29 Eylül 2018 Cumartesi

Ders Kitaplarındaki Müsrifliğimiz ***

Ekonomimizde meydana gelen sıkıntı şu ya da bu şekilde her birimizi etkiledi, belli bir süre daha etkilemeye devam edecek. İnşallah bu sıkıntı uzun sürmez.

Hükümet ayağını yorganına uzatacak şekilde tedbirler almaya başladı. Yapacağı yatırımları yeniden gözden geçirdi. Öncelikli olmayan yatırımları öteledi. Tasarruf tedbirlerini uygulamaya koydu. Başka da çaresi yoktu zaten.

Hükümet birçok alanda kesintiye giderken nedense en büyük israflarımızdan olan ücretsiz ders kitabı dağıtımından ne vazgeçti, ne de kesintiye gitti. 2003-2004 öğretim yılından itibaren ilköğretimlere, 2006-2007 öğretim yılından itibaren ise liselere gönderilen ders kitaplarını ücretsiz göndermeye devam ediyor. Çünkü bir devlet politikası oldu artık.

Sosyal devlet anlayışı çerçevesinde devlet sadece fakir ve ihtiyaç sahibi ailelerin kitaplarını karşılaması gerekirken zengin-fakir demeden her öğrencinin kitabını karşılama yolunu seçti. Haydi eşitlikçi bir anlayışla herkesin ders kitabı ihtiyacını karşılaması gerekir diyelim. Niçin dağıtılan kitaplar sene sonunda geri toplanıp ertesi yıl yeniden kullandırılma yoluna gidilmiyor? Halbuki zamanın Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, ücretsiz ders kitabı ile ilgili açıklama yaptığında "Öğrenciye kitabı yıl sonunda geri almak üzere ödünç vereceğiz" demişti. Maalesef dediğiyle kaldı. Ödünç verme işi hiç uygulanmadı. Yılsonunda kitaplar ya öğrencide kaldı ya da geri getirilen az sayıdaki kitap geri dönüşüme gönderildi. Devlet her yıl kitap bastırma yolunu seçti. Keşke aynı kitap olsa yine gam yemeyeceğim. Ders kitabının üzerinde "Bu kitap TTKB tarafından  okullarda beş yıllığına ders kitabı olarak okutulması tavsiye edilmiştir" yazmasına rağmen aynı kitap okunması için ikinci yıl okullara gönderilmemiştir. Yerine başka kitaplar yazdırılıp gönderilmiştir.

Devletin bu ücretsiz kitap dağıtımını bir devlet politikası haline getirmesinden ve ödünç verme işine başvurmamasından sanırsınız ki bu devlet ekonomik yönden çok zengin, parayı harcayacak yer arıyor. Nerde? Keşke öyle olsa! Ya da kitabın ham maddesi olan kağıt bu ülkenin öz sermayesi de devlet milli sanayinin kalkınması için yerli sanayimize destek veriyor. Maalesef bu da değil. Müfredat değişmemiş, konular aynı, ama neredeyse her yıl yazarları değişiyor sadece.

Merak ediyorum bu ülke Almanya’dan daha zengin de bizim haberimiz mi yok? Geçen gün sosyal medyada bir paylaşım gördüm. “Almanya’nın Köln şehrinde bir ortaokul kitabı okul tarafından öğrencilere ödünç veriliyor. Alınan kitap sene sonunda geri verilmek zorunda. Kitabı ödünç alan kişi 12.sahibiyiz” diye paylaşmış. 12 yıl demek bu kitap en az 12 öğretim yılı tedavülde ve halen kullanılıyor. Demek ki ne kitap değişmiş, ne de müfredat. Aynı kitaptan şu ana kadar 12 öğrenci faydalanmış. Şimdi bir düşünün bizde 12 yıl bir kitap okutulur mu? Ya da 12 yıl öncesinde okutulan bir kitabı kırtasiye tereklerinde ve okulların depolarında görebilir miyiz? Bizim en iyi yaptığımız kullanmadığımız fazla yeni kitapları geri dönüşüme göndermek. Bizde bırakın bir kitabı 12 yıl kullanmayı, biz yeni çıkmış taze ders kitaplarını mı bile beğenmiyoruz, yeterli görmüyoruz. Yardımcı kaynaklarla ayakta durmaya çalışıyoruz.

Şimdi soralım, Hristiyan Almanya mı daha müsrif yoksa Müslüman biz mi? Herhalde cevabımız biz olur. Onların mı tasarrufa ihtiyacı var, yoksa bizim mi? Bugünkü Almanya’nın ve bizim ekonomik durumumuz göz önüne alınırsa Almanya’nın tasarruf etmesi mubah ise bizim tasarruf etmemiz farzı ayındır. Pekiyi tüm bu yaptığımız bizim inancımıza yakışıyor mu? Halbuki biz “Akan bir nehrin kenarında bile olsan, normal bir miktarın üzerinde su kullanman israf olur” diye uyaran bir dinin müntesibiyiz. “Yiyiniz, içiniz ama israf etmeyiniz. Çünkü Allah israf edenleri sevmez” diyen bir kitaba amenna ve saddekna diyoruz. Demek ki icraata dönmeyen bir dil ve din anlayışı var bizde. Sözün özü aalesef müsriflik paçamızdan akıyor.

Bence Türkiye ne yapıp ne edip okullara verilen ücretsiz ders kitapları konusunda ödünç verme sistemini hayata geçirmelidir. Hem de hemen! 29/09/2018


*** 02/10/2018 günü  Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

28 Eylül 2018 Cuma

Yardımcı Kaynak Sorunumuz *

İlk, orta ve liselerimiz açıldı. Öğrenci ve öğretmenin ders materyali olan ders kitapları öğrencilere dağıtıldı. Dersler başladı. Ama telaş bitmedi. Şimdi sırada hangi dersten, hangi yardımcı kaynak alalım/alınsın derdi var. Çünkü bize sadece ders kitabı yetmez, takviye için mutlaka yardımcı kaynak olmalı anlayışı beynimize yerleştirileli çok oldu. 

Yardımcı kaynak ihtiyaç mı değil mi? Alalım mı almayalım mı? Kimine göre ihtiyaç, kimine göre fuzuli masraf. Öğretmen "Sayın veliler/öğrenciler! Yardımcı kaynağa gerek yok, MEB'in gönderdiği ders kitabı yeterli" dese bazı veliler, "Olur mu hocam! Birçok okul aldırıyor, burada çocuklarımızın geleceği önemli. Yardımcı kaynak olmaz ise çocuklarımız diğer çocuklarla nasıl yarışacak" şeklinde bir eleştiri getiriyor. Öğretmen "O zaman yardımcı kaynak almak isteyen alabilir" dese veliler "Hangisini alalım" der. "Yayınevi adı vermiyorum/veremiyorum. İsteyen istediği kitabı alabilir" dese "Hocam, siz bir yayınevi adı verin. Sınıfta birlik olsun, oradan ödev verirsiniz. Farklı yayınevi olmasın" der hemen veli. Bu durumda öğretmen ne yapsın? Aldırsa olmaz, aldırmasa olmaz, yayınevi adı verse hiç olmaz. Veli istiyor, öğrenci istiyor, bazı öğretmenler istiyor. Kitabı pazarlayan yayınevi elemanı ders hocasını bir görsem de kendisine bir numune versem diye okulun etrafında dolaşıp duruyor. Bakanlık, her sene başında "Sakın ha! Öğrenciye yardımcı kaynak aldırmayın, bunun için veli ve öğrenciyi zorlamayın. Eğer bir öğretmen yardımcı kaynak aldırırsa onun hakkında gerekli incelemeyi yapması konusunda valilikleri uyaran" bir yazı gönderir. Bir veli "Devletin verdiği kitaplar yetmiyor mu? Falan öğretmen çocuğuma yardımcı kaynak aldırıyor" şeklinde bir şikayette bulunsa -ki eksik olmaz- yetkili merci hemen öğretmen hakkında bir inceleme ve soruşturma başlatır.

Her okulda sene başında rutin hale gelmiş yardımcı kaynak muhabbeti üç aşağı, beş yukarı bu şekilde cereyan eder. Gördüğünüz gibi öğretmen iki arada bir derede kalıyor. Öğretmen yardımcı kaynak aldırsa da suç, aldırmasa da. Çünkü her halükarda öğretmenin başı belada. 

Bakanlık istediği kadar ilave kitaba yasak getirsin, okul ve öğretmenleri kıskaca alsın, gerekli denetimleri yapsın; ilk, orta ve lise öğrencilerinin çantasında, sıraların alt gözünde yardımcı kaynak eksik olmuyor. Kırtasiyecilerin rafları tıka basa yardımcı kaynak dolu. Fazlasını da yerlere koyuyorlar. Öğrenci ve veli, istenen kitapları aldıkça tükenen kitaplar yok satmaya başlıyor. 

Eğitim sistemimiz sınav odaklı olduğu müddetçe, herkes emsallerine fark atmayı düşündüğü yarış mantığı devam müddetçe etüt, kurs merkezleri açılmaya devam edeceği gibi yardımcı kaynaklar da alınmaya, aldırılmaya devam edecektir. Yine öğrenci, öğretmen ve velide Bakanlığın gönderdiği kitapların yeterli olmadığı kanaati oldukça bu kitaplar yine alınmaya devam edecektir.

Bakanlık yardımcı kitaba yönelmeyi azaltmak ve yok etmek istiyorsa ders kitapları ile sınav sorularını bir noktada örtüştürmesi gerekiyor. Başka türlü bu sorun ortadan kalkmaz. Hele yasakla bu iş hiç çözülmez. Hatta yardımcı kaynağa yönelimi daha da artırır. Çünkü yasaklar cezbeder. 28/09/2018

* 03/10/2018 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

27 Eylül 2018 Perşembe

Yarası Olan Gocunacak Elbet!

Duygu ve düşüncelerimi sosyal medyada paylaşmaya başladım ilk önce. Hayatımda maddi bir şeyim olmasa da bir arkadaşımın yardım ve önerisiyle şahsıma ait "dilinkemigiyok" adında bir blogum oldu.

Nev-i şahsına münhasır bu blogum tabir yerindeyse benim günlüğüm gibidir. İçimi döktüğüm yerdir. Nerede ibretlik, ilginç, dert edindiğim, hoş karşılamadığım, geçmişte başımdan geçen bir olay veya konu gözüme ilişmiş, kulağım işitmiş, aklıma gelmiş ise sayfamın ilgi alanına girer. Fırsatını bulduğum ilk anda o konuyu işlerim sayfamda. Kah otobüste, kah bir çay ocağında, kah evde uzun otururken, kah haberleri dinlerken. Yazma aletim konuşmak ve haberleşmek için aldığım cep telefonumdur ağırlıklı olarak.

Konuyu ele alırken kafamda plan yapmam, çalakalem yazmaya başlarım. Ne şekilde yazacağımı planlamam.  Yazılarım bazen espri yüklüdür, bazen duygu yüklüdür. Bazen direk girerim yazıya. Bazen konunun etrafında dolanırım. Bazen hicvin izleri görülür yazımda.

Genelde toplumsal olaylar olmak üzere her konu ilgi alanıma girer. Değindiğim konuların çoğu araştırma mahsulü değildir. Gözlemlerime dayanır. Gözlemlerime duygu ve düşüncelerimi katarak bir sonuca varmaya çalışırım. Ne oldu haberini aslında ne/nasıl olmalıydı sorularıyla irdelemeye çalışırım.

Olaylara eleştirel yaklaşırım ama yapıcı eleştiri benimki. Olayı kimin yaptığına bakmam. Kolay kolay isim ve yer zikretmem. Asla kişiselleştirmem. Çünkü kişilerle değil benim işim. Bugün Ali yapmıştır, yarın Veli yapar. İsim vermeden Ali'nin yaptığını eleştirirken bu hatayı Veli'nin yapmamasıdır kastım. Kızım sana söylüyorum, gelinim sen dinle gibi. Kişiden hareketle bir camiayı, grubu hedef alarak genelleştirmem. Çünkü hata ve yanlışlar kişiseldir. Genele teşmil edilemez. Olayın hoş olup olmadığıdır zira benim ilgi alanım. Hadiseleri değerlendirirken iğneyi hep kendime batırmaya, özellikle içinde bulunduğum camianın yanlışlarına, savrulmalarına dikkat çekmeye çalışırım. Kendi bakış açım çerçevesinde yanlışa yanlış, doğruya doğru; keşke böyle olsaydı derim. Bugün yanlış yapanın yanlışına isim vermeden değinirim, ertesi günü aynı kişi iyi bir iş yapar, bu sefer överim.

Yazarken öğrenmeye devam ediyorum. Bugün yanlış görüp eleştirdiğimin yanlış olduğunu öğrenince demek ki ben o zaman yanlış düşünmüşüm derim. Yazdıklarım beğenilsin, zira ben güzel ve doğru yazıyorum iddiasında hiç olmadım. Hem sosyal medyadaki hesabım, hem de blogum herkese ve her türlü eleştiriye açıktır. Çünkü hata yaparım. Yanlış düşünürüm. Tıpkı bir futbol maçının hakemi gibi görürüm kendimi. Hakem gördüğünü çalar. Kararı taraflarca tasvip görür, ya da görmez.

Yazılarımda dert edindiğim konulara değinirken şunu yazarak şuna bir ayar vereyim, haddini bildireyim iddiasında hiç olmadım. Bir yerdeki olayı bloguma taşımak suretiyle o yeri, kişiyi veya kurumu aleme mat etme gibi bir düşüncem de yok. İçimi boşaltıyorum sayfama. Dert ortağımdır aynı zamanda blogum. Benden ve yazdıklarımdan rahatsız değil gördüğüm kadarıyla. Çünkü 2000'e yakın yazı yazdım. Hiç yeter artık! Bıktım senin yazıp çizmenden demedi. Senin şu yazdığını onaylamıyorum demedi. Bugüne kadar her türlü üslupla her yazdığıma eyvallah dedi. Sıkıldım, yoruldum da demedi. Sağolsun her yazdığımı kaydetti, okusun diye alıcısına ulaştırmak için paylaşmama imkan verdi. 

Her dediğime, her sözüme onay veren sayfam yıllar yılı her türlü derdime ortak olarak hiç dertlenmezken her şeyden nem kapan bazı tipler "Her doğru, her yerde söylenmez" deyip yazdıklarımı tasvip etmediğini belirtmiş kalabalık bir ortamda. Belirtmiş diyorum. Çünkü gıyabımda konuşmuş, gelip yanıma bana bir şey söylemiş değil. Ya da çağırıp yanına "Kardeş! Yazdığın şu şu yazılardaki şu görüşlerine katılmıyorum demedi. Medeni cesareti mi yok benimle konuşmaya, ya da benimle konuşunca itibar kaybına mı uğrar? Yoksa bir yarası mı var veya ne olur ne olmaz diyerek gölgesinden mi korkar? Yoksa yazılarım suç mu teşkil ediyor? Ya da suç veya suçluyu mu övüyor?

Muhatabım derdini veya karın ağrısını söylemeyince derdi nedir bilmem ama bir yarası olduğu belli, ya da alıngan biri olmalı. Alınganlığın tedavisi yok. Bu tipler her şeyden nem kapar. Mıknatıs gibi her şeyi üzerine çeker. Yok yarası varsa ya tedaviyi kabul edip iyileşecek ya da gocunmaya devam edecek. Çünkü benim hakaret etmeden; isim, yer, şahıs belirtmeden yazdığım yazılardan ancak yarası olanlar gocunur. Ne mutlu bana ki gocundurabilmişim. Zira bu yazılar birilerine dokunsun ve gereği yapılsın diye yazılıyor. Etliye-sütlüye karışmayan, zülfiyare dokunmayan yazı olur mu? Bu yazılar sayfa doldursun, çeşitlilik olsun diye yazılmıyor. Sanat olsun diye de yazılmıyor. Bu yazılar toplum yararına katkı olsun diye yazılıyor. 

Kimse kusura bakmasın! Yazdığım yazıların kahir ekseriyeti adrese teslim yazılardır. Herkes payına düşeni alacak ve gereğini yapacak. Doğru yaptığına inanıyorsa üzerine almayacak, yanlış yaptığını görür ve anlarsa doğrusu ne ise onu yapacak; yaptığı, yanlış anlaşılmışsa bu yanlış anlaşılmayı gidermek için muhatapları ikna edecek. Ama asla gocunmayacak. Bunun için özellikle amme hizmeti yapanların taşın altına elini koyması, yanlış algıyı giderecek girişimlerde bulunması gerekiyor. Kaçak güreşerek arkadan konuşarak mesafe alınmaz eğer amaç üzüm yemekse...

Yazılarımı kimse beğenmek zorunda değil, tıpkı okumak zorunda olmadığı gibi. Okumaz, görmezden gelir olur biter. Kimseye kendimi, düşüncelerimi beğendirme gibi bir niyetim yok. Sipariş üzerine yazı yazmam, nabza göre şerbet vermem. Adı üzerinde bu dilin kemiği yok. Bu dili dinlemeye, okumaya hevesli olanlar bu dilin dikenine katlanacak. Bu dilin dili döndüğü, eli yazdığı müddetçe bu dil, kınayanın kınamasına aldırmayacak ve yazmaya devam edecek. Kimse için yazmıyorum. Kendi bildiğim doğruları  -Allah bana yazma irade ve gücü verdikçe- yazmaya devam edeceğim. 

Kimse kendini dünyanın merkezine koyarak dünyanın kendi etrafında döndüğünü sanmasın, kendisini ve deruhte ettiği makamı bulunmaz Hint kumaşı olarak görmesin. Ben burada olmaz isem burası yıkılır, yürümez diye düşünmesin. Zira mezarlıklar kendisini vazgeçilmez olarak görenlerle dolu. Tıpkı benim yazılarım da dünyanın merkezi değil, dünya benim etrafımda dönmüyor. Bulunmaz Hint kumaşı hiç değil, vazgeçilmez hiç değil.

Hulasa, kimseyi kırmadan, dökmeden, hakaret etmeden doğru bildiğim doğrularımı yazmaya devam edeceğim. Anılarımı, yaşadıklarımı, gözlemlerini aktaracağım. 

Sahi suç mu anıların ve yaşananların yazılması? Suçsa bileyim. Eğer suç değil de bu mütevazı blogta yazılanlardan nem kapıyor, korkuyorsa birileri, kimse kusura bakmasın korkunun ecele faydası yok. Hamama girdiyse terleyecek. Eleştirecek ve eleştiriye de açık olacak. Bunun için önce öz güven, medeni cesaret gerek ve iletişime kapalı olmamak lazım. Nokta.