20 Eylül 2018 Perşembe

Hizmetli ve Memurlardan Mürettep Bir Tören

2008 veya 2009 yılları olsa gerek. Okul müdürüyüm. Günlük Konya’dan gidiş-geliş yapıyorum. Tüm Türkiye’de olduğu gibi çalıştığım ilçede de çelenk töreni var.  

Yönetmelikte yeri var mı bilmiyorum ama protokolde yerimiz olmasa da tüm çelenk törenlerine katılımımız zorunlu. Hele bir de küçük bir ilçede görev yapıyorsanız törene gelmeniz farz gibi bir şey.

Bazı çelenk törenlerinde hiç görevimiz olmamasına rağmen dolgu malzemesi görevi görür okul müdürleri. 

Birlikte gidiş geliş yaptığımız arkadaşların her biri, kimi çelenk törenine gelemeyeceğiz diye kimi resmi, kimi gayri resmi izin aldı. Ben de izin alma yoluna gidersem olmaz, şık olmaz. Bari ben geleyim dedim. İsteksiz de olsa geleceğim ama nasıl? Çünkü normal bir günde değil törenimiz: Pazar günü. Hafta içi olsa problem değil. Ekiple birlikte altımızda özel araba 50 km’lik mesafeyi tek vasıtayla birden alırız. Neyse niyete aldım Pazar günü aktarmalı da olsa katılacağım törene. En az üç aktarma yapacağım.

Pazar günü herkes evinde yatarken ben çıktım yola. İlk önce toplu ulaşım marifetiyle çarşıya geldim. Çarşıdan tramvaya binerek otogara gittim. Baktım, bizim ilçenin dolmuşunun dolması için biraz beklememiz lazım. Ama ben vakitle yarışıyorum. Gecikmeye gelmez. Ne yapayım derken ilçe minibüsümüzün yanında, ilçemizin ilerisinde bir ilçeye taşımacılık yapan bir başka dolmuş var. Kalktı kalkacak. En iyisi buna bineyim. Yol üzerinde iner, ondan sonra geri kalan yedi km için Allah kerim. Hiç olmazsa hayatımda hiç yapmadığım otostop yaparım dedim. 

İlçemiz kadar olan hatta daha büyüğü olan belde de indim. Gelip geçen araba yok. Sabahın köründe bir de pazar günü kim olsun. Aklından zoru olmalı insanın kapalı pazar günü. Baktım, otostop yapmak için beklemeye zaman yok. Çünkü tören beklemez. Hemen önümde ticari bir taksi belirdi. Atladım ona. Tören başlarken yetiştim. Hemen hazır ol vaziyetine geçtim.

Kaymakam çelengi koyar koymaz ardından söylenen İstiklal Marşı ile tören birkaç dakika içinde sona erdi. Sağıma soluma baktım, tanıdık kimler var diye. Ne de olsa 11 tane merkez okul var. Mutlaka o okullardan müdürler katılmıştır dedim. Maalesef hiçbir okul müdürünü göremedim. Kimi okulları müdürün yardımcısı, kimini memuru, kimini de hizmetlisi temsil etmek için törendeki yerini almış. Töreni zorunlu tutan, katılmadığın zaman veryansın eden asıl görevi bir okulda şef olan ilçe milli eğitim müdürü de yoktu törende. 

Tören bitti herkes dağılırken ilçe milli eğitimde görevli hizmetlinin yanına yaklaştım. Hal-hatırdan sonra nerede seninki dedim. “Bilmem Hocam! Ben gelemeyeceğim. Benim yerime sen katil. Okul müdürlerinden de gelmeyenleri not et dedi bana. Ben herkesi geldi derim, kimseyi jurnalleyemem” dedi. Görüşmek üzere deyip vedalaştım.

Dört vasıta değiştirerek geldiğim çelenk töreninden 5 dakika içinde geri gitmek için ayrıldım. Konya otogarına kendimi attırmak için dolmuşa bindim. Ardından üç vasıta değiştirerek evime geldim. Üzerime vazife olmayan görevimi yapmıştım. Ama içimde görevini yapmış bir insanın rahat ve huzuru yoktu. Çünkü törende okul müdürü ve kurum müdürleri namına kimse yoktu. Gelmeyeni asıp kesen görevlendirme şef de yoktu. O da hizmetlisini görevlendirmişti. Yani ilçe milli eğitim müdürlüğünü kendisi değil, şube müdürleri değil, şefi değil, hizmetlisi temsil etmişti. Hem de iki görev birden vermişti hizmetliye. Bir temsil bir de jurnalcilik görevi. Hasılı katıldığım bu çelenk töreni ağırlıklı olarak hizmetlilerinden mürettep bir çelenk töreni idi.

Gazilerimiz bizim için yaralanmış, yaralandıktan sonra tedavi görmüşler ve yıllar sonra kendilerini anmak için Gaziler Günü tahsis edilmiş, yaşayan gazilerimiz protokolde yerlerini almış ve acıları geçmiş bir şekilde bizi izlerken bize de onları anmak düştü. Aradan yıllar geçmiş, unutmuştum bu çelenk törenini. Ama dağarcığımın bir köşesinde yer edinmiş ki televizyonlarda bugün “Gaziler Günü” anıldı denilince eski katıldığım bugün aklıma geldi. Ne diyelim, “Gazilerimizi hayırla yad ediyorum, eksik olmasınlar! İşi bilip işe gitmeyen ve kendi işini başkasına özellikle hizmetlilerine havale eden okul müdürlerinin ve ilçe milli eğitim müdürünün de "Gaziler Günü" kutlu olsun!

Kamuda Tasarruf Hemen ve Her Zaman! ***

TL’nin dolar karşısında aşırı değer kaybetmesinin ardından her türlü ürüne orantısız zam geldi. Girdi maliyetleri artan da zam yaptı, artmayan da. Kimi zorunlu fiyat ayarlaması yaparken kimi de fırsat bu fırsat deyip fırsatçılığını konuşturdu. Piyasa yapılan bu zamlarla kalır mı? Temenni ederim ki bu şekilde kalsın, hatta düşsün. Ama ürünlerin fiyatlarının daha da artacağı şeklinde bir kanaatim var. Orta ve dar gelirli bu zamların altından nasıl kalkar, evin bütçesini nasıl çevirir bilemem.

Gördüğüm bizi iyi günler beklemiyor. Hâlbuki 8-10 yıldır ürünlerin fiyatları artmamış, cebimiz para görmüş, alım gücümüz artmıştı. Paramız değerli olunca yeni ihtiyaçlar belirlemiştik kendimize. Öylesine almaya alışmıştık ki almazsak olmaz noktasına gelmiştik.

Ekonomimizin kırılganlığına dış saldırı da eklenince piyasa birden allak bullak oldu. Olan oldu artık. Bundan sonra ne yapabiliriz? Zira ölümden başka her şeye çare bulunur. İlk aklıma gelen kemerleri sıkmak… Zaruri ihtiyaçların dışında alavere yapmamak, tüketimlerimizi yeniden gözden geçirmek, gerekli bulmadığımız bazı alacaklardan vazgeçmek. Yani ayağımızı yorganımıza göre uzatma zamanı artık! Vatandaş olarak biz bunu yapacağız. Başka da bir çare görünmüyor.

Sanırım devlet de tasarruf yapmayı düşünüyor bugünlerde. Hazine ve Ekonomi Bakanı “Kamuda tasarruf tedbirlerine başladık” derken Cumhurbaşkanı Erdoğan da “Kamuda her alanda tasarruf yapacağız” açıklamasını yaptı. Bana göre hem Bakanın hem de Cumhurbaşkanının bu açıklamaları gecikmiş birer açıklama. Ta işin başından beri tasarruf yapmalıydık. Ki dinimiz bunu emrediyor: “Saçıp savuranları şeytanın kardeşleri” olarak adlandırır Kur’an. Ama biz ne yaptık? Uhdemizde olan malların bize Allah tarafından emanet edildiğini unuttuk: Saçtık savurduk. Hatta israf bu yapılan dendiğinde “Kime ne, para benim değil mi, istediğim şekilde harcarım” bile dedik. Elimizdeki olanı hoyratça kullandık. Nihayet sıfırı tükettik, bıçak kemiğe dayandı. Şimdi tasarruf edeceğiz, kısacağız diyoruz.

Merak ediyorum bu tüketim çılgınlığı bize kimden miras kaldı? Haydi dine mesafeliyiz. Bu yüzden Kur’an’ın söylediğini kulak ardı ediyoruz. Atalarımız asırlar önce “Sakla samanı, gelir zamanı” demiş. Keşke atalarımızı bari dikkate alsaydık. Ama biz şeytanın kardeşi olmayı tercih ettik bilerek veya bilmeyerek. Şeytanın peşine takılarak bugüne kadar kim ihya olmuş ki biz ihya olacağız hâlbuki?

Tasarruf güzel elbet! Bakanın ve Cumhurbaşkanının açıklamaları gecikmiş de olsa yerinde! Keşke bu tasarruf sıfırı tüketmediğimiz zaman; elimizde bol para olduğu, alım gücümüzün iyi olduğu zamanlarda da uygulansaydı daha iyi olmaz mıydı? Bugün tasarruf edeceğiz. Neyle tasarruf edeceğiz. Benim bildiğim tasarruf varken yapılır. Zaten deniz bitmiş, kum görünmüş, hatta kum da bitmiş. Ama zararın neresinden dönülürse kardır. Sadece ekonomik darboğazda iken değil, her zaman tasarruf etmeyi prensip haline getirip uygulamalıyız.

Millet şu ya da bu şekilde tasarrufunu yapar, yapacak da. Ama devletin şimdi ve her zaman tasarruf etme gibi bir mecburiyeti var. Çünkü devletin en altından en tepe noktasına varıncaya kadar tüm kamu kurum ve kuruluşları -eğer yapıyorlarsa- israf bataklığından sıyrılmalı, bir daha mı tövbe demeli. Olur-olmaz yere harcama yapma, etkinlik ve organizasyon yapma yoluna gitmemeli. Bin düşünüp bir iş yapmalı. “Bu para benim kendi öz param olsaydı bu işi yapar mıydım” demeli. Özellikle sahasında tek olan ve savurganlığın alasını yapan ve her yaptığını kılıfına uyduran belediyelerin kulağı çekilmeli. (Tasarruf edilecek bir diğer alan da kamu makam araçları.) 

Demem odur ki kamuda tasarruf yapılacaksa önce belediyelerden başlanmalı. Çünkü ellerindeki kamu malıdır. Bizde kamu malı yetim malı demektir. Hatırlatmak için söyleyeyim. Nisa 4.ayet mealinde, “"Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler hiç şüphesiz karınlarına ancak ateş doldurmuş olurlar. Zaten onlar alevlenmiş ateşe gireceklerdir." buyrulur. Eğer yetkililer emanet olarak verilen imkânları yerinde kullanmamışlarsa vay hallerine! Eğer dendiği gibi kamu malı, yetim malı ise yine vay hallerine!

*** 25/09/2018 tarihinde Pusula gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

19 Eylül 2018 Çarşamba

Baba! Harçlığımı Artırır mısın? *

—Baba! Harçlığımı artırır mısın?
—Ne artırması, nereden çıktı bu?
—Ortalığı görmüyor musun? Kantinden aldığım her şeyin fiyatı uçmuş. 
—Eee!
—Harçlığıma zam yapmanı istiyorum.
—Benim maaşıma artış mı oldu da sana zam yapacağım?
—Ben onu, bunu bilmem. Zam istiyorum. Verdiğin yetmiyor artık.
—Ben ne yapabilirim ki? Almadan vermek Allah'a mahsustur.
—Ben anlatamadım herhalde.
—Seni iyi anlıyorum evlat. Üstelik haklısın da.
—Eee o zaman?
—Ama alacağın yok.
—Niye, madem haklıyım?
—Evlat yok ki vereyim. Devlet bana, ben sana…
—O zaman ben ne yapacağım?
—Tasarruf yapacaksın.
—Can boğazdan gelir diyen sen değil misin? Nasıl tasarruf edeceğim? Hiç yemeyeyim mi?
—Yiyeceksin evlat. Ama şu da lazım, bunu da alacağım, ondan canım çekti demeyeceksin artık. Yani iyi bir hesap-kitap yapacaksın.
—Nasıl yapacağım bunu?
—Günlük harcaman gereken miktar ne ise o kadar harcamayı, ona göre alışveriş yapmayı deneyeceksin.
—.Benim günlük harçlığım 6 TL. Bir köfte ekmek 6.50, 0.5 lt su 1, simit 1.25, ayran 1, tost 4 lira olmuş. Nasıl çıkacağım bu işin içinden?
—Bre köftehor oğlum! Bu demektir ki köfte yemeyeceksin. Onun yerine alternatiflerine yöneleceksin. Mesela tost yiyebilirsin. Köfte yemeyince yanında ayran hatta su da alabilirsin. Ya da bir simit, bir tost yiyebilirsin. Su ya da ayran almazsan daha da paran kalır ertesi güne.
—Pekiyi ben hiç köfte yemeyecek miyim?
--- Hesap yaparsan her zaman yiyemesen de bazı günler köfte ekmek yiyebilirsin. Bazı günler tostla, bazı günler simitle geçiştirir, artan paranla ertesi günü köfte ekmek alabilirsin.
---Yanında içecek? Kuru kuruya boğazdan nasıl geçecek?
---İçmeyiver be evlat! Baktın boğazdan geçmiyor. Şebeke suyuna dayanacaksın. Hatta kana kana iç. Senden para isteyen mi var?
--Harçlık konusunda bu söylediğin son sözün mü?
---Maalesef evlat!
--- Bu demektir ki ayağımı yorganıma göre uzatacağım.
---Ha bu söylediğini ilk başta deseydin de bu harçlık meselesini bu kadar uzatmasaydık olmaz mıydı?
---Israr birçok şeyi halleder diye düşünmüştüm. Desene beni zor günler bekliyor.
---Sadece seni değil evlat! Milleti zor günler bekliyor. Her şey olmuş ateş pahası. Allah bundan geri koymasın. Bugünlerimizi aratmasın. Altından kalkamayacağımız yük vermesin. Sen haline şükret!
---Ben odama geçiyorum, diyeceğin var mı?
---Canının sağlığı evlat! Ama baktın olmadı, evden azık da götürebilirsin.
---İyi olur baba! Fiyatların bu derece anormal artışından dolayı alasım gelmiyor zaten.
---O zaman annene müracaat!

* 26/09/2018 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.