28 Kasım 2018 Çarşamba

Din Öğretimi Genel Müdürlüğü İyi Yapmıyor ***

Din Öğretimi Genel Müdürlüğü kurulduğu andan itibaren hiç bu kadar hareketli olmadı. Hiç durmuyor. Hızda MEB'in diğer müdürlüklerini solladı geçti DÖGM. Girmediği, karışmadığı alan yok gibi. Haziran ve eylül aylarında öğretmenlerin yapmakla yükümlü olduğu seminer programlarını da hazırlıyor. İlçede görev yapan İHL, İHO öğretmenlerini ve diğer okullardaki Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmenlerini belirli bir yerde topluyor.

Proje üstüne proje, program üstüne program, etkinlik üstüne etkinlik geliştiriyor ve yarışma şartları belirliyor. Ardından “Alın bunları uygulayın” diye okullara gönderiyor. Tüm bunları okullarda uygulayacak olanlar da DİKAB(Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi) öğretmenleri.  Öğretmenler her ay hangi etkinlikleri yaptığını rapor şeklinde okul idarelerine vermek zorunda. Anlayacağınız Din Öğretimi Genel Müdürlüğü tam gaz çalışıyor.

Din Öğretimi’nin yaptığı bunlarla sınırlı değil. İki senedir de ilçede bulunan tüm Din Kültürü öğretmenlerini ayda bir değişik okullarda toplamak suretiyle onlara konunun uzmanları tarafından seminer veriliyor. Adı da DÖGEP. Açılımı: Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmenleri Gelişim Programı. Tamam bunu da yapsın, eyvallah diyebiliriz. Ne zaman yapıyor bunu sorumlular? Öğretmenin dersinin olduğu vakit. Yani öğretmeni dersten alıyor, onlara seminer verdiriyor. Bu durum senede bir falan değil, aylık rutin olarak yapılıyor.

Düşünün ki bir okulda görev yapan 8-10 DİKAB öğretmeni var. Bunları görevli izinli sayarak seminere alıyorsun. Bu öğretmenlerden her birinin o gün okulunda 6’ar saat ders yükleri olduğunu farz edelim. 6*8= 48 saatlik bir ders boş geçecek demektir. Bu kadar öğretmenin dersini dolduracak okulun nöbetçi öğretmen sayısı yeterli gelmez. Haydi diyelim ki nöbetçiler vasıtasıyla bu dersler dolduruldu. Nöbetçi öğretmen bu doldurduğu derste yoklamayı alıp sınıfın daha fazla gürültü yapmasını önlüyor sadece.  

Seminer öncesi bir okula uğradım. Müdür Din Kültürü öğretmenlerinin seminere gittiğinden, derslerini doldurma imkanı olmadığından dertliydi. Ben orada iken yardımcısını çağırdı: Hocam öğrencileri bahçeye çıkaralım dedi. Bu durumda başka da yapabileceği bir şey yoktu. Çünkü nöbetçi öğretmeni yeterli değildi.

Konuyu sadece bir okul üzerinden değil de ilçe üzerinden konuşursak mesele daha iyi anlaşılmış olur. Diyelim ki ilçe merkezinde 150 öğretmen var. Her bir öğretmenin görevli izinli sayıldığı seminer günü okulunda 6’ar saat dersi var. Karşımıza 900 ders saati çıkıyor. Bu durumun eğitim ve öğretim boyunca 5 defa yapıldığını düşünün: 900*5= 4500 saat ders boş geçiyor. Yani DÖGM bir iş yaparken boş geçen dersi hesaba katmıyor. Bu durumda boş geçen derse mi üzülürsün, seminere alınan öğretmen haftaya o sınıfa derse girdiği zaman dört saatte anlatacağı dersi iki saate sıkıştırdığına mı yansın, okul idaresi boş geçen dersleri dolduramadığına mı hayıflansın.

Hasılı Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’nün derslerin işlendiği esnada DİKAB öğretmenlerini geliştirme amacıyla onları seminere alması sağlıklı bir tasarruf değildir. Bu program neresinden tutarsanız maalesef elinizde kalır. Sonuç, sadece Din Öğretimi’nin planladığı seminer yapılmış oluyor. Geride bir alay boş geçen ders kalıyor. Din Öğretimi’nin iki yıldır uygulamaya koyduğu bu DÖGEP’ten maalesef ne Din öğretmenleri ne okul yönetimleri ne ilçe yönetimi ne de diğer öğretmenler memnun. Sanırım hala bu uygulamayı sürdürdüğüne göre camiada tek memnun Din Öğretimi Genel Müdürlüğü. O zaman Din Öğretimi yetkililerine bir sözümüz olsun.

Sayın Din Öğretimi Genel Müdürlüğü yetkilileri! İyi niyetli olduğunuza yürekten inanıyorum. “Öğretmenlerim bilgilensin, kendilerini geliştirsin” diye düşünüyorsunuz. Harekette bereket vardır. Ama sizin bu iyi niyetiniz iyi sonuç vermiyor. Çünkü bir şeyi yapacağız derken diğer bir şeyleri yıkıyorsunuz. Sizin bu yaptığınız namaz kılmak için orucu terk etmeye benziyor. Halbuki bir şeyi yaparken diğer bir şeyi yıkmamak prensibimiz olmalı. Kusura bakmayın! Yanlış yoldasınız. Yanlış yol ile doğru bulunmaz. Eğer bu işi hala yapmaya devam edecekseniz bu DÖGEP’i haziran-eylül seminer dönemlerinde yapsanız. Yok bu olmaz derseniz DİKAB öğretmenlerini yaz dönemi hizmet içi eğitim seminerine alabilirsiniz. Ne karar verirseniz verin ama asla öğretmeni dersten almayın. Ne olur, yol yakınken bu uygulamadan vazgeçin!

*** 01/12/2018 tarihinde Barbaros Ulu adıyla Pusula Haber gazetesinde yayımlanmıştır.

27 Kasım 2018 Salı

Teşekkür Belediyeciliği ***

—Üstadım! Nerede bir koltuk boşalsa -ilgi alanına girsin veya girmesin- bakıyorum oraya göz kırpıyor, büyük bir beklenti içerisine giriyorsun. Kendini tüm koltuklara layık mı görüyorsun yoksa sendeki bitmez tükenmez bir koltuk hırsı mı?
—Teessüf ederim. Ülkeme hizmetten başka bir düşüncem yok.
—Ülkeye hizmet illaki bir koltukla olmaz. Elinden gelen bir şey varsa mevcut pozisyonunla da yapabilirsin.
—İyi de hizmet yaparken altımda bir de koltuk olsa fena mı olur?
—Olurdu olmaya da kendi alanında bir koltuk istesen eh diyeceğim. Ama sen Diyanet İşleri Başkanlığı boşalır; oraya göz kırpıyorsun, Milli Takım Teknik Direktörlüğü veya bir kulübün hocası istifa etse hemen bir beklentiye giriyorsun. Kah bakan veya yardımcısı, kah vekil, kah Cumhurbaşkanı olmaya kalkıyorsun. Şimdi de sırada belediye başkanı olmayı düşünüyorsun. Yarın nerelere göz kırpacaksın Allah bilir!
—İsteyemez miyim? Sonra benim olanlardan ne eksiğim var?
—Tamam kardeşim, anladım. Bu göz kırptığın koltuklar birbirine zıt yerler. Haydi ilahiyatçısın, DİB başkanlığı olabilir diyeceğim. Teknik heyete soyunmaya ne diyelim?
—Ayıp oluyor ama! Belki de en kolayı teknik hoca olmak. Yönetime bir liste verirsin: Ben şunları şunları istemem, şu futbolcuların alınmasını istiyorum dersin. Almazlarsa istediğim futbolcular alınmadı der, maaşımı alır, işime bakarım. Dediğim mevkilere istediğim futbolcu alınır da başarı gelmezse takımın kondisyon eksikliği var, zaman gerek derim. Kulübün istediği başarı bir türlü gelmez ise kulüp yönetimi anlaşmayı tek taraflı feshedebilir. Onlara niye böyle yaptınız demem ve gücenmem. Ben işime son verildikten sonra mukavele gereği alacağımı yattığım yerden yine almaya devam ederim. 
—Pes doğrusu! Pekiyi siyasetten anlıyor musun? Mesela belediye başkanlığından. Senin o göz kırptığın koca belediyeyi yönetmeyi sen çocuk oyuncağı mı sanıyorsun?
—Haksızlık yapıyorsun ama! Ben öyle büyükşehir istemiyorum. Bana büyükşehir olan bir ilin bir ilçe belediye başkanlığı da olsa yeter. Zira orada da koltuk var.
—Diyelim ki koca şehrin bir ilçesinin belediye başkanı oldun. Yeni büyükşehir yasasıyla birlikte sorumluluk hep büyükşehirde. Küçük belediyenin doğru dürüst imkanları yok. Nasıl hizmet edeceksin vatandaşa?
—İşte ben de tam bu yüzden istiyorum ilçe belediyesini. Nasılsa çöpün dışında ilçenin hemen hemen tüm yük ve sorumluluğu büyükşehirde. Anlayacağın bana pek iş kalmayacak.
—Ama vatandaş daha bu yasaya pek alışmadı. Senden bekler tüm hizmeti. Bu durumda ne yapacaksın?
—Bundan kolay ne var? Kim ne isterse efendim bu iş büyükşehrin uhdesinde diyeceğim.
—Pekiyi sen ne yapacaksın orada? Seni vatandaş niye seçecek bu durumda?
—Öyle deme! Bulurum elbet kendime bir iş.
—Mesela?
—Çöp benim sorumluluğumda olacak biliyorsun. Çöp deyip de geçme! Her işi üzerine alan büyükşehir çöpü niye almaz? Demek ki zor bir iş! Bir an için ilçenin çöplerinin toplanmadığını düşün. İlçe kokudan geçilmez. Demek ki sorumluluğumda olacak temizlik işi önemli.
—Her işi yapan büyükşehir çöpü niye almaz? Bunu anlayamadım ama haydi diyelim ki çöp önemli. Çöpün dışında ne iş yapacaksın?
—Öyle deme, kırılıyorum bak! Geri kalan zaman diliminde düğün, cenaze ziyaretleri yaparım, pazar yerlerini gezer, pazarcı esnafıyla iç içe olurum. 
—İyi de bir beş sene böyle geçer mi?
—Teşekkür belediyeciliği yapacağım.
—Nasıl yani? Üstüme iyilik sağlık! Bu da yeni mi çıktı? Nedir teşekkür belediyeciliği?
—Efendim! Az önce çöpün dışında her şey büyükşehrin sorumluluğunda, o yapacak dedik ya!
—Evet o yapacak. Sen?
—Büyükşehir yapacak, ben ona sosyal medya üzerinden teşekkür edeceğim. Mesela mezarlıkların otunu yoldurdu, ben "İlçe mezarlığımızın otunu yolan büyükşehir belediye başkanımız falana çok teşekkür ediyorum" diyeceğim. Yol mu yaptı? Teşekkür! Park ve bahçe mi yaptı? Kilitli taş mı döşedi? Teşekkür! İlçemizi ziyaret mi etti? Teşekkür! Hasılı ilçem için yapılan her hizmet için durmadan sosyal medya üzerinden teşekkür paylaşımı yapacağım. Kısaca benim teşekkür belediyeciliğim budur.
—Bunlar zaten kanunla belediyeye verilmiş bir görev değil mi? Bu durumda neyin teşekkürünü yapacaksın?
—Şimdi olmadı. Yapılan bir iyiliğe teşekkür etmeyecek kadar nankör değilim. O yapacak, ben teşekkür edeceğim.
—Bunun için seni orada tutmaya gerek var mı? Ne diye sana bir makam veriliyor, altına bir koltuk konuyor, ne diye başkan seçiliyor? Bu devletin yaptığı iş mi?
—Doğrusunu istersen bundan ben de pek bir şey anlamadım. Ama devlet büyükşehir olan belediyelerin ilçe belediyelerini durduruyor ve buralarda hala seçim yapıyorsa vardır bir bildiği. Hikmetinden sual olur mu?
—Şey?
—Ne buyurdunuz?
—Acaba ben de böyle bir belediyede başkanlık düşünsem mi diyorum?
— Durduğun hata! Zaten bir sen, bir ben kaldık aday olmayan.

*** 04/12/2018 tarihinde Barbaros Ulu adıyla Pusula Haber gazetesinde yayımlanmıştır.

Dinlemek Bir Nimetmiş Meğer! *


Allah’ın insanoğlu için verdiği nimetler say say bitmez. Keremine şükür! Vermiş de vermiş. Şu anda bana “Allah’ın insanoğlu için verdiği en büyük nimet nedir” diye bir soru sorsanız hiç düşünmeden tereddütsüz “susmak ve dinlemek” derim. Bu kanıya nereden vardınız derseniz benim dinlemek için gittiğim seminerde her lafa karışan, konuşmacıdan daha fazla konuşan insanı görünce siz de en büyük nimet olarak susmak ve muhatabı dinlemek cevabı verirdiniz.

Adam konuşmacı değil, tıpkı benim ve salondakiler gibi bir dinleyici. Sunumu yapan
-nereden aklına geldiyse- tek düze bir konuşma yapmayayım, dinleyicilerin dikkatini çekeyim diye bir soru sordu. Sen misin soran? Susturabilene aşk olsun! Aldı adam seminerin merkezine kendisini. Kah örnek veriyor, kah itiraz ediyor, kah açıklama yapıyor. Tamam monolog iyi değil, dinleyicileri de işin içine katmak gerek. Ama bizim seminer, sayesinde monologdan diyaloga geçti. Biraz sunumcu, biraz da bizim ki konuştu. Biri bıraktı, öbürü aldı lafı. Bir an için bize sunum yapması için üniversiteden davet edilen hocayı indirip bu arkadaşı çıkarmak istedim kürsüye. Ama ne edersiniz ki etkisiz ve yetkisiz bir elemandım bulunduğum yerde.

Sunumu monologdan diyaloga dönüştüren, tabir yerindeyse kör ve sağırın birbirini ağırladığı bir ortamda diğer dinleyiciler olarak konu mankeni olduk. İşte böyle bir ortamda ben onları yani bizimkini dinledikçe susmanın ne büyük bir nimet olduğunu anladım.  Nasıl nimet olmaz ki? Allah iki kulağı bize bir diğer nimet olarak vermişken niçin bir dil vermiş? İki dinle bir konuş diye değil mi? Aman Allah’ım! İnsan bu kadar mı geveze olur? Bir insan bu kadar mı işin merkezine kendini alır ve bencil olur? Bir başkasının söyleyeceği yok mu deyip sağına soluna bakmaz mı bir insan? Allah bilir ya bu adamla teşriki mesaisi olan başta eşi, çocukları ve öğrencileri buna sabrettikleri için cennetlik olmalı.

Her toplantıda “Ben buradayım, ben bunların en alasını bilirim” dercesine kendisini gösteren bu muhteremin adını bilmesem de toplantıların içine eden bu kişiyi sima olarak tanıyorum. Kendisine söz verilmese de tıpkı Mecliste bazı vekillerin kürsüde konuşan hatibe laf attığı gibi laf atma yönü de var. Bugüne kadar bir Allah’ın kulunu beğendiğini görsem hiç gam yemeyeceğim. Bugün veya bir gün tıpkı oruç tutuyor gibi susma orucu tutacağım dese insan evladısın deyip alnından öpeceğim. Ama nerde? Adam boş teneke gibi gürültü yapıyor, bu böyle olmaz, şöyle olur dercesine kendini göstermeye çalışıyor. İşte bu yönüyle tanıyorum bu muhteremi. Keşke Allah Teala imsaktan-iftara kadar yeme, içme ve cinsellikten uzak kalmaktan ibaret orucu farz kılarken bir de susma orucunu bize farzı kılsaydı ne güzel olurdu. Böyle bir oruç şekli olsaydı en azından konuşamadığı için bu adam çatlar ölürdü de çoluk çocuğu, çevresi ve öğrencileri rahat bir nefes alır, “Şükür kurtulduk, dünya varmış” derlerdi.  

Neyse ki ben kendisini ayda bir rutin yapılan seminer dolayısıyla bir-iki saat görüyorum. Gecesini-gündüzünü bununla geçiren kişilere Allah ecir ve sabır versin. Bugünün nimetini tekrar edelim: Susmak en büyük nimettir.

* 30/11/2018 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.