10 Ocak 2019 Perşembe

İki İnsan Tipi, Seç-Beğen! (1)

Bugün bir üniversitenin iki fakültesine misafir gittim. İki farklı muameleyle karşılaştım. Birinde ilgi, alaka, iletişim, güler yüz, sıcaklık; diğerinde ilgisizlik, iletişimsizlik, asık surat, soğukluk gördüm. Birinciden içim içime sığmayacak şekilde mutlu ayrılırken diğerinden üzüntüyle ayrıldım. Dünya hayatı böyle olsa gerek. Allah bir sevindirir, bir üzer. Bu şekilde denge sağlanmış oluyor. Herkes bana ilgi gösterse kerameti kendimden bilip adamların başına çıkabilirdim. Herkes ilgisiz kalsa hayata küserdim. Sonunda biri beni sevindirirken diğeri üzdü. Şu anda 1-1 beraberim. Yani bu yolda ne galibim ne de mağlup.

 

İlk görüşmem eksi onlarda gezen bir günün sabahındaydı. Ortalık kış-kıyamet. Ne olur ne olmaz diyerek randevu saatime biraz erken gittim. Koridorda oyalanıp vaktimi doldurayım derken gençten biri, "Falan hocamla mı görüşeceksiniz, daha gelmedi. Buyurun odama geçelim. Çay ikram edeyim, orada beklersiniz" dedi. Teşekkür ettim kendisine. Ben şurada güneşleneyim, yukarıdan aşağıyı temaşa edeyim dedim. Peki, o zaman dedi, geçip gitti. 

 

Pencereden etrafı kolaçan ediyorum. Bir taraftan da havadisler için cep telefonum marifetiyle sanal aleme göz gezdiriyorum. Dalmıştım ki az önce beni odasına davet eden tekrar geldi. Beyefendi! Lütfen odama geçelim diyerek ısrarcı oldu. Birlikte odasına doğru yürüdük. 8-10 kapı geçtikten sonra açık olan odasının kapısına buyur etti beni. Giriyorum ama bu kimdir diye kapının solundaki isimlere baktım. İki kişinin paylaştığı bir akademisyen odasıydı burası. Hoş geldin dedikten sonra bir çay getireyim diyerek odasından çıktı. Az sonra elinde bir bardakla içeri girdi. Çayımı yudumlarken tanıştık. Öğretmen olduğumu söyledim. Babasının da öğretmen olduğunu söyledi. Çayımı içtim, müsaade istedim. Olmaz dedi ve yerinden kalktı, benim görüşeceğim kişinin gelip gelmediğine bakmaya gitti. Bunu birkaç defa daha yaptı. O gidip geldikçe ben mahcup oldum ve bunu da belirttim.  Çünkü odasıyla bakıp geldiği yer mesafeliydi. Hepsine estağfurullah dedi.  Memleketini sordum bu genç akademisyenin. Konyalı mısın dedim. Konyalı oldum, eşim buralı dedi. Gencin ilgisinden Akdeniz bölgesinden misin dedim tekrar. Ege tarafından dedi. Sıcak bölgenin insanları sıcakkanlı olur der, İbn Haldun. Biz Konyalılar Akdeniz ikliminden mahrumuz. Bu yüzden biraz soğuğuz dedim. Buna da estağfurullah dedi. Randevu saatim bu şekilde geldi. 

 

Birlikte odasından çıktık, koridorda görüşeceğim akademisyenle karşılaştık. Bana çay ikram ede, elinde sınav evrakıyla sınav yapmak için sınav salonuna giderken ben de akademisyen hocanın buyuruna icabet ettim. 20 dakikalık bir görüşme yaptıktan sonra ayrıldım. 

 

Hocası gelinceye kadar beni odasında ağırlayan asistan da Prof. Hoca da sağ olsunlar misafirperverliğin alasını gösterdiler. Hiçbir beklentileri de yoktu benden. Mevkice benden üstün olmalarına rağmen kendilerinden tevazu gördüm, insanlık gördüm. Yeterince tanımadığım bu kişiler, gösterdikleri bu sıcakkanlılığın kat kat fazlasını inşallah hayatları boyunca muhataplarından görürler. 

***

 

Aha Size Sütten Çıkmış Bir Ak Kaşık!

Kendisini hiç görmeden yaptıklarıyla ismini duymuştum. Nice sonra simâen de tanıma şerefine nail oldum. Bir ekip olarak yaptıkları çok iyi anılmasa da hep baş tacı olmaya devam etmekte hala. 

Bir mesele için kendisiyle görüşeyim istedim. Güç de olsa görüştüm. İlgi-alaka gösterdi, çay ikram etti. Sağ olsun! 45 dakikalık bir görüşmenin ardından çıkarken yaptıkları ve anlattıklarıyla işte mükemmel bir insan dedim. Adeta sütten çıkmış ak kaşık. Dedim keşke bu ülkede bu cevher gibi bir ekip olsa bu ülkenin çözülmedik siyasi, toplumsal, eğitim vs sorunu kalmaz. Dini meseleyi saymıyorum bile. Çünkü dini hassasiyeti de yüksek. Bunu da tere yağdan kıl çeker gibi hallederdi.

Neler yapmış derseniz? Neler yapmamış ki! Bir defa hiç hata yapmamış. Anlattıklarından çıkardığım bu. Kendisini  şer güçlerden koruduğu gibi çocuğunu da korumuş. İnsanları ve suç işleyenleri değerlendirirken "Ben ne hâkimim, ne savcıyım" diyor ama ardından başlıyor insanları yargılamaya. Hızını alamayıp niyetlerini de okuyor. Ardından bunların elinde imkân olursa şöyle şöyle yaparlardı diyerek gelecekten de haber veriyor. Gıpta ettim doğrusu onun niyet okuyuculuğuna, savcı-hakem rolüne bürünmesine ve gelecekte neler olabileceği konusundaki öngörüsüne. Yine tüm bu özelliklerinde kendisinde bir samimiyet gördüm. Keşke ben de bunun gibi  bu şekil mükemmel olsaydım, ah kör talihim dedim. Yaşım ilerlememiş olsaydı utanmayıp dizinin dibine oturacaktım. Öğret bana da niyet okumayı, hâkim-savcı olmayı ve kimlerin gelecekte neler yapabileceğini diyecektim. Kim tutardı beni o zaman? Ama iş işten geçti. Zira kendisini geç tanıdım. Bundan sonra zaten benden bir cacık olmaz. Yaşım ilerlememiş olsaydı bile gerçi bu yetenekleri kavrayacak kabiliyet nerede bende! Vermeyince Mabud ne yapsın bu abd!

Bir ders saatinde öğrendiklerim sadece bu kadarla sınırlı değil. Suçlu olarak değerlendirdiği birinin elini-kolunu sallayarak dolaşmasını, hatta namaz kılmak için camiye gelmesini ve arabasını onun gördüğü yere park etmesini de hazmedemediğini anlattı. Bu duyarlılığına da hayran kaldım. Keşke herkes bunun gibi duyarlı olsa dedim içimden. Çünkü bu duyarlılık ülkedeki suç oranını eksiye düşürür, ülke güllük-gülistanlık olurdu. Allah'ın evi camiye, hiç suça karışmamış tertemiz insanlar gelirdi. Öyle ya suçlunun ne işi vardı camide? Bu hazım sorunu da hoşuma gitti anlayacağınız. İnsanlar pişman olamaz mı demeyin. Zira pişmanlığa da inanmıyor.

Düşündüm de devlet veya bu ülkeyi düşünen duyarlı insanları; bu kimsenin derin bilgi, birikim ve deneyiminden faydalanmalı. Hatta niyet okuma mektepleri açarak başına da bu kişiyi getirmeli. Herkes ondan niyet okuma, hâkim ve savcı olmadan insanların nasıl yargılanabileceğini, gelecekle ilgili haber vermesini ve hazım duyarlılığını öğrenmeli. Çünkü bu kişi de fani. Yarın ölüp gidince bunları kim yapacak? Bu değerin kaybolup gitmemesi için ülke olarak bu kafadan azami ölçüde istifade etmeli. Mutlaka birilerine el vermesi sağlanmalı. Çünkü bir millet değerleriyle yaşar. Dünün Harici anlayışı modern bir şekilde günümüzde de devam etmeli.
Yahu ben bu adamı kıskanıyor muyum yoksa?


9 Ocak 2019 Çarşamba

Bin Defa Pişmanlık Duysam da mı Olmaz?

—Oğlum! Şu gün, şu saat itibariyle yanıma geldin geldin. Yoksa sen bilirsin!
—Geldim baba.
—Geldin ama geç geldin. Benim dediğim vakitten sonra geldin. 
—Eee şimdi ne olacak?
—Çekeceksin bundan sonra. Ömrüm seninle mücadele ile geçecek.
—Baba! Yerden göğe kadar haklısın. Sen haklıydın. Ama benim bunu anlamam biraz uzun sürdü. Hata yaptım, senin sözünü dinlemeliydim. Gençliğime ver. Ne olur, bana bir şans daha ver. Çok özür dilerim.
—Dönüşün için sana verdiğim süreyi aştın. Beni dinlemedin. Bundan sonra özrünün bir anlamı yok. Bu özür benim nazarımda geçerli değil. Üstelik benim için makbul biri de değilsin artık. Çünkü sana olan kredimi bitirdin.
—İnsan hata yapamaz mı? Mesela sen hayatında hiç hata yapmadın mı?
—Yaptım. Allah beni affetsin!
—Benim hata yapma lüksüm yok mu?
—Var elbet! Ama sen benim düşmanlarımla iş tuttun. Sana bırak gel dedim, dinlemedin beni.
—Tamam, hatamı kabul ediyorum. Geç de olsa gerçeği gördüm. Geciktim ama yine döndüm. Özür de diledim. Yine de dilerim.
—Özrün kabahatinden büyük bu aşamadan sonra.
—Son sözün bu mu?
—Evet!
—Bin defa özür dileyip pişman olsam da mı?
—Uğraşma! Bu konuda fikrim kat'idir.
—Kusura bakma baba! Bu ne şiddet, bu ne celal!
—Ben sana söylemiştim.
—Tamam söyledin, inkar etmiyorum. Özür ve pişmanlığımı kabul etmemeni anlamıyorum. Celaleddin Rumi "Bin defa hata yapsan de yine gel" diyor. Allah ölmeden önceki tövbe hariç diğer tövbeleri kabul ediyor, tövbe kapısını 7/24 ve bir ömre yaymış, merhameti gazabını geçmiş. Kulum ne kadar günah işlerse işlesin, yeter ki tövbe için kapıma gelsin" diyor. Allah'ın verdiği bu ruhsatı sen benden niye esirgiyorsun? Üstelik bu yaptığınla beni mütemadiyen kaybedersin.
—Boşuna uğraşma. Ben son sözümü söyledim. 
—O zaman işimi, aşımı kesme bari! Rızık veren Allah olduğuna inanıyorum ama ne yer, ne içerim? Böyle yapmakla beni kazanamazsın. Adı üzerinde babasın. Biz evlatlar hata yaparız. Sen düzeltmek için koşarsın. Her hatamız kulağımıza küpe olur. Aynı delikten bir daha girmemeye çalışırız. Sen devamlı bize nasihate devam etmelisin. Çünkü bizden daha tecrübelisin. Şunu unutma ki ilk yaratılan insan yasak ağacın meyvesinden yemek suretiyle ilk imtihanında kaybetmiştir. Hatasını anlayıp tövbe etmiştir. Pişmanlığı sonucunda Allah onu peygamber seçmiştir. Allah ilk hatasında onu çizip atmamıştır. Benim ilk atam hata yaptığına göre ben hayli hayli yaparım.
—Senin içten pişman olduğunu nereden bileceğim?
—Benim beyanıma inanmaktan başka bir yol var mı? Kalbimi yarıp bakma imkanın da yok. Sonra bana bir şans daha versen ne kaybedersin?
—Bu iş geçti evlat. Son pişmanlık neye yarar? Ayrıca ne kadar pişman olduğun da meçhul.
—Sahi baba! Pişman olduğuma inanman için ne yapmalıyım?  
—Görüşme bitmiştir.
—Mağdurum diyorum.
—Mağduriyet falan yok. Bana bunun edebiyatını yapma. Ben ne yaptığımı biliyorum.