu olarak geçiremediğim gibi başkasının da tutmasını istemem. Zira dinimizde böyle bir uygulama yok. Peygamberimiz bile üç aylarda oruç tutmayı sıklaştırmakla birlikte ramazan orucu dışında bazı günler diğer insanlar gibi yiyip içmiş. Bir diğer uygulama ise Hz Davut peygamberin orucudur ki “Savm-ı Davut” diye geçer. O da gün aşırı oruç tutar; bir gün oruç tutar, diğer gün tutmazmış. Yani yılın altı ayını oruçlu geçirirmiş. Osman Bey maşallah kimseye nasip olmayacak şekilde bir rekora koşuyor. Herhalde kendi rekorunu kendi egale eder. Öyle zannediyorum türünün son örneğidir. Ne diyeyim Allah Osman Bey’e güç-kuvvet, sıhhat versin.


Gelelim bana. Bu yazımda Osman Bey’i konu edinmemin sebebi daha oruç gelmeden nefsimin “Ramazan! Oruç yaklaşıyor, günler de çok uzun, nasıl tutacaksın? Zorlanmayacak mısın” şeklinde bana vesvese vermesi. Osman Bey’i görünce “Toru topu bir ay oruç tutacaksın, daha başlamadan kendini yiyip bitiriyorsun. Bak Osman Bey’e tüm yılı oruca hasretmiş. Üstelik senden de 4 yaş küçük. Büyüklüğünden utan. Bir Osman Bey’e bak, bir de kendine. Senin tuttuğun orucun Osman Bey’in tutuğunun yanında esemesi mi olur” dedim ve kendimi ramazan orucu tutmaya motive ettim. Zaten bendeki psikolojik bir durumdu. Her ramazan geldiğinde memurların pazartesi sendromu yaşadığı gibi oruç başlarken ben de yaşarım. Oruç tutmaya başlayınca nefsimin gözümde büyüttüğü kadar değilmiş diyorum.

Bize daha doğrusu bana oruca başlamak ilk başlarda zor ve güç gibi gelse de Osman Bey’e de herhalde oruç tutmadığı o beş gün zor geliyordur. Nasıl geçecek bu beş gün diye kara kara düşünüyordur. Okuduğum kadarıyla Osman Bey durumundan memnun. Öyle zannediyorum hanımı da bu durumdan çok memnundur. Çünkü kahvaltı ve öğle yemeği derdi yok.

* 11/05/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

5 Mayıs 2019 Pazar

Ramazan Boyunca Ben Ramazan

*Elimden düşürmediğim telefonun saati yetmezmiş gibi koluma bir saat takacağım.

*İftara ne kadar kaldı diye durmadan bir telefona, bir kolumdaki saate bakacağım.

*İşimden arta kalan zamanımda vurup kafayı uyuyacağım. Uyuyabilecek miyim? Zor mu zor! Çünkü nasıl ki aç ayı oynamazsa karnım zil çalarken uyuyabilir miyim? Zor olsa da sağa-sola dönüp uyumaya çalışacağım. Uykumun gelmesi için akşama yiyeceğim yemekleri gözümün önüne getirmeye hatta hayali de olsa yemeye çalışacağım.

*Akşama yiyeceğim yemeği gözümün önüne getirmek için öncelikle eşime "İftarda ne var" diye sorup menüyü öğreneceğim. Sorduğumu bir daha soracağım. Eşim az önce sordun, söyledim dese de yine tekrar tekrar soracağım.

*Orucu tamamen uykuya tutturmasam da gündüz uyumaya çalışacağım.

*Biri iftara davet eder de ulaşamaz diye cep telefonumu hiç yanımdan ayırmayacağım. Gelen her bir teklifi tereddütsüz değerlendireceğim.

*Mümkün değil de kimseye, hiçbir şeye kızmayacağım.

*Zor olsa da kimse hakkında kötü düşünmeyeceğim.

* Az konuşmayı deneyeceğim. Bunun yerine konuşanlara kulak vereceğim. (Becerebilirsem ilk olacak). 

*Ölmüş kardeşimin etini yememeye çalışacağım.
*Kendimi işime aşıma vereceğim.

*Kimseyi eleştirmeyeceğim.

*Çevreme pozitif enerji vermeye çalışacağım.

*Pide almaya oğlanı göndereceğim. (Belki de en zoru)

*İftar ve sahur programlarını hiç izlemeyeceğim. (Belki de en riayet edeceğim bu)

*Faydası olmayan gereksiz tartışmalardan uzak duracağım. Zaten konuşacak takadim olmaz.

*Oruç tutmayanları gördüğümde onlara kızmayacağım. İnşallah bir gün önemini kavrarlar ve oruçlarını tutarlar diye dua edeceğim.

*Herkesin oruç veya oruçlu göründüğü ortamlarda alenen yiyip içenlere buğzedeceğim.
 
*Beklemekten usanıp vakit geçiremezsem park, bahçe vb. yerlere dolaşmaya çıkacağım.

*Park, bahçe, ev, okul nerede bir boş vakit bulsam, yalnız kalsam, açlığım bana fırsat verirse tüm dert, düşüncelerimi ve gözlemlerimi bana sabredecek olan sayfalara dökeceğim.

*Eve lazım olan alışverişi yapmamak ve markete gitmemek için kırk dereden su getireceğim.

*Elimden geldiği ve yapabildiğim kadar ibadetlerimi yerine getirmeye çalışacağım.

Bakalım oruç ramazan mı yaman yoksa ben  Ramazan mı? Bekleyip göreceğiz.

"Böyle Göster Adaletini! *

Kocakarı ile Ömer hikâyesini bilmeyenimiz yoktur. Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy, bu hikâyeyi, şairliğini konuşturarak güzel bir şekilde işler. Okumayanlara öneririm. Burada kısaca bu hikâyeden bahsetmek istiyorum:

“Hz Ömer, herkesin derin bir uykuya daldığı, mışıl mışıl uyuduğu soğuk bir gecede, şehri kolaçan etmek için çıkar. Her evin önüne gelerek içeriden ses gelip gelmediğini dinler. Bir müddet sonra gece karanlığında yanına gelen Hz Abbas ile beraber evleri tek tek kontrol eder. Şehrin çıkışında bir çadıra gözleri ilişir. Çadırın dışında biraz bekleyip ses seda var mı kontrol ederler. İçeriden ağlama seslerini duyan Hz Ömer, içeriye girerek “Çocukların niçin ağladığını, ocakta ne olup olmadığını sorar. Ocak başındaki yaşlı kadın  “Çocukların açlıktan ağladığını, ocakta bir şey olmadığını, yemek pişti pişecek diyerek çocukları oyaladığını söyler. Anlatılanlardan kadının kimi kimsesi ve yiyecekleri hiçbir şeylerin olmadığını, yetimlerle bir başına kaldığını öğrenen Ömer, “Bu durumu halifeye niçin arz etmediğini” sorar. Kadın “Dilerim ki o Halife Ömer daha dünyada iken bulsun ahirette de elim yakasından kopmasın" der. Edilen beddua karşısında şok geçiren Hz Ömer, “Teyze, Ömer’e niye beddua ediyorsun? Bu işte onun ne günahı var” deyince kadın: “Ben şu ihtiyar halimle iki günden beri gece gündüz demeyip yetim avuturken o nasıl rahat yatağında uyuyabilir? O, Müslümanların reisi, baş bekçisi değil mi? Bizler evvela Allah'a sonra da onun eline emanetiz. Gelip de benim halimi nasıl sormaz? Müslümanların reisi olmayı böyle kolay mı sanıyor?" deyince Ömer: “Doğru söylüyorsun; ama zavallı Halife'nin işi bir iki değil ki. Kim bilir başını kaşıyacak kadar bile boş zamanı yoktur. Hem sen gidip derdini anlatmadıktan sonra o senin halini bilmez ki…” der. Kadın “Mademki dertlilerin derdini zamanında haber alıp çaresine koşmayacaktı, zamanında Halife olmayı, Müslümanların başına geçmeyi niçin kabul etti? Böyle çürük bir mazereti hiç dinler miyim ben? Zavallının işi çokmuş!” der.

Hz Ömer tek kelime etmeden gecenin karanlığında hazineye gelir. Bir un çuvalını sırtına yüklenir, yağ tenekesini de Abbas’a verir. Yolda giderken Ömer, Abbas’a: “Ya vakti ile Hilafeti yüklenmemeliydim. Yüklendiğime göre idarem altındaki tek tek her ferdin huzur ve emniyetini düşünmek zorundayım. Dicle kenarında otlayan bir koyunu kurt kapsa, ilahi adalet onu Ömer'den sorar. Şu yaşlı kadın ve avuttuğu yavrular kimsesiz kalır; sorumlusu Ömer'dir. Bakımsızlık ve sefaletten bir ev çökse vebali Ömer'in omuzlarındadır. Talihsizlik neticesinde yere bir tek damla kan aksa, o kan damlası coşkun bir derya olup dalgaları ile Ömer'i yutar. Kırgın gönüllerin öfke şimşekleri Ömer'in başına boşalır. Bütün matemlerin gözü göze göstermez, dumanlarında boğulacak olan da Ömer'den başkası değildir” şeklinde dertlenir. 

Hızlı bir şekilde çadıra geri gelir. Tencereye önce yağı, ardından unu dökerek yemek yapmaya başlar. Bu arada sönmeye yüz tutmuş ateşi de üfleyerek yakar. Yemek piştikten sonra yetim çocukları elleriyle doyurur. Tüm bunları seyreden kadın “Dilerim ki yüce Allah tez elden seni Hz. Ömer'in Halifelik makamına oturtsun. Oraya Ömer'den çok sen yakışırsın” der. Çünkü kendisine yardım edenin Ömer olduğunu bilmiyor. Halife ayrılırken “Yarın  makama gelerek kendisine maaş bağlatacağını söyler. Kadın gelir, kendisine ilk maaşı verilir. Kadın, halifenin Ömer olduğunu anlar. Affettin mi Ömer’i, beddualarını geri alıyor musun deyince kadın, hiç istifini bozmadan: "İşte böyle göster adaletini eline bakan bütün Müslümanlara karşı" cevabını verir.“

Niyetim, kocakarı ile Ömer arasında cereyan eden hikâyeye kısaca değinip sadede gelmekti. Günümüzde amme adına iş yapan, bir cemaat ve tarikatın başında olan, ülkeyi yöneten veya ülkeyi yönetmeye aday olan kim olursa olsun, her birinin, başında olduğu kitleye karşı sorumlulukları vardır. Cemaat, tarikat, ana muhalefet, STK'ların kendi üye, bağlı ve sempatizanlarına karşı sınırlı sorumlulukları varken ülkeyi yönetenlerin sorumlulukları ise daha büyüktür. Hemen hemen her alanı kapsar.

Bir cemaat veya tarikat mensubunun yaptığı olumsuz bir hareket eleştirilince birileri "Efendim, Bu yapılanları efendi hazretleri onaylamaz. Haberi olsa müdahale eder" der. Ülkede bir şeyler düzgün gitmez, halk bazı durumlardan hoşnut olmaz veya iktidarı yöneten partinin teşkilatlarında bir sıkıntı olur ya da devlet başkanının, birlikte çalıştığı ekibiyle ilgili tasvip edilmeyen yönler var. Bu ve benzeri durumları eleştirirsen yine birileri "Efendim, liderin bu durumlardan haberi yok, lidere iletilmiyor. Liderin etrafı çar çakal ve menfaatçiler tarafından kuşatılmış durumda. Başkan bunları bilse müdahale eder" der. Genelde duyduğumuz mazeretler bunlar. Bu mazeretler doğru da olabilir. Gerçekten liderden saklanıyordur. 

Olumsuzlukların liderden saklanması, liderin sorumluluğunu kaldırıp lider masum olur mu? Bence liderin sorumluluğu bitmediği gibi bu durum aynı zamanda zaaf göstergesidir. Lider ya da devlet başkanı, ülkede ne olup bitiyor, insanların durumu ne, ne tür sıkıntıları var, her konudan haberdar olmak ve bunları çözmekle yükümlüdür. İşi çokmuş, hangi işe yetişecekmiş, derdini anlatmayana devlet başkanı ne yapacakmış gibi şeylerin hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Zira bu konuda hiçbir mazeret kabul edilmez. Çünkü kocakarı ile Hz Ömer arasında geçen hikâye, devlet başkanlığı yapanların kulağına küpe olmalıdır. Madem her şeyden haberi olmayacak, çoğu şeye yetişemeyecekse kocakarının Ömer'e dediği gibi o zaman niye devlet başkanı oldu? Devlet başkanlığının kolay olduğunu kim söyledi? Ekibi kendisine birçok şeyi haber vermiyor, gizliyorsa o zaman o ekibi yanında niçin tutuyor? Niçin güvenilir ve ehil bir ekiple yoluna devam etmiyor?  Bir lideri batıran kendisinden faydalanan çevresi olur.

Devlet başkanlığı, başlı başına sorumluluk isteyen bir makamdır. Ömer'in dediği gibi "Kenarı Dicle'de bir kurt aşırsa koyunu/Gelir de adli ilahi sorar Ömer'den onu". Düşünün ki laftan ve sözden anlamayan, vahşi kurdun kaptığı koyun bile devlet başkanından sorulacaksa, varın öbür tarafı siz düşünün. O zaman ülkeyi yöneten devlet başkanının, bir şeylerden haberi olmama gibi bir lüksü olamaz. Her şeyden haberi olacak, olaylara yerinde ve zamanında müdahale edip sorunlara çözüm bulacak. Önce etrafına, sonra ülkeye hâkim olacak. Eli her yere uzanacak. Yoksa bu dünyada gözden düşüp kaybeden olduğu gibi öbür dünyada da hesabı ağır olur.

*17/05/2021 tarihinde Barbaros ULU adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.