8 Ocak 2019 Salı

Kar Tatilleri ve Bundan Haberdar Olmak ***

Küçüklüğümde yağan onca kara rağmen pek kar tatili olmazdı. Yapılan tatil de bir elin parmağını geçmezdi. Yağan kar, haydi deyince kolay kolay kalkmazdı. Daha kar erimeden üzerine bir daha bir daha yağardı. Büyüklerin, bir kişinin geçeceği şekilde kürekle açtığı yoldan düşe kalka giderdik okula. Eğitim öğretim devam ederdi.

İlkokula giderken açılmamış yoldan ayaklarım gömülürcesine evden çıkıp okula giderken epey gitmiştim ki elindeki kürekle yol açmaya çalışan Sarı Dayı lakaplı teyzemin eşi rahmetli enişte beni görünce "Geç git evine! Bugün okul olmaz" dedi kızarak. Okul tatil miydi, değil miydi bilmiyorum. Okula varmadan da öğrenme imkanım yoktu zaten. Çünkü ne televizyon vardı, ne radyo, ne de telefon. Geri döndüm çaresiz.

Ortaokulda okurken bir on beş tatilini 45 gün yaptığımı hatırlıyorum. Devlet kömür veremedi de ondan mı tatil yapıldı bilmiyorum.

Büyüdüm, öğretmen oldum. Benimle beraber teknoloji de gelişti, dört tekerlekli araç sayısı arttıkça arttı. Öğrenci servisi bir sektör haline geldi. Çocukların çoğu okula servisle, öğretmenlerin hemen hemen tamamı özel aracıyla gidip gelmeye başladı. Her şey arttı, yağan karımız azaldı. Çok kar yağmamasına rağmen öğrenciliğimde görmediğim tatili öğretmenliğimde gördüm. Yeter ki semadan kar beyazı bir beyazlık görülsün. Hemen ilin, ilçenin yetkili kurulları "Yoğun kar yağışı, tipi ve  aşırı buzlanmaya karşı eğitime bir gün ara verilmiştir" kararı alıveriyor. Bazen yerleri bile doğru dürüst ağartmayan kar; hayatımızı kolaylaştıran, ulaşım kolaylığı sağlayan günümüz teknolojilerini hemen esir alıveriyor. Bu demektir ki benim üzerine basa basa gittiğim tabanvaylarım günümüz teknolojisine beş çekermiş. Ayağımızın içine kar da girer, su da girerdi. Naylon çizmenin içinde ayağımız donsa da, kayıp düşsek de pes etmek yoktu. Şimdiki teknoloji iyi gün dostu. Kış şartlarında su koyuveriyor. Tatil isterim tatil diyor.

Kar tatillerinde şimdiki nesil bize göre daha iyi. Neden derseniz? Hava muhalefeti dolayısıyla okulların tatil olmasını daha akşamdan öğreniyor. Akşam yatarken okul var veya yok biliyor. Hem yetkili organlar erken karar veriyor, hem de vatandaş sanal alem vasıtasıyla bu bilgiye hemen ulaşabiliyor. Biz ise daha birkaç yıl öncesine kadar karın altında güç bela okula gider, öğrenci de bir şekil okula gelir, ardından tatil kararı verilirdi. Hiç unutmam 2000 öncesinde Adıyaman-Kahta'da görev yaparken sabah 4 saat ders işledikten sonra tatil kararı verilmişti. 2000 öncesi çok eski diyebilirsiniz. 2011 veya 2012'de biz okul yoluna düştükten, birçok öğretmen okula vardıktan sonra durakta bekleyen polisten tatil haberini aldık. Halbuki giden gitmiş, okul açılmış, bu durumda tatil kararı almanın ne gereği vardı?

Konya merkezde 08.01.2019 günü eğitime bir gün ara verildi kararını saat 00.28'de haber alınca nedense geçmiş kar tatilleri  ve duyurusu ile şimdikiler aklıma geldi. Yazıya döktüm gördüğünüz gibi. Neyse bütün derdimiz bu olsun. Okullar tatil olsa da kar berekettir. Olması gerekir. Bu sene gecikti bile. Bol karlar inşallah!

*** 10/01/2019 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

7 Ocak 2019 Pazartesi

Adama Bir Dokundum. Dert Küpü Çıktı

Otobüse bindim. Çok hukukum olmayan bir tanıdığım tek başına oturuyordu. Birkaç hafta önce eş vefat etmişti. Cenazelerine katılmıştım. Selam vererek yanına oturdum. Tekrar başınız sağ olsun dedim. Rahmetli hasta mıydı diye sordum. "Şeker ve tansiyonu vardı, ilaçlarını kullanıyordu. Başka da bir şeyi yoktu. Sabah kalktı bana 'Falan kaç yaşında öldü, şu ne zaman vefat etti' sormaya başladı. Kendisine 'Hanım, bırak şimdi ölenleri, şu kahvaltıyı bir yapalım' dedim. Ardından vefat etti." dedi.

Birlikte konuşa konuşa yolculuk yapmaya devam ederken falan sizin damattı sanırım. Ama onu cenazede göremedim. Bir yerde görevli miydi yoksa dedim. "Gelmez, gelemez, yüzümüze bakamaz. Çünkü yüzü yok. O, iyice değişti. İnsanlıkla alakası kalmadı. Daha ben ölmeden benim malımı paylaşmaya kalktı" dedi. Ne yaptı, hayırdır dedim. "Bir akşam bacanaklarına acil toplanalım diye telefon açar. İkisi gelemez, bir tanesi gelir. Gelemeyenlere telefonda söyler. Gelen bacanağına 'Bu, tüm parasını küçük oğluna yediriyor, parayı bitirecek, hepsini ona döküyor. Biz ne yapıp ne edelim, bu parayı paylaşalım' der. Diğer damatlar 'Biz ona ne yaptık, kızı ne yaptı, şimdi ne deyip de daha yaşarken parasını paylaşmaya kalkacağız' diye karşı çıkarlar. Oymuş, beni gördükçe kaçar. Nicedir görüşmüyoruz. Halbuki benim parama göz diken bu kimseye alacağı evlerde hep öncülük yaptım, ev buldum, yardım ettim, ama yaranamadık" dedi. Kızınla görüşüyor musun, onu gönderiyor mu dedim. Kızım da dayanamadı ona, çekti gitti. İki aydır oğlunun yanında kalıyor. Çocuklarına da az yapmadı" dedi. Çarşıda benden önce inecekmiş. Vedalaşıp ayrıldık.

Çocukluğumda tanıdığım, hiç teşriki mesaim olmayan bu tanıdığım bildiğim kadarıyla sakin biriydi. Konuşurken yine ağır ağır ve tane tane konuştu. Üzüldüm adamın durumuna. Vara sormaz olaydım. Adamın tam damarına basmışım. Dert küpüymüş meğer. Herhalde en zoruna giden de beklemediği insanlardan gördüğü muamele idi. Kızını büyütüp gelin ederken bir müddet sonra damadının parasını nereye, kime harcayacağım hesabını soracağını kim bilebilirdi.

Tek taraflı dinlediğim bu olayın diğer failini dinlemediğim için olayın iç yüzünü tam bilmiyorum. Hangisi haklı karar verme durumum yok. Kalpler kırıldıktan sonra kimin haklı olduğunun zaten ne önemi var! Burada damadın paraya göz dikmesi hoş değil. Bunun savunulacak bir tarafı yok. Yalnız burada konu açılmışken bir konuyu sorgulamamız gerekiyor. Çünkü daha ölmeden başlayan mal paylaşımı çoğu zaman ailenin arasına kara kedilerin girmesine sebebiyet vermektedir. Vefattan sonra mal paylaşımı yüzünden çoğu kardeş konuşmuyor. Kalan malı eşit bir şekilde bölseler bile aralarında hırgür çıkıyor.

Burada konuşulması gereken bir diğer husus Anadolu'da birçok aile erkek çocuğunu kız çocuğuna tercih etmektedir. Hatta bazıları kızından mal kaçırmaktadır. Baba oğluna iş kuruvermektedir. Yukarıda anlattığım olayda da baba, işsiz oğluna dükkan açıvermiş. Sanırım gürültü de bundan kopmuş. Bir babanın işsiz evladına iş kuruvermesi kadar doğal bir şey olamaz. Ama oğlana dükkan açarken sanki diğer çocukları da gönüllemek gerekiyor gibi geldi bana. Babalar bu dengeyi gözetseler daha iyi olur.

Zan ve Kanaat

Gündelik hayatta yapmadan edemediğimiz, kaçmak istesek de kaçamadığımız, konuşurken farkına varmadığımız bir hastalığımız var: Zanda bulunmak. Zan malumunuz "kesin olmayan bilgi, sanma, sanı" demektir. Bu tür bilgilerin bir kısmı doğru olmakla beraber büyük bir kısmı ise bir kuruntudan ibarettir. İster istemez bu kuruntu da bizi yanlışa ve yanlış yapmaya sürüklemektedir.

Zannın bir kısmı yasaklanmamakla beraber büyük bir kısmı dinimizce yasaklanmıştır. Nitekim Hucurat süresi 12.ayette Allah "Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakınınız. Şüphesiz zan(nın çoğu) günahtır" buyurmaktadır. Bu ayette zannın çoğu derken yasaklanan zannın suizan(kötü zan, kuşku), helal kılınan zannın ise hüsnüzan(iyi niyet) olduğu anlaşılabilir. Belki de kaçınma zorluğundan Allah "Aşırı zanda bulunmayın, işi makul seviyede, tadında bırakın" demek istemiş olabilir.

Kelimelerin etimolojisini tam bilmiyorum. Ama eş anlamlı olmasa da çoğu zaman "kanaatimce, kanaatime göre, bana göre,  bence, sanırım..." gibi kelimeleri de zan/zannımca kelimesi yerine kullanıyoruz. Çünkü bu kelimelerle başlayan kelimeler kesin bilgi ifade etmemektedir. Gündelik hayatta biri veya bir konu hakkında konuşurken sık başvurduğumuz kelimelerdir bunlar. Öyle zannediyorum zanna az değil, çokça başvuruyoruz. Günah olmakla beraber sıkça kullandığımız zan keşke zannetmekle kalsa. Çünkü çoğu zaman kafamızda oluşturduğumuz bu algılar bizde kesin bilgiye dönüşebiliyor. Hatta bazen iftira boyutuna da taşıyabiliyoruz. Yani daha büyük günaha giriyoruz. Bu demektir ki algılarımız gerçekliklerimiz olup çıkıveriyor. İşin garibi işi zan, sanı ve kanaatle  de bırakmıyoruz. Birçok komisyon, kurul bir konu veya bir kişi hakkında karar verirken "...kanaatine vardığından..." şeklinde karar veriyor. Çoğu zaman bu tür komisyonların kanaatleriyle alınan kararlar mahkemedeki hakimin kararından daha önemli olabiliyor. Kişi mahkemede aklansa bile komisyonun kanaati değişmediği müddetçe kişi bazı haklarından mahrum kalabiliyor. Bu da bazı mağduriyetlere yol açabiliyor.

Mahkemelerimiz tam adalet dağıtmasa da, adaletimizde eksiklikler olsa da kişilerle ilgili alınacak tasarruf ve kararlarda son sözü mahkemeye bırakmakta fayda var.