17 Eylül 2018 Pazartesi

Hafızamızı Kaybediyoruz *

Bir zamanlar öyle bir eğitim sistemimiz vardı ki birçok şeyi sular seller gibi ezberlerdik. Çarpıp tablosuyla başlamıştık ezbere. Milli bayramlarda şiir okumak için arkadaşlarımızla yarışırdık. Ardından İstiklal Marşı, Gençliğe Hitabe hepimizin ezberlediklerindendi. Matematik formülleri hep belleklerimizdeydi. Sınıf arkadaşlarımızın numaralarını ezbere bilirdik. Sülfürik asit bileşenini (H2S4O) hafızamızda yer etsin diye Hasan2, Salak Osman4 diye kodlardık. Türkçe, Hayat Bilgisi gibi derslerde öğretmen okuma parçasının özetini çıkartır, tahtada anlattırırdı. Çoğu elementlerin sembolünü bilirdik. Çünkü ezberletirlerdi öğretmenlerimiz.

Okullardaki bu ezber mantığını günlük hayatımızda da kullanırdık. İletişim halinde olduğumuz çoğu kimsenin ev telefonunu birkaç aramayla hafızamıza yerleştirir, bir daha ajandaya bakma ihtiyacı hissetmezdik. Bakmayın siz bazılarının "Bu millet balık hafızalı" dediklerine. Sağlam ve çakı gibi bir hafızası vardı bu milletin. Ya şimdi? Şimdi aynı şeyi söyleyemiyoruz maalesef. Bunun iki nedeni var. İlki nice zamandır ezberci eğitime karşı olmamız. Diğeri de cep telefonları. 


Ezberci eğitime karşıyız diye çocuklarımıza doğru dürüst hiçbir şeyi ezberletmez olduk. Ezber dendi mi ürküyor bugünkü çocuklar. Hatta ailesi çocuğunu İHO ve İHL’ye vermek istediği zaman çocuk, “O okullarda ezber varmış, benim ezberim iyi değil, o okulu ben yapamam” şeklinde ayak diretiyor. Halbuki İHL’lerde yapacağı ezber toplamı 8-10 sayfayı geçmez.


Ezber kötüdür diyerek zihnimize hiçbir şey almaz olduk. Günübirlik yaşıyoruz artık. Üstüne üstlük cep telefonlarının yaygınlaşması da bu işin tuzu biberi oldu. Olan hafızamız da gitti. Çünkü hiçbir şeyi akılda tutma gereksinimi duymuyoruz. Lazım olacak ne varsa cep telefonumuza kaydediyoruz. Kaydetmekle kalmıyor, kullanacağımız ne varsa telefondan otomatik açıyoruz. Ne var bunda? Şifre yazmak için zaman kaybetmiyoruz diyebilirsiniz. Doğrudur zamandan tasarruf ediyoruz. Ama bir başka bilgisayardan girmek durumunda kaldığımız zaman şifremizi hatırlayamıyoruz. Düşün dur artık! İşin ne? Halbuki  şifre adına ne varsa cepten otomatik açmaya ne güzel alışmıştık. Burada yapacağımız tek çözüm eğer sistem kabul ediyorsa “Şifremi unuttum” butonuna basıp yeni şifre almak. Hele işin acilse dokuz doğurursun yeni şifre alıncaya kadar.

Geçen gün e sınav türü bir sınavda görev aldım. Görev yerimize yarım saat önce varmamız yeterliydi. Vardığımızı göstermek için ana bilgisayardan mebbis şifremizle sisteme giriş yapmamız gerekiyormuş. Ben kısa bir duraklamadan sonra şifremi buldum. Ama benden sonra gelen sisteme girmek için “Şifremi unuttum” butonuna basmak ve yeni şifre almak zorunda kaldı. Bu işi yapmak için de cep telefonundan faydalanması gerekiyor. Ama salona cep telefonuyla girmesi yasak. Dışarıda ve koridorda 25 dakika yeni şifre almak için uğraştı durdu. Neredeyse “Sınava gelmedi” muamelesi görecekti. Sınavın başlamasına 5 dakika kala nihayet işini halletti. Tabi o şifre almak için uğraşırken onun semeri bana vuruldu. Canı sağ olsun! Problem değil.

Hasılı, ezberci eğitime hep birlikte rezerv koyduktan sonra ardından gelen cep telefonları bizim hafızamız oldu. Akşam yediğimizi hatırlamıyoruz. Bereket kendi cep numaramızı ve her yerde istenen TC numaramızı ezbere biliyoruz. Kazara cep telefonumuz arızalanırsa işimiz kül. Birini aramamız gerekirse ezberden bildiğimiz bir numara yok.

Sonuç, sonucu ne olursa olsun ezberci eğitime karşı olmaya ve cep telefonunu kullanmaya ve şifremizi otomatik olarak açmaya devam. Kim vazgeçirebilir bizi bundan. Atın ölümü arpadan olsun! Acaba hafızamızı zorlamamak Alzheimer hastalığını tetikler mi? Şimdi siz düşünün artık!

* 22/09/2018 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

16 Eylül 2018 Pazar

Tabutun İçine Girdim

Hepimizin korkulu rüyası ölmektir. Bundan dolayı hiçbirimiz ölmek, o tabutun içine girmek, mezara gömülmek istemez. Aklımıza bile getirmeyiz ölümü. Çünkü ölümün yüzü soğuk. Ama korkunun ecele faydası yok. Zira her birimiz faniyiz. Ölümden kaçış yok. İstemesek de başımıza gelecek.

Size ölmeden öldüm ve tabutun içine girdim desem inanır mısınız? Girdim ve hiç kimseye tavsiye etmem. Zira ölümü iliklerime kadar hissettim. 

Beni gecenin bir sularında aldılar içeriye. Önce iç çamaşırım hariç üzerindeki her şeyi çıkarttılar. Ardından üzerime lacivert bir elbise giydirdiler. "Şuraya sırt üstü yat, ellerini vücuduna paralel uzat ve hiç kıpırdama, hareket etme" dediler. Denileni yaptım. Az sonra bana eşlik eden görevli çekip gitti. 

Makinenin çalışmasıyla birlikte beni bir güç başım tarafına çekti. Üzerimi tabuta benzer bir görüntü kapladı. Elimi kaldırsam dokunacağım. Ama hareket etmem yasak. Bana hareket yasak ama tabutun içindeki beni makine bir öne, bir arkaya getirdi götürdü. Ara ara gaipten gelir gibi garip sesler gelmeye başladı. Kah korna sesine benzer bir ses, kah alarma benzer bir ses geldi geldi, gitti. Sonra kendisini görmediğim ama onun beni izlediğini hissettiğim biri "Derin bir nefes al. Nefes almaya devam et. Şimdi nefesini tut" dedi ara ara bana. 

Ortam aydınlıktı ama korkuttu beni. 30-45 dakika kadar sürdü işkencem. Az sonra ses kesildi, görevli kapıyı açtı. Yanıma geldi. Kolumdan tutup tabutun içinden çıkardı beni. Ayağa kalkınca düşmemek için sendeledim. Terlemişim bir iyi.  Çıkıp üzerimi giyindim. Yavaş yavaş çıktım oradan. 

Girip çıktığım yer MR adı verilen ve Türkçede emar diye okunan aygıtmış. Nedense ilk defa içine girdiğim bu aygıtın görüntüsü, ortamı bana öldükten sonra içine gireceğimiz tabutu hatırlattı. Teşbihte hata olmaz. Ölmeden tabuta girdim anlayacağınız. Ölmeden önce ölümü hatırlamak isterseniz, nasıl bir şey ki diye merak ederseniz MR çektirin derim. Ölmeden önce ölmüş gibi çektiriyor zira.

Eğitim ve Öğretimimizde Kim Suçlu?

Eğitim ve öğretimimizde bir şeylerin iyi gitmediği hepimizin malumu. Maarifimiz felç. Can çekişiyor. Hepimiz bu felç durumdan kurtulmaya çalışıyoruz eğer buna kurtulma denirse. Daha doğrusu kurtulma çabamız var mı? Varsa da bunda samimi miyiz? Benimki de laf yani! Elbette kurtulmaya çalışıyoruz.  Ama nedense kurtulamıyoruz ve üstelik her geçen gün hasta daha kötüye gidiyor. Ölsün diye gözüne bakıyoruz, ölmüyor. Dirilip kalksın, koşsun istiyoruz; bu da olmuyor. Batıyoruz iyice.
Kurtulmak istiyoruz ama üzerimize toz kondurmadan suçu bir başkasına atmaktan ibaret bizim kurtulma çabamız. Suçlu kim? Bu da herkesin malumu! Kim olacak? Öğretmen tabi. Bugün tepeden tırnağa, eğitimin içindekiler ve dışındakiler öğretmeni eleştiriyor. Yılanın başı görülüyor. “Bu öğretmenlerle olmaz” diyor. Aslında eğitim ve öğretimde en büyük sorunumuz suçlu bulma, suçu birine ihale etme hastalığıdır. Önce kronikleşmiş bu hastalığı tedavi etmemiz gerekiyor.

Eğitim ve öğretim bir defa öğrenci, veli, çevre, okul, hizmetli, öğretmen, idareci, servisçi, kantinci, MEB’in taşra teşkilatından tepe noktasına varıncaya kadar bir paydaşlar bütünüdür. Bunca iç ve dış paydaşın olduğu bir ortamda suçtaki payımızı sorgulayacağımız yerde hepimiz tüm suçu öğretmene atarak egomuzu tatmin etmeye çalışıyoruz. Aslında bu bir topu taca atma durumudur. Oynamak istemeyen futbolcunun topu oyun alanının dışına vurmasına benzer.

Ben size burada bir suçlular listesi yayımlayacağım. Bakalım kimler var bu listede?
Eğitim ve öğretimin mutfağında olan öğretmen elbette suçludur. Öğretmen de tıpkı diğer kesimler gibi kendi rahatını düşünüyor. En iyi okulda çalışayım, okulum evime yakın olsun diyor. Daha fazla kazanmak istiyor. Okuldaki görevinin dışında ikinci bir iş yapmaya çalışıyor. Hiçbir şey yapamazsa özel ders veriyor, etüt ve kurs merkezlerinde çalışıyor. Hiç olmazsa okulunda açılmış olan “Yetiştirme ve Destek Kursunda” görev alıyor.

Ama tüm suç öğretmenin mi? Ya da öğretmenin suçlu olduğu bir durumda diğer paydaşların her birinin temiz ve suçsuz olması mümkün mü?  

Eğitim ve öğretimde diğer bir suçlu veli olan anne ve babalardır. Benim çocuğum en iyi okulda okuyacak, hep başarılı olacak. Aslında çok zeki. Tek suçu var, o da çalışmamak. Ben onun her istediğini yapacağım. Çocuğumun bir dediğini iki etmeyeceğim. Çünkü benim biricim çocuğum o. Zamanında ben çektim o çekmeyecek. Asla sanayi vb yerlerde çalışmayacak. Çünkü kıyamam ben ona. Onun yeri masa başı bir iş olacak.  Kimse onun kılına dokunamayacak. Eğer böyle bir şey olursa dünyayı dar ederim ona” düşüncesinde olan ve bu düşüncesini icraata koymuş çok veli var bu ülkede. Ben buna aşırı korumacılık diyorum. Velilerimizdeki bu aşırı korumacılık olduğu müddetçe çocuklarımıza okul ve öğretmenleri laf anlatıp sözünü dinletemeyecektir.

Eğitim ve öğretimde bir diğer suçlu MEB’in taşra ve merkez teşkilatıdır. Tüm yaptıkları öğrenci ve veli memnuniyeti üzerinedir. Diğerleri özellikle öğretmen ve idareci önemli değil. Çocuk sınıfta kalamaz bir defa. Bunun için elinden gelen gayreti gösterir. Çünkü bu durumdan hem veli, hem çocuk memnun kalmaz. Ayrıca kalan bir öğrencinin devlete maliyeti ne kadar biliyor musunuz der. Hatta öyle ileri gider ki “Hiçbir çocuk istemediği bir okul türünde okumayacak” diyerek veli ve öğrencilerin göz bebeği olmayı hep başarmıştır. MEB, velilerden daha korumacıdır.

Eğitim ve öğretimde bir diğer suçlu suçlular içerisinde belki de en masumu öğrencilerdir. Kalma yok, devamsızlık sorun değil. “Derse çalışmasam da olur. Nasılsa okul müdürüm ve annem ve babam gereğini yapmak üzere öğretmenle görüşür. Öğretmen de tüm bonkörlüğünü kullanarak bu sorunu çözer. İstediğim yaramazlığı yaparım, dersi dinlemem, ödevimi yapmam. Kim karışır bana. Nasılsa arkamda koca TC devleti var ve benim için yaşayan annem ve babam var. Onlar arkamda olduğu müddetçe günümü gün ederim.” şeklinde bir eğitim ve öğretim yapmaya geliyor.

Kurtuluş reçetesi basit aslında. Önce birbirimizi suçlamaktan kurtulacağız. Eğer suçlu bulmazsak olmaz derseniz -istisnalar kaideyi bozmaz- bir kısım suçlu listesine yukarıda kısaca değindim. Öğretmen, öğrenci, veli ve MEB kimseyi suçlamadan iyi bir özeleştiri yapma yoluna gitmelidir. Herkes payına düşeni öğrendikten sonra sorumluluğunu üstlenmelidir. İşimizi yaparken birbirimize güveneceğiz. Ki başka yolumuz yok. Ayrıca çalışanla çalışmayanı ayırt edeceğiz. Tüm bunları yaparken aramızda iletişim ve paylaşımı asla elden bırakmayacağız.