19 Temmuz 2018 Perşembe

Haydi Bu Günü Bilin Bakalım!

Günlerinde;
-gün görmediğin gündür,
-günlerinin günler öncesinden belirlendiği gündür,
-günler öncesinden hazırlığın yapıldığı, türlü ikramların hazırlandığı, evin silinip süpürüldüğü, sana öbür tarafa geç dendiği gündür,
-misafirler gelmeden sana erkenden evi terk et dendiği gündür,
-eve o gün erkek sineğin girmesinin yasak olduğu gündür,
-akşama kadar şurası senin, burası benim, bir de şuraya uğrayayım diye akşama kadar sağda-solda oyalandığın; herkes evinin yolunu tutarken görenlerin "Şu adamın gidecek evi yok mu" dediği gündür,
-akşam eve gelince mutfak lavabosunun yıkanacak kaplarla dolu olduğu ve sana "Aç mısın" diye sorulduğu gündür,
-"Ben tokum, sana ne hazırlayayım, gündüzden kalan kurabiye, kek, batırık; biraz da çay var. Isıtıp koyayım, ben evleri süpüreceğim dendiği ve senin o gün gündüzden kalanlarla bayram ettiğin gündür, 
-"Beni falan yere bırakabilir misin, beni akşam şuradan alabilir misin" dendiği gündür,
-işten geldiğin zaman evde yalnızlara oynadığın gündür,
-eve misafir gelmeden önce, geldiğinde, misafirler gittikten sonra veya misafirliğe gidildiğinde huzurun kaçtığı gündür,
-eve misafir gelmeden önce ekstradan alışverişe gönderildiğin gündür,
-misafire hazırlanan ikramın misafire ikram edilmeden elini süremediğin gündür,
-gelecek misafirlerin sana göre değil, misafirlere göre belirlendiği gündür...

Bildiniz mi bu günü? Bilmemeniz mümkün mü? O zaman bu günü söylemeye gerek yok. Zira malumu söylemek zaittir.



18 Temmuz 2018 Çarşamba

Kayaönünde Piknik

Bedava bir piknik teklifi aldım. Piknik yeri olarak şehrin gürültüsü ve kalabalığından uzak bir yer seçilmiş, şehre uzaklığı 70 km'lik bir mesafe. Çoluğu, çocuğu yanıma alarak atladım gittim pazar günü. Baldan tatlı idi benim için ne de olsa!

İçim içime sığmıyor. Nasıl sevinmezsin ki! Şehirden uzak bir yer seçildiğine göre doğa harikası bir yer olsa gerek. Bir tarafta akan su, dopdolu barajı, yemyeşil tabiat, püfür püfür esen rüzgar. Camız havası gibi bir şey beklediğim.

Yeme ve içme sonunda otur otur sıkılırsam diye yanıma da benden bir parça olan cep telefonumu aldım. Onun yanına da şarjım kalmazsa diye power bankı aldım. Sıra sıra ağaçlardan Güneş görebilirsem yanmamak için şapkam da yanımda. Allah'tan daha ne isterim ki!

Öğle dolaylarında piknik mevkiine doğru yola çıktım. Menzilime yaklaşırken yeri öğrenmek için telefonuma sarıldım. O da ne! Şebekem çekmiyor. Bereket yanımdakinin hattı çekiyor. Varacağımız yeri o telefondan öğrendik. Daha doğrusu öğrenemedik. Çünkü gönderilen konum bizi götürmedi. Organizatör önümüze çıktı bizi piknik yerine götürmek için. O önümüzde, biz arkasında. Arabayla yol alıyoruz ama gidilecek gibi değil. Çünkü adı yol olan bir yoldan gidiyoruz. Ne asfalt var, ne mucur dökülmüş, ne de tesviye yapılmış. Akan seller yolu yarmış. Arabanın iki tekeri yukarıda, ikisi aşağıda. Bizim arabanın altı değmedi ama önden giden bazı araçların altı değmiş. Traktör zor geçer bu yoldan desem abartmış olmam. Hatta eşek bile doğdum doğalı böyle eziyet görmedim der. Arabanın geçmesi zor olan bu yol aynı zamanda tehlikeli de. Çünkü yokuş aşağı dik, fren yaparak iniyorsun. İçim dışına çıkmış bir vaziyette bildiğim duaları okuyarak inerken "Bu kadar riski göze alarak bu piknik yeri bulunduğuna göre doğa harikası, cennet misali bir yer olmalı gideceğimiz yer" diye gözümün önüne getiriyorum. Nihayet az sonra piknik yerimizi gördüm.

Bir çukurun içiydi burası. Köylüler buraya Kayaönü adını vermiş. Bir tarafımızda dağ var ama dağı göremiyoruz. Çünkü yol geçmiş oradan. Dağdan sel akıyormuş buraya. Yeni yol ile birlikte köprü yapılmış. Köprünün altına yüksekliği 5-6 metrelik taştan bir duvar örülmüş. Oturduğumuz yüzeyde 8-10 metrelik bir mesafede iki ağaç var. Biri dut, diğeri akasya ağacı. Dut ağacının yarısı bize ait . Diğer yarısı büyük taşlarla kaplı. Ağaçlar yetmez denerek bir de çadır kurmuş bizim organizatör. Hal- hatırdan sonra etrafı temaşa etmeye başladım. Sürekli akan bir çeşme, onun önünde dere bile denmez yerin tabanında azar azar akan su var. Çeşmenin arkasında ve önünde uzun uzun ağaçlar var ama içlerine girilmez ve oturulmaz. Yabani otlar ve dikenlerle kaplı zemin. 

Çeşmeden bir abdest aldım, buz gibi sudan da kana kana içtim. Sonra zorunlu ikametgâhım olan dut ağacının altına serilmiş serginin üzerine geçip namaza durdum. Bastığım yerden ayağımı tekrar kaldırdım. Çünkü sergimizin altı doğal çakıl ve mucur dolu. Secdeye gidiyorum, alnımı acıtan taş; ben buradayım, rahatsız etme diyor. Tahiyyata oturdum. Oturmak ne mümkün! Yine taş. Cesaretin varsa ayağını bük tahiyyatta. 

Pikniğin organizatörüne burayı çok mu aradın dedim. Evet dedi gülerek. "Dayım tavsiye etti burayı" dedi. Dayınla aran iyi mi dedim. İyi, cevabını verdi. Millette akıl fazlalığı var, bizim ise akla ihtiyacımız var dedim. Haydin gidelim buradan dedim. Kimse oralı olmadı. Sanırım ortamdan rahatsız olan tek kişiydim. 

Vakit geçirecek bir meşgale bulmam lazım. Hemen oyuncağıma sarıldım. Yukarıda çekmeyen telefonum belki çukurun çukurunda çekerdi. Ne telefon çekiyor, ne de internet! Ne yapayım derken yatayım bari dedim. Sağıma soluma taşlar bata bata kıvrıldım. Benim geldiğimden rahatsız olan taşlar neren ağrır dercesine batırıyordu taşını. Çekecek çilem varmış, çekeceğim artık dedim, homurdana homurdana uyumaya çalıştım. Uyumak ne mümkün! Ne altım rahattı, ne de üstüm. Alttan taşlar, üsten sinekler. Başıma şapkayı koydum. Az sonra yanımdakiler Güneş geldi diye kalkıştı. İki koldan yeni bir yere bakmaya gittiler. Az sonra en iyisi burası deyip geldiler. 

Ortamdan en mutlu olan bizi buraya getiren, olursa burası diyen organizatördü. Başka mutlu olan var mı diye bir göz gezdirdim, pikniğin masraflarını karşılayanın da sevincine diyecek yoktu. Biri organizatörlüğümün kıymetini bilin; diğeri, "Ben size yediririm ama burnunuzdan fitil fitil getireceğim" der gibiydi. Hiçbir şeyden habersiz küçük çocuklar da mutluydu; kah çeşmeye, kah dereye giderek birbirlerinin üzerini ıslatıyordu. Az sonra annelerinden "Yine mi ıslattın üzerini, ne giyeceksin şimdi" azarına aldırmadan... Bir mutlu kesim daha vardı ki esas mutlu olanlar onlardı; kimi misafiri geldiği için iştirak edemedi, kimi tatile çıkacağım diye, kimi de nöbetçiyim diye.

Az sonra semaverde yapılmış çayımız geldi, yudumladık. Çekirdeğimizi yedik. Karnı doyan top oynamaya kalktı. Küçük bir yer vardı top oynamak için. Futbola müsait değildi saha ama ekibimiz buna da çözüm buldu. Voleybol oynamaya karar verdiler ama direk yok iki kenarda. Hemen iki arabayı ortası boş olacak şekilde paralel hale getirdiler. Bir de ip çektiler. Güneş tam tepedeyken kendilerini oynamaya verdiler. Kimse sıcak, yanarsınız sözüne aldırmadı. Az ara verip bu sefer yakan top oynadılar. Az sonra başlarına gelecek olana aldırmadı kimse. Nice sonra çoğunun özellikle sarı olanların kolları ve yüzleri kızarmaya başladı. Ekip bu durumda iken ben kalkıp kalkıp can sıkıntısından su içmeye gidiyordum, su belki şifalıdır diyerek içiyordum durmadan. Aç karına da fena gitmiyordu.

İkindiye doğru ekip acıkmaya başlayınca taş, diken, çöğür ve yabani otlar arasında bulduğumuz bir yere mangallar yakıldı. Şükür nevalemiz varmış, millet pikniğe geldiğini anladı dedim. Elim arkada dolaşıyorum. O kadar gencin arasında bana iş düşmez dedim. Duman çıktıkça moralim biraz gelmeye başladı. 

Yemeğimizi yedik. Pişirenlerin ellerine sağlık, sofrayı hazırlayanların da. Özellikle salata yapanlara da teşekkür etmem lazım. Aile saadetim için önemli bu. Pikniğin masrafını çekenin atasına rahmet, kesesine bereket. Organizatöre gelince Allah onun hayrını versin. Kuş uçmaz, kervan geçmez bu yeri referansla bize buldu ya. Bu pikniğin unutulmayacak yönü de burası. Ben kızdıkça gülmesi olacak olanlara hazırlıklı gibiydi. 

Karnımızı doyurduk ama bu işin yani çukurun bir de çıkışı vardı. İnmeye inmiştik. Geldiğim andan itibaren alternatif yol sordum soruşturdum; nasıl, nereden çıkarız bu ören yerden diye. En iyisi indiğimiz yolmuş. Kazasız-belasız buradan bir çıkarsak halimize şükür diyeceğim. 

Vedalaşıp ayrılırken organizatöre "Muhtara ismini yazdır, önümüzdeki yıl da biz pikniği burada yapacağız de, kimse kapmasın" dedim. Ya Allah, ya bismillah diyerek indiğimiz yolu tırmandık birinci vitesle. Şükür ki inişimiz kadar zor olmadı. Çıktıkça rahatladım. Zira burada araba arızalansa buraya ne tamirci gelir, ne de çekici. Çekici gelse çekemezdi yukarıya. Asfalta doğru yaklaşırken köyün pardon mahallenin mezarlığını gördüm. İyi mezarlık da yakınmış, başımıza bir şey gelseydi gömüleceğimiz yer de yakınmış dedim kendi kendime.

Eğer şehrin her bir köşesindeki dört başı mamur piknik yerlerinden bıktınız, kendinize yeni bir macera arıyorsunuz, ağrımaz başınızı ağrısın istiyor ve benim piknik yaptığım bu piknik yerini çok beğenip merak ettiyseniz yer ayırtmada acele edin veya sabahın erken saatinde herkesten önce giderseniz belki şansınız olur. Ölmeden önce ölümü hatırlarsınız. Yer mi? Sır... Kimseye söylemem. Sadece yanından Seydişehir yolu geçiyor, tabi yola çıkabilirseniz. Bu arada açlıktan ve can sıkıntısından soğuk diye kana kana içtiğim su içilmiyormuş, haberiniz olsun. Bana afiyet ve şifa olsun. 

17 Temmuz 2018 Salı

Torpilin Neresindeyiz? **



Kamuya eleman alımında veya yönetici seçiminde her birimizin ağzımızdan düşürmediği kulağa hoş gelen iki güzel kelime var: Liyakat ve ehliyet. Bu iki kelime sadece dilimizde değil, 657 Sayılı DMK' da da istenen kriterlerden ikisi. 


Liyakat ve ehliyetin neresindeyiz? Ne kadar riayet ediyoruz ihtiyacımız olan yere birini seçeceğimizde? İşte bu sorular çok su götürür maalesef. İstediğimiz kadar liyakat ve ehliyeti dilimizden düşürmeyelim, Kanun'da iki şart olarak sunmaya devam edelim, Allah Kur'an'da "Emanetleri ehline verin" buyursun; sonuç, imam bildiğini okuyor. Bu alanda milletçe sınıfta kaldık desek yanlış olmaz. Maalesef karnemiz ve sicilimiz iyi değil, hatta berbat. Çünkü kahir ekseriyetimiz iyi bir sınav vermiyor. 


İşin garibi adam kayırmacılığından, ahbap-çavuş ilişkisinden "Dayısı olan giriyor" diyerek herkes şikayetçi. Ama istisnalar hariç çoğumuz bu işin içindeyiz. Yeter ki bir yere atanacak bir tanıdığımız olsun veya atama yapılacak komisyonda görev yapalım.  Ya torpil yapacak birine ulaşmaya çalışıyoruz, ya da görevlendirildiğimiz komisyonda bize ulaşan olmasın. Hatta bazımız tek referansı yeterli bulmayıp ne kadar etkili ve yetkili kişiye ulaşırsak işimiz o kadar garanti olur düşüncesiyle çalmadık kapı bırakmayız.


Son yıllarda FETÖ gibi terör örgütleriyle mücadele etmek amacıyla kamuya alımlarda can simidi gibi sarıldığımız sözlü mülakat, “Birileri kayırılıyor” şayiasını beraberinde getirdi. Sözlü mülakatlarda görev yapan komisyon üyeleri, “Biz ehliyet ve liyakata göre alacağız, kesinlikle kimseyi kayırmayacağız…” dese veya devletin en üst kademesinde görev yapan yetkili kişiler komisyon üyelerine, “Önünüze üç katı aday gelecek. Siz bunlardan üçte birini seçeceksiniz. Seçerken elinizi vicdanınıza koyarak karar verin, kendi işinize adam alır gibi seçin…” dese ya da aday veya aday yakınları, “Hak eden ve layık olan kazansın. Biz asla birilerini devreye koymayacağız…” dese ve her şey hakkaniyet ölçüsü içerisinde yapılıp hiç torpil yapılmasa bile sözlü mülakatın özünde torpil var algısı vardır. Yani çok su götürür. Hatta halkımız mülakatı, eşittir torpil olarak görmektedir. Böyle görmekte haklılar da. İşin garibi çoğumuz torpil buluyor, torpil yapıyoruz. İstediğimiz olmayınca “Torpil var” diye bas bas bağırıyoruz. Bu konuda öyle algı oluşmuş durumda ki  adamın yoksa kamuya giremezsin sözü belleklerimize iyice yerleşti. “Ben torpile karşıyım, torpil yoluyla iş sahibi olmak istemiyorum diyen de torpil bulmak zorunda hissediyor kendini.


Kamuya alımlarda devletin köküne dinamit koymak demek olan ve toplumsal barışı zedeleyen kayırmacılığa bir dur demenin zamanı gelmedi mi hala? Böyle gelmiş böyle gider mi diyeceğiz? Dün onlar yaptı, onlar yaparken iyiydi, bugün biz yapmayacak mıyız demeye devam mı edeceğiz? Herkesin şikayet ettiği bu çürümüşlüğe son noktayı koymayacak mıyız? Eşittir torpil demek olan bu mülakat belasından nasıl kurtulacağız? Bu konuda soruları çoğaltabiliriz. Bu konuda şunu söylemek istiyorum. Kamuya alımlarda torpil varsa bilelim ki torpil iki taraflıdır: Torpili talep eden ve bunu yerine getiren. Bir defa torpil istemeyen ekseriyetimiz torpilin kalkması konusunda samimi değiliz. Maalesef yanlış bildiğimiz bu yöntemle kayırdıkça, kayırma aradıkça pamuk ipliğine bağlı barış ortamını yok ediyor, geleceğimizi tüketiyoruz.


Torpile kapı açan mülakat kimin aklıysa bu aklı kendine saklasın. Bu yöntem ahlaki yozlaşmayı artırırken devlete ve insanlara olan güveni azaltıyor. Mülakat yöntemi iktidarın da topuğuna sıkıyor ve kolay kazanacağı seçimleri daha zor veya bıçak sırtında kazanmaya başlıyor.


Torpil konusunda torpil yapanlar kadar torpil arayanlar da suçlu. İki tarafı pis bir değneği taraflar tutmaya devam ediyor. Burada devlete düşen torpile kapı aralayan mülakatla kamuya eleman alımı yöntemini çöpe atmaktır. Bu yöntemin ne iktidarda olana katkısı olur; çünkü buradan oy çıkmaz. Ne de devlete hayrı olur; çünkü ortalık hakkımı helal etmiyorum diyerek devlete küsenlerle dolu. Torpil ile devlete atananlar da devlet ve millete hayır etmez. Çünkü ehil olmadan o göreve geldi veya makama atandı. Zaten bu yüzden olsa gerek, bulunduğu yerde başarılı olamasa bile istifa mekanizması bizde çok hatta hiç işlemiyor.


Gelin, geleceğimizin teminatı olan çocuklarımızın umutlarını tüketmeyelim. Kamuya alımlarda yeniden sınav ve güvenlik soruşturmasını şart koşalım. Yoksa bugünlerimizi çok ararız.

** 23/07/2018 günü kahtasoz.com da yayımlanmıştır.