20 Aralık 2018 Perşembe

Ölmüş Gitmişlerle İmtihanımız

Her sene olduğu gibi bu sene Mustafa Kemal'i vefatının 80.yılında, Celalettin Rumi'yi ise 745.yılında devlet töreniyle andık. İsmini zikrettiklerim veya zikretmediklerim tarihe bir iz bırakmış olmalı ki bugüne kadar andık, anıyoruz ve bu gidişle anmaya devam edeceğiz.

Anılmalı/gerekli veya anılmamalı/gereksiz demeyeceğim, anmalar çok abartılı veya sönük geçiyor da demeyeceğim, anmalar bir amaca hizmet ediyor veya hizmet etmiyor da demeyeceğim. Anana niçin anıyorsun, anmayana niçin anmıyorsun da demeyeceğim.

Niçin anıyoruz sorusuna çok büyük hizmetleri olduğu için bir vefa diyebiliriz, unutmamak ve gelecek kuşaklara bu tür önemli şahsiyetleri daha iyi tanıtmak için anıyoruz veya yeterince anlayamadık/anlatamadık; her yıl andıkça daha iyi anlayacağız/anlatacağız ya da o kadar çok seviyoruz ki elimizde değil, anmadan edemiyoruz diyebiliriz.

Bana göre bir insana vefa, onu her yıl aynı veya benzer cümlelerle hatırlamak, rutin etkinlik ve formalitelerle anmak değildir. Sevdiğimiz ve değer verdiğimiz kimsenin yaptığı iyi şeyler var ve halen geçerliyse yapmaya devam etmektir, koyduğu hedef olup da gerçekleştiremedi ise onun ideallerini gerçekleştirmeye çalışmaktır. Hatta sevdiğimizin yaptıklarının ve hedeflediklerinin üzerine daha fazlasını yaparak onları geçmeye çalışmaktır ve onlar gibi insanlar yetiştirmeye ve hizmet etmeye çabalamaktır. Bence olması gereken budur. Yoksa her yıl anmak bir rutini tekrarlamak olur. Her yıl sürekli anmak demek biz sizin gibi olamadık, içimizden kimseyi çıkaramadık, bu yüzden anmaya devam ediyoruz demektir. Bu yaptığımız aynı zamanda sevdiğimize gösterdiğimiz kuru bir sevgiden ibaret olur. Yine bu kimseleri yıllar yılı anmakla hala tanıyamamış veya tanıtamamışsak bundan sonra da anlayamayacağız veya tanıtamayacağız demektir.

Her yıl andığımız kişileri çok sevdiğimiz için bu anma programlarını düzenliyorsak sevdiğimize sevgimizi göstermemiz için illaki ölüm yıl dönümlerini beklemek gerekmez. Ne zaman hatırımıza gelir, kalkar anar, hayırla yâd ederiz. Siz anne veya babanızı anmak istediğiniz zaman ölüm yıl dönümünü beklemezsiniz herhalde. Gece-gündüz veya herhangi bir olay nedeniyle hatırlar, duygulanırsınız. Baba-anne! Şimdi zamanı değil, daha ölüm yıl dönümün gelmedi demezsiniz.

Bu tür anmalar bir sektör haline geldi, bizi aştı derseniz -görünen öyle sanki- bu demektir ki birileri bundan maddi veya manevi olarak faydalanmaya devam edecektir veya adettendir derseniz nice adetleri unuttuk. Bu adet nereye kadar devam edecek?

Bence ölenle ölünmez. Ölen sevdiklerimiz görevlerini yaptı gitti. Yaptıklarının karşılığını hem bu dünyada iken aldılar, öbür dünyada da alacaklardır veya hesap vereceklerdir. Yaşayan olarak bizler bu dünyada ne yapabiliriz, yarın biz de hesap vereceğiz diye düşünmemiz ve yapmamız gerekeni yapmalıyız. Ölmüş gitmişi övmekle veya yermekle bir yere varamayız. Övdüğümüz ve andığımız için bize sevap verilmeyecek, anmadığımız için günah da yazılmayacaktır.

19 Aralık 2018 Çarşamba

Hiç Rahatından Ödün Vermedi (2)

Ailenin büyüğü olarak zaman zaman evinde toplanırız. Yine böyle bir gün. Mevsim yaz. Günler uzun. İki öğün yemek yiyorsun. Bir sabah, bir akşam. 

Akşam ezanıyla birlikte eve gidersin. Çünkü yemeğe başkası da gelecek, bekletmeye gelmez. Evin çocukları esnaf. Biraz geç gelir ama geçikse gecikse yarım saat gecikir, bekleyelim dersin. Şimdi gelir, az sonra gelir derken baktın ki geciktiler. Telefonla ararsın. İşleri çıktığını, az gecikeceklerini söylerler. Ha geldi, ha gelecekler derken oğlanlar da yoldayız diye telefon açarlar. Daha önce pişirilmiş ve soğuğan yemekler ısınması için tekrar ocağa konur. Şurada ne kaldı, bu zamana kadar bekledik, az daha beklesek ne olur diyorsun. Bir taraftan da sofralar kurulmaya başlar. Sen de beklediğime değdi, o güzelim yemekleri bir bir mideme indireceğim hayali kurarken yemek daha midene inmeden kursağında kalır. Çünkü evin büyüğü siz beklerken beni hesaba katmadınız, ben daha ölmedim, biraz da beni bekleyin dercesine yatsı namazını kılmak için yola koyulur. Oğulları eve girerken o, camiye gider. Çocuklar geldi, gel bugün namazı evde kıl, misafirleri bekletmeyelim uyarılarına kulak vermez, bisikletine atladığı gibi caminin yolunu tutar.

Tekrar başa döneriz artık. Çünkü yeniden beklemeye koyuluruz. Patlasan da, çatlasan da, karnın zil çalsa da, için dışına çıksa da bekleyeceksin. Konuşarak vakit geçirelim desen, açlıktan konuşmaya takadin kalmaz. Başa gelen çekilir dercesine içine kapanır, patlamaya hazır bir bomba gibi sessizliğe gömülürsün. İçinizden ha yarım saat daha bekleyiver diyebilirsiniz içinizden. Doğru bir namaz en geç yarım saat içinde biter. Ama büyüğümüzün namazı yarım saati çoktan geçer. Namaz bitince hemen gelivermez. Camiden cami görevlisiyle birlikte en son çıkar, imama elini uzatır, Allah kabul etsin der. Çıkan herkes gider, caminin ışıkları söner, caminin önünde kimse kalmayınca bizimki de kaç ben de gideyim der ve camiyi terk eder. 

Nihayet sofraya oturulur. Büyüğümüz  de sofraya oturduktan sonra yemeğe başlamadan önce hep yaptığı tasarruflarını da sofrada bir güzel icra eder. İyi kötü yemeğini hızlı bir şekilde yer, kalkarsın. Bizimki yine devam eder yemeye. Çünkü iyice acıkmıştır. Yedikçe yer, yedikçe açılır. Yine adam bu yaşına rağmen bu zamana kadar beklemiş, sen de amma sabırsızsın diyebilirsiniz. Efendim büyüğümüz akşam olmadan karnını doyurmuştur, tüm bekletmesi yeniden acıkmasını sağlamak. Çünkü tok karna yemek yenmez. Önemli olan onun açıkması. Sen istediğin kadar dokuz doğur.

Afiyet olsun!

Hiç Rahatından Ödün Vermedi (1)

Evinde veya misafirlikte varlığını hep hissettirdi, büyük olduğunu gösterdi hep. Yapmak istediğinden ve rahatından hiç ödün vermedi. Herkesi bekletti. Kendisini beklediklerini fark edince bundan daha büyük haz aldı, keyiflendikçe keyiflendi. Bıkmadan usanmadan bunu mütemadiyen devam ettirdi. Hıza düşmandı bir defa. Başkası onu bekliyormuş hiç umursamadı bugüne kadar. Denemesi bedava! Yeter ki sen onu bir yemeğe çağır. "Ben buradayım" dercesine varlığını iyice hissettirir.

"Sofra hazır" sesini duyunca kimseyi bekletmeyeyim diye yerinden kalkıp sofraya doğru gidersin. Büyüğümüz de yerinden kalkar. Sofraya oturursunuz birlikte. Eksik olan bir iki kişiyi beklerken bizimki yerinden kalkar, elini yıkamaya gider. Doğrusu yemekten önce eli yıkamak sünnettir. Elini gıcırdata gıcırdata yıkar ve havluya silmeden gelir. Daha önce oturup kalktığı yere tekrar oturur. Oturduğu yerde biraz elini kendiliğinden kurutmaya çalışır. Herkes ondan eline kaşığını alıp bir defa almasını bekler. Çünkü sofra büyüğündür bizde. O başlamadan yemeğe başlanmaz. 

Eline kaşığı alır. Hah nihayet başlayacak dersin. O da ne? Kaşığı tekrar bırakır. Acaba niye bıraktı derken oturmasını değiştirir, bağdaş kurar. Bu sefer ekmeği eline alır, bölmeye başlar. Eğer ev sahibi ekmeği bölmüşse bölünmüş ekmekleri alır, değişik yerlere koyar. Sonra kafasını kaldırır, gözleriyle sofradakilere göz gezdirir. Şimdi başlayacak artık diyorsun. Ne mümkün! Sen bu tarafa yanaş, sen öteye git şeklinde talimatlar yağdırır. Bu işlemi de bitirdikten sonra kaşığı eline tekrar alır. Sen sanırsın ki artık yemeğe uzanır. Sen öyle san! Kaşığı tekrar bırakır. Gömleğinin kolunu katlamaya başlar. Bunu yaparken de sana bakar, ne beklersiniz dercesine hafifçe gülümser. Sen elinde kaşık onu bekler durursun. Nihayet kol kıvırma işi de biter. Ekmeğe davranır bu sefer. Eline aldığı ekmeği lokma olacak şekilde böler, tekrar sofraya koyar. Tüm bu işlemleri yaparken de hadin hadin der. Yani başlayın, beklemeyin der. Ama kim başlayabilir ki? Sofrada büyük başlamadan kaşığı çorbaya uzatamazsın. Sonunda beklenen an gelir. Böldüğü ekmeği yavaşça alır, çorbaya banar.  Beraberinde kendini bekleyenler çorbaya kaşıklarını daldırırlar.

Dünya bizimdir artık. Beklediğimize değdi. Gerçi beklerken daha yemeğe başlamadan ayakların uyuşmaya başlamıştır ama olsun, başladık ya! Buna da şükür! Dişini biraz gıcırdatmış, sabrın en güzel örneklerini hakka'l yakîn göstermiş, bekleye bekleye koruk olmuşsundur ama olsun! 

Yemeğe başlarsın ama kurt gibi açlığından eser kalmaz, gerile gerile tavan yapan sinirin gerile gerile mideni küçültmüştür. Birden doyarsın, yediğinden de zevk almazsın. Her zamankinden daha az yersin. Yavaştan kalkmanın yollarını ararsın. Herkesin yemesini bekleyeyim diye yavaştan kaşığı yemeğe götürürsün ama tok karna yenen yemek zevk verir mi? Size afiyet olsun diyerek kalkarsın sofradan.

Büyüğümüz mü? Yavaştan yavaşa yemeye kendini alıştırır, kabın biri biter, diğerine başlar. Doyan kalkar. Her kalkana da ne oldu, yeseydin der ve kendisi oturmaya ve yemeye devam eder. Doymak nedir bilmez. Her kabı sünnetler, ev sahibine uzatır. Hazırlanan tüm yemeklere midesinde yer vardır. Ağır ağır midesine gönderir. 

Sen girersin, çıkarsın hala sofradadır. Nihayet tüm kablar yıkamaya ihtiyaç hissetmeyecek şekilde iyice silinir, süpürülür. Ardından dua edilir.

Afiyet olsun!