15 Temmuz 2018 Pazar

MEB'den Beklediklerim *

Cumhurbaşkanlığı sistemiyle birlikte üçüncü cumhuriyet adı verilen döneme girmiş olduk. Devlet yeniden yapılanıyor. Buna rektifiye oluyor da diyebiliriz. Yeni sisteme göre bakanlarımızın ataması yapıldı. Gözlemlerime göre atanan bakanlar hakkında kamuoyunda müspet bir bakış söz konusu. Ama bir bakanlık var ki oraya atanan bakanla ilgili gerek sosyal medyada, gerek sokakta olumsuz bir kanaate sahip olanı görmediğim gibi herkes onu bakanlığa yakıştırdı ve üzerinde anlaştı. Adını duyan heyecana kapıldı. Eğitim ve öğretimle ilgili büyük beklentiler içerisine girdi. Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’tan bahsediyorum.

Normal şartlarda yıllardır kronikleşmiş ve bitkisel hayat yaşayan eğitim ve öğretim sorunumuzu bugünden yarına Ziya Selçuk’un da çözebilmesi mümkün değil. Çünkü kimsenin elinde sihirli bir değnek yok, Ziya Selçuk’un da. Şimdi herkes Sayın Selçuk’tan sistem değiştirmesini bekleyecek, belki de değiştirecek. Çünkü bu alandaki sorunu hep sistemlerde gördük hep. Sorun sistemde mi? Belki de en az suçlu olanı sistemdir.

Eğitim ver öğretimin bugün can çekişmesinin nedeni önce iyi tespit edilmeli, sonra çözüm yolları bulunmalı. Bana göre eğitim ve öğretimin bu duruma düşmesinin en büyük nedeni öğrenci, veli, öğretmen, ast ve üst yöneticiler ve devlet yetkililerinin beklentileridir. Herkesin doktor, mühendis, hukukçu olmak istediği bir eğitim sisteminde herkes istediğini alamayınca elbette bir hoşnutsuzluk olacaktır. Beklentilerimizi gözden geçirmediğimiz, ayaklarımız yere basmadığı, kapasite ve imkanlarımızı tartmadığımız müddetçe en iyi sistemi getirsek yine verim alacağımızı düşünmüyorum. Sayın bakanın getireceği sistem değişikliği beklentilerimize cevap vermezse hayal kırıklığı yaşayacağımızı şimdiden söyleyebilirim. Çünkü bizde hangi sistem uygulanırsa uygulansın amaç paydaşların hepsini memnun etmeye yöneliktir. Bu mümkün mü? Asla mümkün değil. Herkese mavi boncuk dağıtmak üzerine kurulu bir sistem bir müddet sonra kimseyi memnun edemez hale gelir. Eğitim ve öğretimde bugün geldiğimiz nokta, geçmiş denediklerimizin acı bir sonucudur.

Sayın Bakan sistem değişikliğine gider mi, mevcut durum üzerine iyileştirme mi yapar bunu zaman gösterecek. Ama kamuoyunda oluşan olumlu havayı görünce Sayın Selçuk’un yükü bir kat daha artmış oldu. Çünkü Ziya Selçuk ile birlikte beklentiler arttı, herkes umutlandı. Toplum açık çek verince her icraatında insanımız “Bakanın bir bildiği var” diyecek. İnşallah bu olumlu hava uzun süre devam eder. Bakan da MEB’in gediklisi olur.

Çiçeği burnunda Bakanımız icraata başlamadan acizane eğitim ve öğretimle ilgili önerilerimi sayfam el verdiğince kısaca değinmek istiyorum:

1.     Haftalık ders yükü 25-30 saate indirilmelidir. Bunun için aynı branşın okuttuğu dersler birleştirilmeli, bu mümkün değilse dersin haftalık ders saati dengeyi bozmayacak şekilde düşürülmeli. Bu da mümkün değilse her ders her yıl okutulacak anlayışı, bazı yıllarda okutulacak şekilde düzenlenmelidir.

2.     Tam gün eğitime geçilmelidir: 09.00-13.00 arası; ders, 14.00-16.00 arası; etüt, sosyal faaliyet, pratik eğitim, ek ders vb yapılacak şekilde haftalık, aylık planlama…

3.     Tam gün eğitim ve öğretim için bina yeterli değil eleştirisi getirilebilir. Bunun için okulların -ilkokul hariç- her bir kademesine eleme usulü, yani sınıfta kalma uygulaması getirilmelidir. “Ben okumak istemiyorum, beni zorlamayın, zorla güzellik olmaz…” şeklinde notları, hal ve hareketleriyle bas bas bağıranları hedefi olan öğrencilerin içinden çekip almak gerekiyor.

4.     8.sınıfın sonunda lise, 12.sınıfın sonunda üniversite tercihi için yapılan merkezi sınav kaldırılmalıdır. 5.ve 9.sınıf dışında öğretmenin dersinden sınav yapması uygulamasından vazgeçilmelidir. Bunun yerine 6,7 ve 8.sınıfın, 10,11 ve 12. sınıfın her bir döneminde merkezi sınav yapılmalıdır. Sınavlarda sorulacak konular TEOG’da olduğu gibi önceden herkes tarafından bilinmelidir. Öğrencinin üç yıl ortalaması lise/üniversite seçiminde kullanacağı puan olmalıdır.  Belli bir puanın altında kalan öğrenci lise/üniversite tercihinde bulunamamalı, örgün öğretim yerine açıktan okuma zorunluluğu getirilmelidir. Açıktan okumak zorunda kalan öğrencilerin bir zanaat öğrenecek şekilde yönlendirilmesi yapılmalıdır.

5.      Öğretmene ölçülebilir ve objektif performans sistemi getirilmelidir: Bunun için öğretmen aldığı öğrencinin sınıf seviyesini bilmelidir. Bakanlığın öğretmene, öğretmenin öğrenciye yaptırımı olmalıdır. Sorumluluk+yetki gibi. MEB’in üzerinde çalıştığı performans uygulaması hiç yürürlüğe konmamalıdır.
6.     Öğretmen alımında, idareci görevlendirmesinde mülakatın her türlüsü kaldırılmalıdır. Bunun yerine yazılı sınav kriteri tek şart olarak konmalıdır. Sınav puanına göre atanan kişi objektif kriterlere göre belirli periyotlarla denetime tabi tutulmalıdır. Görevini ihmal eden veya yapmayan/yapamayan kişi asli görevi olan öğretmenliğe döndürülmelidir.

7.     Okullar öz/üvey evlat şeklinde bir ayırıma tabi tutulmamalıdır. Tüm okullar devletin öz evladı olduğu hissettirilmelidir.

8.     Derslere önemli/önemsiz muamelesi yapılmamalı: Fen Bilimleri, Türkçe-Matematik ve Sözel dersler arasında bir denge kurulmalıdır. Sayısal derslere önemin önemini atfedip diğerlerini es geçmek veya etkisiz eleman muamelesi yapmak doğru değildir. Bu ülkede sayısal zekaya olduğu kadar diğer alanlarda da yetişmiş elemana ihtiyaç vardır.

9.     Öğretmenin atama ve tayin işleri dört yıldan yıla yapılmalıdır. Eş durumu gibi mazeret tayinleri bir eşin diğerinin yanına gitmesinden ziyade devletin ihtiyacı olan yerde eşleri birleştirecek şekilde düzenlenmelidir. Her türlü atama ve görevlendirmeler eğitim ve öğretim açılmadan yaz döneminde yapılmalıdır.

10. Eğitim ve öğretimde öğrencinin, velinin, öğretmenin, okul müdürünün, il-ilçe yöneticilerinin ve milli eğitim yöneticilerinin görev ve sorumlulukları açıkça belirlenmeli, herkes yetki ve sorumluluk alanını bilmelidir.

11. Ek ders, özel ders, ilave ders, takviye ders, etüt, kurs vb ad altında okulda veya dışarıda öğrencinin ders almasının önüne geçilmelidir. Her öğrenci okuldan öğrendiği haliyle eşit bir şekilde sınavlara girmelidir.

12. MEB’in iç ve dış paydaşları aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya sorumluluk ve yetkilerine göre hesap sorabilir ve hesap verebilir olmalıdır.
13. Haziran ve eylül dönemlerinde öğretmenlerin ikişer haftalık yaptığı mesleki çalışma kaldırılmalıdır. Seminer dönemi devam edecekse haziranda bir yılın değerlendirilmesi, iyi bir analizinin yapılması, eylül de ise yeni öğretim yılının planlanması gibi işlerliğe büründürülmelidir.
14.  Okullarda eğitim ve öğretim eylül ilk hafta başlatılmalı, haziran son hafta sona ermelidir…

15. Öğretmenin gelişmesine dönük yapılan her türlü seminer, kurs, konferans, panel vb etkinlikler eğitim ve öğretimin devam ettiği günler içerisinde yapılmamalıdır. Öğretmen dersinden alınarak kursa tabi tutulmamalıdır.
16.  Öğretmenin gelişmesine bağlı olarak açılacak kurs, seminer ve yapılacak toplantılar il ve ilçe milli eğitim müdürlükleri bünyesinde tahsis edilmiş çok amaçlı salonlarda yapılmalıdır. Müdürlük binasında salon tahsisi mümkün değilse öğretmenin kolayca ulaşabileceği bir yer belirlenmelidir. Mahalli seminer veya zümreler için öğretmen okul okul gezdirilmemelidir.
17.  Merkezi seminerler yapılacaksa seminer yeri olarak beş yıldızlı otel yerine devlete ait olan hizmet içi enstitüleri tercih edilmelidir.
* 18 ve 21 Temmuz tarihlerinde  1-2 şeklinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

14 Temmuz 2018 Cumartesi

15 Temmuzları Bir Daha Yaşamamak için *


15 Temmuz 2016 akşamı sabaha kadar süren bu ülkenin var olma mücadelesi Cumhurbaşkanının dirayeti, cesareti ve milletimizin birlik ve beraberliğiyle atlatıldı. Bu milletin verilmiş sadakası varmış ki şer odakları emellerine ulaşamadı. Ama pes etmeyecekler. Her an farklı bir yerden yine deneyecekler, yine deneyecekler. Yeter ki girilebilecek ve vurulabilecek bir açık yer bulabilsinler. Su uyur, bunlar yine uyumayacak ve tekrar tekrar gelecekler. Hem de hiç ummadığımız koldan.

15 Temmuz göstermiştir ki şer odakları topuyla, tankıyla, tüfeğiyle, uçağıyla üzerimize gelmeyecek. Yine içimizden devşirdikleri taşeron örgütlere yapmak istediklerini ihale edecekler.


Onca güçlerine rağmen şer cephesi niçin başarılı olamadı? Bizim bir ve beraber hareket etmemiz sayesinde başarıya ulaşamadılar. Akıtmak istedikleri zehrin panzehiri bizim topyekûn birliğimiz olduğuna göre bundan sonra dirliğimizi bozmak için birliğimizi bozacaklar.


Şer odaklarıyla mücadele etmenin yolu Mehmet Akif’in “Girmeden tefrika bir millete düşman giremez./Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.” dizesinde saklı. 15 Temmuz gecesi oluşan birlik ve beraberliğin devam etmesi ve bozulmaması için etkili ve yetkili sorumlular umarım ne yapmaları gerektiğini biliyordur. Şayet şu ana kadar farkına varmadılarsa 15 Temmuzu mumla ararız.


Her türlü fikrin, düşüncenin mozaiği olan ülkemizde yine haremimize saldırdıkları zaman düşmana karşı birlikte hareket etmemiz isteniyorsa birliğimizi bozacak icraatlardan kaçınmamız gerekir. Bunun için hükümet,

·         Bu ülkede yaşayan herkesin hükümeti olduğunu, ayırım yapmadan herkese hizmet götürmesi gerektiğini bilmeli.

·          İşsizler ordusunu minimuma indirmeli, iş veremediğine iş buluncaya kadar başkasına el-avuç açmayacak şekilde makul bir maaş vermeli.

·         Yaptığı tasarrufları anlaşılabilir olmalı, başta muhalifler olmak üzere onları ikna etmeye çalışmalı, ben yaptım oldu dememeli.

·         Kamuya yeni eleman ve öğretmen alımında, kurumlara idareci atamada birkaç yıldır uygulanmakta olan mülakatın her türlüsünü kaldırmalı. Bunun yerine herkesçe kabul edilen liyakat ve ehliyeti esas alan objektif ve şeffaf kriterler belirlemeli. Kriterleri geçen kişi güvenlik soruşturmasından sonra hak ettiği yere atanmalı, kurumlarda iyi bir denetim sistemine geçmeli.

·         Kamu ihalelerinde, kamuya eleman alımlarında torpil vb durumuna asla geçit vermemeli.

·         Toplumu gerecek ve ayrıştıracak söz ve fiillerden kaçınmalı. Bunun yerine ikna edici ve yumuşak bir üslup kullanmalı.

·         Hakaret içermeyen her türlü eleştiriye açık olmalı, kimseyi sindirmemeli.

·         Hizmetle birlikte gönüllere dokunmalı, onları kazanmaya çalışmalı, en azından düşman olmamaları için çabalamalı.

·          Nerede bir fikir ve düşünce etrafında toplanmış STK, cemaat, tarikat vs varsa ölçülebilir kriterlerle sık sık denetlenmeli…14/07/2018

* 16/07/2018 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.




9 Temmuz 2018 Pazartesi

Nice Mutlu Yıllara Evlat!

Fakülte ikinci sınıftan üçüncü sınıfa geçtiğimin yaz döneminde inşaatlarda işçi olarak çalışmaya başladım. Piyasada bir günlük yevmiye 30 lira iken sürekli diye şimdilerde beş yüz evler denen mevkide günlük 17 lira karşılığında çalıştım. İnşaata gitmek için her gün Büyük Aymanas'tan çıkıyor, 500 Evler denen mevkiye gelinceye kadar üç vasıtaya biniyordum. Gerçi sadece bu seneye mahsus değildi benim inşaatlarda çalışmam. Orta birin yaz döneminden fakülte bitinceye kadar iki yıl hariç her yıl yaz döneminde çalıştım böylesi yerlerde. 

Fakülteye başladıktan sonra iki defa imam-hatiplik sınavına girmiş olmama ve atamam yapılmasına rağmen "sesim çirkin, cemaati bezdirmeyeyim" düşüncesiyle imam hatiplik görevi almadım. Bunun yerine inşaatlarda çalışmayı tercih ettim. Bu sene daha fazla çalışmalıydım. Çünkü baba olacaktım.

Çoğu kimse okur, (veya okumaz) iş-güç sahibi olur. Ardından çoluk-çocuğa karışmak ve dinin yarısını tamamlamak için evlenme yoluna gider. Ben ise işim-gücüm yokken ya nasip deyip fakülte ikinci sınıfta iken evlenme yoluna gitmiştim. 

İnşaatta çalışıyorum ama akşam sabah baba olmayı bekliyorum. Haliyle arabam yok. Gidip bir ticari taksi ile görüştüm, telefon numarasını aldım. Hastaneye gideceğimiz zaman arayacaktım. 

Günlerden cumartesi. Vakit geldi/gelmedi kararsızlığı içerisinde evde beklerken kayın validem mahalleden bir bilene durumu danışmaya gider. Yaşlı teyze evime geldi. Bana da dışarı göründü. Evin etrafında yarı oturarak yarı dolaşarak bekledim durdum. "Haydi Ramazan! Taksi çağır" sesini duymayı bekledim. Haber gelmedi bir türlü. Öğrendim ki yaşlı teyze, Bu iş tam benim işim" diyerek evde ebelik yapmaya kalkmış. Nice sonra kapı açıldı, benden şimdi adını hatırlamadığım bir iğneyi eczaneden alıp gelmem istendi. Sürmeyi pek beceremesem de bisiklete bindim. İstedikleri iğneden alıp geldim. Dışarıda hacı yolu bekler gibi "baba oldun" müjdesini bekledim. Kapı bir daha açıldı. Şimdi oldu derken "Hemen aynı iğneden bir daha al gel" dendi. İğneyi alıp verdim. Nihayet endişeli bekleyiş sona erdi, ikindi vakti doğum gerçekleşti. 

Dünyalar benim olmuştu o anda. Hem baba oldum, hem de acemi ebenin elinden eşim ve oğlum kurtulmuştu. Sabahtan ikindiye kadar okumadığım dua ve süre kalmadı. Doğumla birlikte "Ya Rabbi şükür" dedim. 

Eski zamanların usulü bir doğum oldu bizimki. Buna acemilik mi dersiniz, cehalet mi? İstediğinizi söylemekte haklısınız. Zira doğumu yaptıran yarım doktor birkaç defa "O çocuk yaşıyor mu" diye sormuş. Belki de o kadına rağmen çocuğumun yaşamasına Rabbim imkan verdi, bize evlat acısını göstermedi.

Doğumda ölüp ölüp dirilen, aynı duyguyu ebe sayesinde bize de yaşatan çocuğum yaşadı. Hanemizin süruru oldu, benim ilk göz ağrımdı aynı zamanda. 

Okula giderken peşimden koştu, zaman zaman ardımdan ağladı. Bir gün ardımdan kapıyı açtığı gibi çıkmış. Oymuş ondan sonra evden çıktığımda kapıyı kilitlemeye başladım. Bazen ağlamasına dayanamayıp havanın karlı ve soğuk olmasına aldırmadan camiye götürdüm.

Evde misafir varken kapıyı hızlıca açar ve "Baba den" derdi. "Den'in ne olduğunu haydi bilin bakalım. Bilemezsiniz. Zira baba ile oğul arasında bir şifre idi. Sizi fazla merakta bırakmayayım. Bizim oğlan çişe "den" derdi. Biz buna güldükçe onun da hoşuna giderdi. Dağarcığımıza kattığı kelime sadece bu değildi. Gırgıra "dırdır" derdi. Zira ilk harfleri çıkarmakta ilk zamanlarda zorlandı.

Derken efendim hanemizdeki saltanatı fazla uzun sürmedi. İki yaşında iken ikiz kardeşleri bastırdı. Pabucu dama atılmadı, sevgimizden bir eksilme olmadı ama geri planda kaldı: Bir yere giderken aracımız tabanvaylarımız idi. İkizin birini ben, diğerini anneleri kucağına alırdı. İlk göz ağrımız "Baba ben" diyerek o da kucağımıza gelmek isterdi. "Oğlum! Sen büyüdün, ağabeysin" demek suretiyle ona büyük ve büyümüş muamelesi yapardık. İkizlerin keyfi beyde yokken o da büyük adam gibi bizimle beraber yürürdü.

İkiz kardeşleri kendisini bastırdı. Kısa zamanda yaşıt oldular. Birlikte bir yere giderken bizi görenler "Bunlar ikiz mi, üçüz mü diye sorarlardı. Birbirlerini hiç kıskanmadan, birlikte oynayarak büyüdüler. Akran gibi görünseler de kardeşlerine hep ağabeylik yaptı.

Yaşar mı/yaşamaz mı denen o çocuk yukarıda bahsettiğim gibi yaşadı hem de otuzuna bastı ve bugün onun doğum günü. Üstelik bir baba aynı zamanda. Benim 29 yıl önce yaşadığım babalık duygusunu o da tattı ve bana dede olmayı tattırdı. 

Doğum günün kutlu olsun evlat! Nice otuzlu yıllara huzurlu, mutlu girmen dileklerimle! Ben senden memnunum, Allah da razı olsun. Allah hanenize, işinize, aşınıza mutluluk versin; huzur ve mutluluğunuz daim olsun. Allah sana da torunlar nasip etsin. 08.07.2018