5 Mayıs 2019 Pazar

Golan Tepeleri ve Koltuk

Başlığa bak hizaya gel! Ne alakası var Golan Tepesi ile koltuğun? Alaka kurmak zor görünüyor. Ama ben deneyeceğim. Biliyorsunuz, bir şeyi daha iyi anlatmak için bazen kıyasa, bazen teşbihe başvururuz. Bazısı cuk otururken bazısı da işitenlere ne alaka dedirtir. Bakalım aralarında bir bağlantı var mı? Şayet başarılı olursam bu vesileyle dünyanın en iyi kıyasçısı veya teşbihçisi olacağım.

Malumunuz Golan Tepeleri Suriye toprağıdır. Altı gün süren Arap-İsrail Savaşında İsrail tarafından 1967 yılında işgal edilmiş, 1981 yılında da yine İsrail bu toprakları ilhak ettiğini açıklamıştır. ABD başkanı 25 Mart 2019 günü "Golan Tepeleri üzerindeki İsrail egemenliğini resmen imzaladı. Yani bu topraklar senindir, dilediğin gibi kullan dedi. Dünya "Ama bu haksızlık, hak gasbıdır. Bu topraklar Suriye'nin toprağı" dese de durum aynen böyle. Ne ABD ne de şımarık çocuğu İsrail yükselen seslere kulak kabartmaz. İşgalci denmesinden de gocunmaz. Çünkü yaşam ve gelecekleri işgal üzerine kurulu. En fazla sesini çıkarması ve savaş ilanı sayması gereken toprağın esas sahibi Suriye'nin sesini çıkaracak takadi yok. Çünkü bir iç savaşla cebelleşiyor yıllardır. Bırakın Golan Tepelerini geriye kalan mevcut toprağını koruyabilse yeter. O zaman geriye İsrail'in 67'de işgal ettiği Golan Tepelerini tepe tepe kullanması kalıyor.

Anlayacağımız Golan Tepeleri Suriye'nindi. İsrail işgal etti. 67'den beri elinde tuttuğu bu toprakları üzerine vazife olmayan ABD, "Bu topraklar senin, haydi dilediğin gibi kullan" diyerek İsrail'e yeni bir lütuf bahşetti.

Şimdi gelelim koltuk meselesine. Malumunuz 2014 yılında çıkarılan bir kanunla Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde görev yapan milli eğitim müdürleri, milli eğitim müdür yardımcıları "Eğitim uzmanı" ünvanıyla görevlerinden el çektirildi. Yerlerine yenileri görevlendirildi. Ardından okullarda okul müdürü, müdür başyardımcı ve müdür yardımcısı olarak görev yapanlardan görevinde dört yılını dolduranların yöneticilik görevi yine kanun marifetiyle sona erdirildi. Gerekçe, okul yöneticilikleri öğretmenin adli görevi olmaması. Yeni atanan milli eğitim müdürleri ve beraberinde iki şube müdürü eliyle dört yılını dolduran okul yöneticileri geriye dönük objektiflikten uzak değerlendirmeye tabi tutuldu. Çoğu yönetici sınıfı geçemedi. Boşalan koltuklara mülakat yoluyla yeni yöneticiler seçildi ve okullara bir plan çerçevesinde görevlendirildi.

Binlerce okul yöneticisinin kellesini alan ve yenilere koltuk açan görevlendirme milli eğitim müdürleri, görevlerini kusursuz ve layıkıyla yapmalarının sonucunda görevlerine asaleten atanarak ödüllendirildiler. Yani koltukları sağlamlaştırıldı.

Dört yıl önce binlerce yöneticinin koltuğundan edilerek yerine mülakat yoluyla gelen yöneticiler de okullarda 4.yılını doldurdu. Hatta 5.yıla sarktılar. İşte bu yöneticiler şimdi okullarında ikinci dört yıl veya başka okullarda dört yıl daha görevlendirilmek üzere yeniden yöneticiliğe başvurdular. Çoğu okulunda kalacak görünüyor. Çünkü yerini tercih edenlere ilave dört puan veriliyor.

Şimdi gelelim sadede... Golan Tepelerinin İsrail'e verilmesiyle 2014 yılında okul yöneticilerinin yerinden edilerek boşalan koltuklara kritersiz yönetici seçilmesi arasında fark var mı? Sizi bilmem ama bana göre fark yok. Her ikisinde de hak ihlali var. Birinde İsrail'in olmayan toprağı ABD, İsrail'e veriyor. Öbüründe sınavla gelmiş ve hak etmiş, haklarında ihlal ve ihmalden soruşturma açılmamış kişilerin elinden koltukları alınarak sınava girmemiş başkalarına veriliyor. Bu iki olayın tek farkı İsrail savaşarak kanla almış, diğeri ise kanun marifetiyle kansız olmuş.

Çok insafsız bir benzetme olmuş, sapla samanı karıştırmışsın, okul yöneticilerini sömürgeci ve işgalci İsrail'e benzetmişsin diyebilirsiniz. Saygı duyarım. Fakat mesele bir hak ihlali, bir yere birilerine çelme takılarak gelinmiş, birilerinin mutsuzluğu üzerine mutluluk kurulmuşsa bence arasında fark yok. Ayrıca hak ihlalinin büyüğü, küçüğü, kanlısı, kansızı olmaz. Her ikisinde de gücün yanlış kullanılması var. Biri gücüne güvenerek bu işi saldırarak yapmış, diğeri kanunun arkasına sığınarak yapmış. Her ikisinde de hakkın bitinden alınıp diğerine verilmesi var. Bu iki fiili durum yasal olabilir ama asla meşru olmaz, etik ve ahlaki değildir. Düpedüz bir hak gaspıdır.

Doğu Toplumlarında Eleştiri Kültürü

Bana Doğu toplumu içerisinde mi yoksa Batı toplumu içerisinde mi yer almak istersin dense Batıda yaşayan bir Doğulu olmayı tercih ederim. Neden derseniz? Doğu toplumu olmak zor gerçekten.
*Eleştiri kültürü gelişmemiştir. 
*Eleştiriye açık değildir. Kazara biri eleştirmeye kalkınca başımızdan kaynar sular dökülmüş gibi hissederiz kendimizi. Bakmayın siz ben eleştiriye açığım dediğimize.
*Eleştiriye cevap verme gibi bir lüksümüz yoktur.  Eleştirisinden ziyade eleştirenin niyetini okuruz. Üzerinde algılar oluşturarak saldırıya geçeriz. Düşman ilan eder, en hafifinden dışlarız.  Gücümüz yeterse işinden aşından eder, ekmeğini keseriz.
*Hoşnutsuzluk dile getirilemez. Çünkü yapılması gereken yapılmıştır. Olana veya dayatılana razı olacaksın. Herkesin bildiğini alenen dile getirmeyeceksin. Kol kırılıp yen içerisinde kalacak. Sağır sultanın duyduğunu "Kral çıplak" demeyeceksin. Dersen hain, nankör olursun. Kapalı kapılar arkasında söylenenler alenen söylenmez. Çünkü ne olur ne olmaz. Kazara biri çıkıp "Kral çıplak" dese yalnız kalır. Söylediğine söyleyeceğine pişman olur.
*İyi gitmeyen bir şey varsa kapalı kapılar ardında eleştirilir, hoşnutsuzluk dile getirilir. Ortama çıkınca herkes halinden ve ortamdan memnunmuş gibi bir görüntü sergiler.
*Her şeyi göze alıp içeriden biri eleştiri yapmaya kalkınca hain, eleştiri camianın dışından gelirse o kimse düşman ilan edilir.
*Eleştir yapmaya kalkan kişi fanatik taraftarların önüne atılır. Boğdurulur.
*Ülkenin veya camianın başına olumsuz bir şey gelirse bizden kaynaklanan bir hata var mı diye yüzleşilmez. Dış saldırı var denir. İhale dışarıya kesilir.
*Düşmansız veya rakipsiz yaşanmaz. Mutlaka bir düşman veya rakibimiz olur. Yoksa icat ederiz. Sevenlerimizi düşman veya rakiplere karşı doldururuz. Kendi yaptığımızdan ziyade rakipleri kötüler veya eleştiririz.
*Eleştiren, eleştirel yaklaşanlar veya yapıcı eleştiri yapanlar layık olsalar bile herhangi bir makam veya mevkiye getirilmez. İstenen muti ve uyumlu tiplerdir.
*Yeni ve farklı düşüncelere açık değildir.  Eski köye yeni âdet getirilmez. Klasik ve yerleşik düzen dışına çıkılmaz. Yenilik ve gelenek çarpışması olursa gelenek daima baskın çıkar. Farklı görüş ve fikri savunanlar bir kaşık suda boğulur. Halkta karşılığı varsa konuşması engellenmeye çalışılır. En hafifinden sapık ilan edilir, ötekileştirilir.
*Rakibimizin veya başka söz söyleyenlerin sözünde doğruluk payı olabileceği düşünülmez. Tek doğru kendi savunduğumuz fikirdir. Başkasının görüşünün doğru olduğunu kabullenmek savunduğumuz fikir veya görüşten taviz vermek anlamına gelir. Kimse bizim görüşümüzü çürütemez.
*Fikir ve düşünce, halkın ve aydınların içerisinde kendiliğinden oluşmaz. Yukarıdan dayatılır. Yukarı bizim için en uygun olan görüşü bulur ve ilan eder. Bize düşen, dayatılan görüşün taraftarı olmaktır.
*Hiçbir şey suhuletle tartışılmaz. Yangına körükle gidilir. Çünkü fikirlerin tartışılmasından hakikatın ortaya çıkması istenmez.
*Eleştiri kültürü olmayınca gelişme olmaz., kayma değer üretilmez. Mevcut halimizden daha da geriye giderek yaşamaya devam ederiz.
*Bizi hayata bağlayan ve belki de yaşama sebebimiz Necip Fazıl'ın dediği gibi düşmanımızın hızıdır:
Ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın;
Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın!..

İşte Şimdi Yandın Ramazan!

56 yaşındayım. İhtiyar sınıfına girmiş olsam da çok ihtiyarladığımı kabul etmeyen birisiyim. Kendimi orta sınıfın biraz ilerisi kabul ediyorum. Cuma günü başıma gelenden sonra ihtiyarladığımı kabul etmeye başladım. Nedenini öğrenince siz de hak vereceksiniz.

Cuma günü pazar ihtiyacını karşılayıp ardından cuma namazına gideyim planı yaptım. Abdestimi aldım. Pazara giderken bir düşüncedir aldı beni. Acaba ayaklarımı yıkadım mı diye. Düşün, taşın bir türlü ayaklarımı yıkadığımı aklıma getiremedim. Eskiden olsa aklıma böyle bir şüphe gelse düşünür düşünür, ayaklarımı lavaboya kaldırdığımı ve yıkadığımı çıkarırdım. Baktım olmayacak, işin ucunda abdestsiz namaz kılmak da var. Pazar dönüşü tekrar abdest aldım. 

Abdest aldıktan sonra kendi kendime işte şimdi yandın Ramazan dedim. Artık ihtiyarlık sınıfına girmiş, ihtiyarlığın özelliklerini üzerimde taşımaya başlamışım. Unutuyorum artık anlayacağınız. Daha düne gelinceye kadar ihtiyarladığımı kabullenmekte zorlansam da durum bu. Gerçekler acı maalesef... Belki de bu, daha iyi günlerim. Beterin beteri var. Bir gün yataktan uyandığımda yanımdaki eşime "Sen de kimsin" deme durumum da ortaya çıkabilir, kıldığım namazı bir daha kılabilirim.

Şöyle geriye dönüp bir bakıyorum. Hey gidi günler diyorum. Hafızasına çok güvenen; duyduğunu ve gördüğünü unutmayan, etrafın iyi hafızan var demesiyle havalara giren Ramazan şimdi iki defa abdest alıyor. Herhangi bir meselede "Siz bunu yanlış hatırlıyorsunuz, aradan yıllar geçti, unutmuş olabilirsiniz" diyen biri olduğunda rica ederim. Değil o dediğini unutmayı; ben, 1974 yılında 4.sınıf öğrencisi iken ablama dünürcü gelen eniştemin ağabeyinin dişi sızladığından dolayı suyu ne şekilde içtiğini bile hatırlıyorum derdim. (Suyu normal su bardağı ile değil de abdest ıbrığının ülüğünü ağzının içine alarak içmişti.) Ya şimdi? Az önce aldığım abdestin üzerine bir abdest daha alıyorum. Hey gidi Ramazan! Sen ki ortaokul ve lise arkadaşlarının dört rakamlı sınıf numaralarını hala biliyorum diye övünüyorsun. Şimdi düştüğün duruma bak! (Bir ara sınıf arkadaşlarımdan biri ile çarşıda oturup çay içtik. Kuru yemiş alacakmış. Kalkıp bir dükkana girdik. Yapacağı alışverişi yaptı. Ardından ödeme için kredi kartını uzattı. Arkadaşım kartı verdikten sonra dükkândaki ürünlere göz gezdirmeye başladı. Dükkan sahibi "Şifrenizi girer misiniz" dedi. Bizimkinin kulağı biraz ağır duyduğu için duymadı. Dedim bunun şifresi okul numarası olabilir. Onun yerine şifresini ben girdim. Şifre okul numarasıymış.) 

Hali pürmelalim bu. Sanırım niçin yandığım anlaşılmıştır.