22 Ocak 2019 Salı

Münacatımız Ona Olsun! *

Üç günlük dünyada insanın başına gelmeyen kalmıyor. Ne de olsa imtihan dünyası. Bu kazana girip terlemek hatta yanmak da var. Çünkü imtihanı kazanmak kolay değil.

İnsanoğlu, başına gelen problemleri önce kendi çözmeye başlar. Boyunu aşınca eşini, dostunu devreye koymaya çalışır. Tüm tanıdıklar ve iş yapacaklar sırtını dönünce ve kapılar tek tek yüzüne kapanınca kendi derdiyle baş başa kalır insan. Aslında yalnız değildir. Yaradan’ı vardır her daim yanında. 7/24 açıktır bu kapı. Hacet kapısıdır bu makam: Protokol yok, mesai bitti yok, araya birini koymaya gerek yok. Kapıda girmene engel kapıcı yok; niçin geldin, yeni mi aklına geldi, çık dışarıya diyen yok. Bugün yoğunum, randevu al, dilekçe bırak diyen yok; derdini tam anlatamadın, ne demek istediğini anlamadım diyen de yok. 

Merhamet kapıları açık; yeter ki kulum istesin, derdini bana açsın diyen biri var her yerde. Üstelik sana senden yakın. Çünkü şah damarından daha yakın.  Tipine, boyuna postuna bakan biri değil. İstediği tek şey kapısına gelmen, kendisini hatırlaman... Bunun için saatlerce yol yürümene gerek yok. Yapacağın tek şey bulunduğun yerde samimi bir şekilde ellerini açman; suçunu/derdini itiraf etmen ve pişmanlık duymandır, bir daha yapmamaya söz vermendir. Kapına geldim, dertliyim, derdimi sadece sana açıyorum, kurtar beni bu badireden; bana sabır ver, benim için başka kapı aç diyorsun. Bunu ister sesli, ister sessiz yap; ister hecele, ister kekele, ister kelimeleri yut. Problem değil. Zira halden anlayan biri var karşında. Ne halin varsa gör demez. O seni her daim dinler ve cevabını üç şekilde olur. 1. Evet der, istediğini verir. 2. Hayır der, daha iyisini verir. 3. Bekle der, en iyisini verir.

Duanın/tövbenin kabulü için yapacağın tekrar tekrar ısrar etmek ve duanın kabulü için acele etmemektir. Duana başkasını da katmaktır, hayırlısını istemektir, beklemektir. Zira bu kapı kapanmaz, bu kapıda karamsarlığa yer yok, ümitler tükenmez burada. Bir bakmışsın derdin bitmiş, isteğin kabul olmuş, korktukların gerçekleşmemiş. Bundan haberin bile olmaz. Yeter ki sen beklemeyi, istemeyi bil. Bu aşamada ve hiç asla isyanı düşünme. Çünkü pişeceksin. Bir samimiyet sınavındasın. Sınavı kurallarına göre oynayacak ve sonucunu ona havale edeceksin. Çünkü seni senden daha iyi tanıyan biridir o. O asla seni, sana ve başkasına bırakmaz. Ona, gücüne ve merhametine güvenerek bekleyeceksin. O sana mutlaka bir çıkış yolu gösterecektir.

İstediğini ve gönlünden geçeni vermezse hayırlısı bu imiş deyip sonucuna katlanacaksın. Zira bu dünyada kaybetmek, ahireti de kaybetmek anlamına gelmez. Burada kaybeden ötede güler. Mühim olan orada kazanmak değil mi? Son gülen iyi güler. Yeter ki sen dertlerinle pişmeye devam et. 

Başına gelenleri de başkasından değil, kendinden bil. Çünkü insan yapıp ettiklerini yaşar. Derdini de başkasına değil, sadece ona aç.

*15/02/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Oyuna Başlamadan Zırıldamak ***

Girdiği her seçimi kaybeden bir zihniyet var ülkemizde. Seçim kaybetmekte uzman olmaya uzman. Ama bir uzmanlık alanı daha var: Seçim sonuçlarına şaibe karıştırmak. Bu konuda seçmenine "Aslında biz seçimi kazanmıştık ama sahte oy kullanıldı...mühürsüz zarf ve oy pusulası kullanıldı...seçim sandığında bizim müşahidimiz ve görevlimiz yoktu...seçimi biz kazanmamıza rağmen sonradan değiştirildi..." mesajı vermek istiyor. Yani başarısızlığına kılıf hazırlayarak seçmeninin kızgınlığını kazanana kanalize etmeye çalışıyor. Bunu bir seçim değil, her seçim böyle yapıyor.

Adı geçen zihniyet, bu seçim işi daha sıkı tutuyor. Bu sefer işe seçim öncesinden başladı: "Sahte seçmen kaydediliyor, 165 yaşında bile seçmen kaydetmişler...Suriyelilere oy kullandıracaklar...mükerrer seçmen kaydı var...seçimin güvenilirliği yok...güvenmiyoruz" gibi.

Anadolu'da yenile yenile güreşe doymayan ve hep kaybeden ama kaybederken sesi gür çıkan, ortalığı velveleye veren kişiler için halk dilinde zırlamak kelimesi kullanılır. TDK bu kelime yerine zırıldamak kelimesini kullanmayı tercih eder ve "Sürekli bir şekilde söylenerek hoşnutsuzluğunu belirtmek...Durmadan ağlamak...Kendi kendine söylenmek" anlamlarını verir sözlüğünde. Bu zihniyetin yaptığı da bundan ibarettir. Hep itiraz, ağlama, sızlanma, şikayet, mazeret, gerekçe, savunma... Minareyi çalmış, durmadan kılıf uyduruyor maşallah!

Bu ülkede seçimlerin ne şekil yapıldığını bilmek için illa siyaset yapmak gerekmez. Oy vermek için sandığa giden seçmen olmak bile yeterli. Çünkü seçimlerin ne derece ciddi bir ortamda yapıldığını seçmen de görür, en az beş kişiden oluşan sandık başında görevli olanlar da. 

Şimdiki tartışma seçmen listeleri üzerinden yapılıyor. Yapılan tartışma ve ithamlar üzerine YSK, açıklama üstüne açıklama yapıyor. Ama yeterli görülmüyor. Çünkü bir güvensizlik hakim. Halbuki seçmen listelerine bir göz atıldığında seçim kurullarının liste hazırlamada ne kadar özen gösterdiklerini anlar. Hangi sandıkta kaç seçmen var, TC no ve adresiyle birlikte kayıtlı. Hatta bazı seçmenin karşısında "Falan sandıkta görevli olduğu için bu sandıkta oy kullanamaz" notunu bile düşmüş. Seçmen listelerinde bazen teknik hatalar olmuyor mu? Pekala olabiliyor. Mesela 165 yaşında biri seçmen listesine kaydedilmiş. Bu ülkede 165 yaşına kadar yaşayan birini bugüne kadar gördünüz mü siz? Kişinin ölümü, ailesi tarafından nüfusa bildirilmemiş, bildirilmeyince kayıtlara göre kişi hala yaşar görünür, haliyle de seçmen kütüğünde de yer alır. Sahtekarlık yapacak olan, herhalde 165 yaşında birini kütükte göstermez. Bunun yerine makul bir yaşı kütüğe kaydettirir. Bunun bariz bir hata olduğunu bilmemek için birinin aklından zoru olması veya öküz altında buzağı arayan biri olması ya da sazan gibi atlayan biri olması lazım. Niyet halis olmayınca veya kişinin kendisi nasılsa karşı tarafı öyle görüyor. Bunun açıklaması bu.

Vatandaşın tek umudu siyaset, bu şekilde ayaklar altına alınıyor. Milletin kafasına şüphe tohumları ekiliyor. Paranoyak bir hal aldı bu durum. Birbirimize, kurumlarımıza güvensizliğimiz tavan yapmış durumda. Merak ediyorum güvenmediğimiz seçime niçin giriyoruz? Haydi kurumların başını tutanlar taraflı diyelim. Bir zihniyet kendi sandık görevlisine, sandığın başındaki müşahidine de mi güvenmez? Herkesin gözü önünde yapılan bir seçim sandığında sayım-döküm ve ıslak imzalı tutanağa da güvenmiyor. İnsaf yahu! Hastalık bu. Maalesef bunun tedavisi de yok. Eğer istedikleri açık oy, gizli tasnif ise sadece böyle bir seçim sonucunu güvenli buluyorlarsa çok beklerler. Çünkü o seçimin altından çok sular aktı. 

*** 02/02/2019 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

Borç Alıp Vermede Ölçümüz *

Bankadan kredi çekme bizde yenidir. Bu toplumun geçmişten beri nakit sıkıntısı çektiğinde birbirimize borç alıp verme gibi bir yardımlaşma geleneğimiz var. Ki bu geleneğin kökü Kur'an'da karz-ı hasen adıyla geçer. Güzel borç anlamına gelen bu borç şeklinin anlamı, borcun Allah'a verilmiş kabul edilmesindendir. Bu gelenek eskiye oranla azalsa da halen Anadolu'da devam etmektedir.

Darda kalana borç verme geleneğimiz niçin azalmaya başlandı? Vatandaş niçin bankalara yönelir oldu? Borç vermenin önemi mi kalktı? Bu konuda soruları çoğaltabiliriz. Borç vermenin azalma nedenleri hususunda;

1.Verilecek borcun zamanında gelmemesi veya geri dönüşünün olmaması, 
2.Paramızın değerinin sürekli erimesi nedeniyle verilecek borcun geri dönüşü olduğunda paranın borç verdiğimiz dönemdeki değerini korumaması gibi nedenler sayılabilir. 

Bu gerekçeler doğru mu? Doğruluk payı yüksek. Çünkü çoğu zaman ödünç alınan paranın geri dönüşü olmadığı gibi değeri de düşmüş olabiliyor. Bu endişeyi taşıyanlar parası olduğu halde "yok" demek suretiyle yalan söylemek durumunda kalabiliyor. 

Gönlüm karz-ı hasen dediğimiz bu borç geleneğinin devam etmesinden yana. Yukarıda saydığım nedenlerle borç verme azalmışsa azalma nedenlerini ortadan kaldırarak bu güzel yardımlaşmayı devam ettirebiliriz. Bunun için;

1.Borç alıp verme iki şahit huzurunda kayıt altına alınmalı. Dönüşün ne zaman olacağı baştan belirtilmelidir. Arada senet yapılmalı. Borç alan kimse gerekirse rehin bırakmalıdır.
2.Verilen borcun geri dönüş süresi uzun ise alınan nakdin o gün itibariyle döviz/altın cinsinden karşılığı belirlenmelidir. 

Burada borçlu, borcu ne cinsinden almışsa o şekil ödemeli diyebilirsiniz. Normal şartlarda öyle olmalıdır. Fakat paramızın değerinin döviz veya altın cinsinden sürekli değer kaybetmesi göz önüne alınırsa ve bu tür alaverelerde iki taraf da zarar etmemeli prensibi dikkate alınmalıdır. Borç verenin böyle bir talebi olmasa bile borçlu bu inceliği düşünmelidir.

Borcun geri görüşünün tarihi belli olur ve paranın değeri korunursa darda kalan soluğu bankada almaz. Eskiden olduğu gibi aramızda karz-ı hasen artarak devam eder.

*13/12/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.