16 Aralık 2018 Pazar

Adana'nın Fellahı Bana Güvendi ama Bir Konyalı Güvenmedi (2)

Aybaşı, komşu mezralardaki asil öğretmenler maaşlarını almak için Konya'ya giderlerken bana da gidelim dediler. Maaşımızı yapan mutemedin yanına gittik. Mutemet bana "Senin maaşın çalıştıktan sonra yatar, birinden sonra gel" dedi.

Çıktım dışarıya. Ne yapmalıyım? Eve erzak götürmeliyim. Çünkü çoluk-çocuk aş bekler benden. Cep yine delik her zamanki gibi! Orta-lise ve üniversite hayatım Konya'da geçmesine rağmen alışveriş yapıp yazdırabileceğim bir esnaf da yok. En iyisi fakülteli günlerimde sık sık gittiğim Ulusan İş Hanındaki çay ocağının girişindeki yiyecek malzemesi satan esnafa gideyim dedim. Ne de olsa tanışıyoruz. Çünkü bir ay öncesine kadar çay ocağına girip çıkarken tost vb. alışveriş yapıyor, hal-hatır soruyor, selam veriyordum. Küçücük dükkanı baba ve oğul birlikte çalıştırıyorlardı. Selam verdikçe ellerini göğüslerine götürerek derinden ve içten selamlarımı alırlardı hep. Birbirimizi isimcek bilmesek de simamızı, kim olduğumuzu, nereye girip çıktığımızı adımız gibi biliyorduk.(adım hocaydı onların nezdinde)

İçeride baba vardı. Selam verdim, ilavesiyle aldı selamımı hacı amcam. Nereden alışveriş yapacağımı tespit etmiştim ama amca, yazar mısın diye nasıl diyecektim. Ama mecburdum. Çünkü 75 km gideceğim mezrada bakkal yoktu. Ayın birine kadar ne yiyip içecektim sonra? Utana sıkıla "Bey amca! Beni tanıyorsun, ben içerideki çay ocağına sık sık gelir giderdim. Sizden de zaman zaman ufak tefek bir şeyler alırdım. Ben maaş almaya geldim ama maaşım birinde yatıyormuş. Alışveriş yapmam lazım. Acaba birine kadar bana veresiye verir misin" dedim. Demez olaydım! Çünkü az önce meramımı anlatırken “tamam” diyen bey amca, beni tepeden tırnağa önce bir süzdü ve bana "Olurdu ama seni tanımıyorum" dedi. Başımdan kaynar sular döküldü sanki o an. Ne diyeceğimi şaşırdım. Zaten kırmızıyım. İyice kıpkırmızı oldum. Amca nasıl tanımazsın dedim. Tekrar "tanımıyorum" dedi. 

Bu esnada oğlu girdi içeriye. Oğluna dönerek "Sen bu arkadaşı tanıyor musun, bizden birkaç kalem veresiye alacakmış" dedi. Bakma sırası oğlundaydı. O da bir güzel süzdü beni. Ardından "Verelim ben tanıyorum" dedi. Tüm umutlar tükenmişken yeniden bir umut belirdi. Ama çok sevinemedim. Kalsın, istemiyorum da diyemedim. Mecburen alışverişimi yaptım. İsmimi yazdırıp uzaklaştım. 

Ayın birinde ücretimi alır almaz gelip borçlarını ödedim. Bir daha da param varken bile alışveriş yapmadım buradan. Şimdi yapmak istesem de o işyerinin yerinde yeller esiyor zaten. Sanırım baba-oğul işletemedi, kimseye de devredemedi, kapatıp gittiler.

Nereden estiyse tanımadığım ama tanımadığı halde yazmaya bile gerek görmeden alışveriş yapmama imkân sağlayan Adanalı küçük esnaf geldi aklıma. Adam  bir görüşte bana güvendi deyip yazımı bitirirken tanıdığım ama beni tanımazlıktan gelen Konyalı esnaf geldi aklıma. (Adil olmalıydım. Adanalıyı yazmışsam, Konyalıyı da yazmalıydım.) 18 yıl önceki olay beni yeniden mutlu ederken 27 yıl önceki olay ise yeniden üzdü. Şu anda güven ve güvensizlikte bir bir berabereyim anlayacağınız.

Şimdi gitsem yerini bile bulamayacağım bana güvenen esnaf öyle zannediyorum, işini daha da büyütmüştür. Büyütmediyse de hala ticari hayata devam ediyordur. Konya'daki ise sırra kadem bastı, görünmüyor.

15 Aralık 2018 Cumartesi

Bu Kanepeler Yeni mi?


—Hanım! Bu kanepeler ne böyle? Yeni mi aldın? Bir de benden habersiz! Kaşla-göz arasında ne zaman alıverdin? Renkleri de güzelmiş! Oda açılıvermiş... 
—Ne kanepesi, ne rengi, ne açılması? 
—Şu oturduğum?
—Beş yıl önce aldığımız...
—Deme ya! Hani almak için günlerce şu mobilyacı senin, bu mobilyacı benim; şu renk, şu model olacak diye dolaşıp  durduğumuz ve sonunda aldığımız kanepeler mi? Onların rengi böyle miydi?
—Evet, ta kendisi! Bilemedin mi?
—Bilmez olur muyum? Dolaşmaktan ayaklarıma kara sular inmişti. Fiyatları da biraz tuzluydu. Aylarca taksit taksit ödeyeceğim diye didinip durmuştum. 
—Hele ki hatırladın!
—Hatırlamaz olur muyum? Hatta daha borcunu ödemeden, kanepenin üzerine doğru dürüst oturmadan tekrar çarşı pazar dolaşmıştık.
—Niçin çıkmıştık tekrar?
—Niçin olacak? Kirlenir, yıkaması zor olur diye beğenerek aldığımız kanepelerin üzerine yüz beğenmek için.
—Almayacak mıydık?
—Aldık zaten. Almayıp da ne yapacaktık?  Ben aklımı yolda bulmadım. Neymiş efendim! Kanepe açık renkmiş, kir götürmezmiş, üzerine yüz almalıymışız dedin durdun.
—Evet, kir götürmezdi.
—Tamam, kir götürmez biliyorum. Garibime giden, madem kanepenin üzerine yüz alıp rengini görmeyecektik. O zaman ne diye şu renk olsun, yok bu desen olsun deyip dükkân dükkân dolaşıp durduk? Nasılsa üzerini örtüp bir daha görmeyecektik, rastgele bir rengi alsaydık olmaz mıydı? Üstelik yorulmazdık da.
—Ama kanepelerimizin rengi güzel!
—Güzel de görmüyoruz ki! Rengi görse görse üzerine geçirilmiş yüz görüyor.
—Âlemsin valla!
—Valla ben mi âlemim, yoksa siz kadınlar mı önce bunu konuşmak lazım. Niye çıkardın kanepedeki yüzü?
—Biraz da böyle oturalım istedim.
—Sen, uçan kuştan esirgediğin rengi biraz da böyle oturalım diye çıkarmazsın. Çıkar ağzındaki baklayı!
—Değiştirelim artık!
—Neyi?
—Neyi olacak kanepeleri!
—Şu yüzüne bak! Hiç pörsümemiş, daha yepyeni duruyor.
—Ama alalı yıllar oldu. Daha mı oturalım?
—Ne yapalım yani? Aradan yıllar geçti diye bunları atalım mı?
—Yok atmayalım. Bir ihtiyaç sahibine veririz, hayrımız olur. Kimseyi bulamazsak çöpün oraya koyarız biri alır.
—Sen ciddi misin?
—Evet ciddiyim. Bizden sonra alanlar üzerimize kanepelerini değiştirdi.
—Sana hiçbir şey demiyorum. Sadece aklıma mukayyet olayım yeter!

14 Aralık 2018 Cuma

Soğan *


Hani şu doğrarken gözlerimizi yaşartan, yerken ağzımıza acı veren, acısından burnumuzu akıtan, verdiği acıdan dolayı iştahımızı açan, ardından hıncımızı daha fazla yemek yiyerek yemekten aldıran, sayesinde midemize eziyet ettiren, salataların içinde yer alan, pişirilen yemeklerin çoğu onsuz olmayan, mutfağın vazgeçilmez yiyeceği olan, yerin bitirdiği bir nimet var: Bunca özelliğini söyledim. Sanırım anladınız. Soğandan bahsediyorum. 

Fiyat yönünden zirvede. Piyasa ve pazarlarda yok satıyor.  Kışın zam şampiyonu. Tadı ağzımızı acıtırken fiyatı da cebimizi yakmaya devam ediyor. 

Hükümet, soğanın ateşini düşürmek için stokçuluk yapılıyor açıklamasını yaptı. Ardından birçok yerlere baskın yaptı. Stok yapılan tonlarca soğanı buldu ve piyasaya sürdü. TV ekranlarında saklanan soğanları  haber olarak gördükçe bundan sonra soğanın fiyatı düşer dedik. Günler, haftalar geçti. Nedense soğanın ateşi sönmedi, hâlâ zirvedeki saltanatını sürdürüyor, zirveyi de kimseye bırakmıyor. Semt pazarlarında doğru dürüst soğan yok. Tek tük varsa da tohumluk soğan diyebileceğimiz küçücük soğanın kilosu 3.5, orta büyüklükte biraz irisi 4 lira. Pazardaki diğer ürünlere farklı farklı fiyatlar çekilirken soğanın fiyatı tekel maddesi gibi standart. Farklı kuyumculardan altının gramına çeşitli fiyatlar verilirken soğanın fiyatı tek fiyat. (Bu benim gördüğüm pazardaki fiyatı. Bir de market veya manavlara soğan almak için gitsem göreceğim fiyat herhalde dudaklarımı uçuklatırdı.)

Fiyatların yükselmesinden üretici kazansa hiç gam yemeyeceğim. Alın terlerleridir, helâli-hoş olsun derim. Ama üretici kazanmıyor maalesef. 

Ne iş, nasıl iş, neler dönüyor anlayabilene aşk olsun. Hangi ürün olursa olsun, bir bakmışsın ki silah olarak kullanılıyor. Bir zaman pirinçte, sonra kırmızı mercimekte, ardından kırmızı ette aynı oyun oynandı. Fiyatlar uçuverdi birden. Kolay kolay da inmedi uzun süre.

Artık serbest piyasa diye bir şeye inanmıyorum. İpimiz paraya doymaz  birkaç kodamanın elinde. Onlar işini biliyor. Hasat zamanı borçlu üreticinin elindeki  ürünü burun kıvırarak yok pahasına satın alıyorlar, bir güzel stokluyorlar, tüm ürün ellerine geçince piyasaya yeterince ürün sevk etmiyorlar. Bir bakmışsın ki istedikleri ürün tavan yapmış. Vatandaşın cebi yanarken onlar keyif çatıyor hep. Zaten istedikleri de bu idi. Ne diyelim? Bunların gözlerini toprak doyursun.

Bazı ürünlerde fiyatlar bu şekil suni olarak yükseltildiğinde devlet hemen ithalat silahına sarılır. "Şu ürüne ithalat izni verilecek" açıklaması yapar yapmaz ürünün fiyatı gözle görülür bir şekilde düşmeye başlar. Devlet elindeki bu kozu niçin soğanda kullanmıyor, ne bekliyor?  Anlamış değilim.

* 19/12/2018 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.