4 Temmuz 2018 Çarşamba

Esnaf Çay Ocağında Kadın Çalışan *

Pazartesi günü mesai bitimi iki arkadaşla birlikte bir çay içelim istedim. Her zamanki oturduğumuz esnaf çay ocağına doğru adımlarken yanımdaki arkadaş, "O çay ocağının etrafı kapalı, esinti gelmez, bir başka yerde oturalım" dedi. Nerede oturalım derken gelip geçenin seyredildiği, etrafı açık, havadar, esintinin bol olduğu bir yer aklıma geldi. Teklifim uygun görülünce o çay ocağına doğru yürüdük.

Çay ocağı kalabalıktı. Boş bir masaya oturduk. Çaylarımızı yudumlarken koyu bir muhabbete daldık. Çay ocağında çay siparişi alan, çay getiren, yerlere atılan izmaritleri temizleyen, masalardaki boş bardakları alan, kül tablalarını boşaltan sayısını bilemediğim erkek garson görev yapıyordu. Hepsi de gençti. 

Otururken önce kül tablalarını boşaltan, ardından yerdeki izmaritleri alan bir bayan dikkatimi çekti. Masalara bir göz attım. Aralarda dolaşan bir başka bayan daha gördüm. Erkeklerin çalışmasına alışkın olduğumuz çay ocağında çalışan iki genç kadın da çalışıyordu. 

Kadınlar çay ocaklarında çalışamaz mı? Eskiden olsaydı "Kadın ve çay ocağı, olur mu öyle şey” derdim. Son yıllarda her alanda özellikle erkek mesleği diyebileceğimiz sektörlerde çalışan bayanlar var şimdi. Çay ocağında niye olmasın. Yine de garipsedim. Çalışılan yer bir çay bahçesi, bir kafe, bir lokanta, turistik bir yer değil. Müşterinin yüzde yüzü erkek olan bir esnaf çay ocağında kadının çalışması kanaatimce şık olmamıştır. Haydi kadınlar çalışmak zorundaydı, böyle bir yerde iş buldu. Çay ocağı sahibi, kadının çalışmasını ne diye kabul etti? Bana garip gelen bu durum, birlikte çay içtiğimiz arkadaşım da dikkatini çekmiş ve  "Buralarda kadınlar çalıştırılmasa ne iyi olur" sözüyle teyit etti. Demek ki aklın yolu bir dedim içimden.

Eskiden kamuya memur alımında gerekli olan şartlardan bir tanesi de erkek olmak veya kadın olmak yazardı. Sanırım şimdiki alımlarda böyle bir şarta gerek kalmadı. Çünkü kadın erkeğin, erkek kadının işini yapar oldu.

Bazı işler hem kadın, hem de erkek tarafından yapılabilir. Ama bazı işler vardır ki erkeğe, bazısı da kadına uygundur. Hatta bu yüzden bazı işler için erkek, bazıları için de kadın mesleği denirdi. Genelde ağır işler erkeğe, hafif işler de kadınlar uygun görülürdü. Ev işi dendi mi kadın, inşaatta işçi dendi mi erkek; hastanede hemşire dendi mi kadın akla gelirdi. Şimdi aynı görevi yapan ve adına hemşir denen erkekler görev yapmaya başladı. Okul öncesi öğretmeni dendi mi kadın akla gelirdi, şimdi erkekler de bu alanda boy göstermeye başladı. Ebeler de kadınlardan olur hep. Ebelik yapan erkeğe rastlamadım. Ama ebe erkekler de çalıyor, sen uyuyorsun” denirse hiç şaşırmam.


Erkek beklediğin yerde kadını, kadın beklediğin yerde erkeği görmenin örneklerini -sanki adam kıtlığı varmış gibi- bundan sonra fazlasıyla göreceğiz anlaşılan. Kim nerede belli değil. Keşke eskisi gibi kamusal alanda yapılacak işlerde erkeğin işine kadın, kadının işine de erkek karıştırılmasa diyorum.

*09/03/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


3 Temmuz 2018 Salı

Anam Babam Usulü Eğitim

—Eğitim ve öğretimimizi nasıl görüyorsun?
—İçler acısı dense yeridir.
—Aslında eğitim ve öğretimi düze çıkarmak için çok şey yapıldı ama...
—Yapıldı yapılmasına ama sonuç ortada. Her şeyin başı kabul ettiğimiz eğitim ve öğretimimiz yerlerde sürünüyor.
—Sıkıntı nedir sence?
—Bildik sistemleri sık sık değiştirmekten, mevcut yeni getirdiğimiz sistemden sonuç almadan yeni sistemi bir oldu bittiyle getirmekten bitap düştük. Maymun iştahlı olduk hep. Hangisini getirirsen getir daha da dibe gidiyor ve içinden çıkılmaz bir hal alıyor.
—Değiştirmek iyi değil mi?
—Ben pek anlamam ama Amerika'yı yeniden keşfe kalkıyoruz her defasında.
—Ne önerirsin?
—Anam babam usulünü.
—Hiç duymadım. Eski köye yeni adet getirme.
—Yeni değil. Uzun yıllar dede ve babalarımız uyguladı bu sistemi.
—Deden ve baban belki ilkokul mezunu bile değil. Bunlar ne anlarlar eğitim ve öğretimden. Şimdilerde sistem ortaya koyanlar, fikir babaları ve savunanları akademik kariyer yapmış, sahasında ilmin zirvesine çıkmış kişiler.
—Sorun onlarda zaten.
—Nasıl?
—Bugün anlarız diye eğitim ve öğretime yön vermeye çalışanların çoğu halktan kopuk, eğitim ve öğretimden uzak kişiler. Tıpkı halktan kopuk dünün askeri gibi. Onlar da dünyayı nizamiyenin içinden ibaret sanıyorlardı. Öyle olmadığını anlamaları çok uzun sürdü. Bugün üniversitelerde kariyer yapmış kişiler ilkokul, ortaokul ve lise eğitimine fransızlar. Bilmeyebilirler. Sıkıntı bilmediklerini bilmemelerinde. Sahasında uzman olabilirler ama bu, onların eğitim ve öğretimden anladıkları anlamına gelmez.
—Anam babam usulü ne öyleyse?
—Çocuk ilkokulu bitirdikten sonra önce dinini, diyanetini öğrensin diye bir yıl Kur'an kursuna gönderirdi. Ardından ortaokula veya imam hatip lisesine yazdırırdı. Okula gönderdikten sonra bir daha okula uğramazdı. Veli toplantısı nedir bilmezdi. Sene sonu karneyle eve geldiğin zaman olup olmayacağına karar verirdi. Karnen iyiyse "Aferin oğlum! Oku, benim gibi cahil olma. Gerekirse evi-barkı satar, seni okuturum. Sakın benim gibi cahil olma" derdi. Zayıfın çoksa veya sınıf tekrarına kalmışsan "Gel oğlum! Anlaşılan sen okumayacaksın. Tam bana çekmişsin. İyi bir meslek öğren hiç olmazsa" deyip elinden tutar, tanıdığı bir dostuna "Eti senin, kemiği benim, senin gibi bir usta olsun" diyerek teslim ederdi. Ya da derslerin sene sonunda biraz vasatsa aklı başına gelsin, zorluğu görsün, burnu biraz sürtülsün diye yaz dönemi bir esnafın yanına çalışman için verirdi. Zoru gören sene içinde dört elle dersine sarılırdı. Kalan bir meslek öğrenirdi. Anlayacağın herkes okumazdı. Bu usulden herkes faydalanırdı. Elene elene okullarda sadece okumak isteyenler kalır, diğerleri küçük yaştan itibaren bir meslek öğrenirdi. Küçük-büyük hiçbir zenaat çıraksız kalmaz. Usta-çırak ilişkisi çerçevesinde eğitim ve öğretim devam eder, hiçbir meslek çıraksız kalmazdı. Herkes hayatı öğrenirdi bulunduğu yerde. Şimdi okuyacak olanı da okumayacak olanı da aynı potada eritip herkesi okutmaya çalışıyoruz. Herkes başarsın, başarmasın her sene sınıf geçiyor. Sınıf geçmek için başarı kriteri yok çünkü. Herkes olmak zorunda olunca çırak, kalfa usta doğal olarak bulunamıyor. Bugün meslekleri deruhte edenler kendi işinin hem çırağı, hem kalfası, hem ustası, hem de patronu. Kendisiyle beraber mesleği de sona erecek.
—İlginç!
—Bu anam babam usulüyle toplumda adı konmamış bir iş bölümü oluşurdu. Şimdi herkes okuyor.
—Okumak iyi değil mi?
—İyi de çoğu okuma nafile bir çabadan ibaret. İstihdam alanı yok. Esas sorun bundan sonra yani okuduktan sonra başlıyor. İşin garibi anam babam usulünden herkes memnundu. Şimdi kimse memnun değil. O zaman okuyan, okumayan, zenaat öğrenen herkes kendi işine yoğunlaşır. Kimse kimsenin alanına müdahale etmezdi.
—Ne demek bu?
—Herkes yerini, yurdunu yani haddini bilirdi, durumuna razı olurdu. Kimse rızık endişesi taşımazdı. 
—İyiymiş bu anam babam usulü.
—Hem de ne iyi.
—Ve babalarımız bizi bizden daha iyi bilirdi. Kimseyi memnun etmeye çalışmazdı. Bizi bize bırakmazdı. Şimdiki sistemde ne ana baba, ne öğretmen kimse kimseyi bilmiyor, tanımıyor. Şimdi sorarım sana anam babam mı arifmiş, eğitim ve öğretimden anladığını sanan isminin önünde ünvanı olan kişiler mi?

“Ben O Okula Gitmem, O Okul İyi Değil ki!” ***

---Çocuğum, LGS sınav sonuçları açıklandı. Yüzdelik dilimine göre puanı yüksek okullara yerleşmen mümkün değil.

---Kayıt alanına göre bir liseye giderim.

---Farz edelim ki böyle bir okulu tercih yaptık ve yerleştin. Aldığın bu puanla liseyi bitirdikten sonra akademik yönden başarılı olma durumun da yok.

---Daha çok çalışırım.

---Nasıl çalışacaksın? Odan şeytan dolu!
---Ne şeytanı baba? Benim şeytanla işim ne?

---Teşbihte hata olmaz biliyorsun. Odanda tabletin, dizüstü ve masaüstü bilgisayarın, birinci sınıf cep telefonun varken demek istedim. Sen çalışmak istesen de çalışamazsın, çalışsan da kendini derse veremezsin. Zira bunlar albenisi olan, seni kendisine çeken şeylerdir. Seni senden, seni benden, seni ailenden, seni çevren ve toplumdan, seni derslerinden alan ve seni sosyalleşmekten alıkoyan ve seni sen olmaktan eden handikaplardır. Günümüz çocuklarının şeytanı dense yeridir. Odanda bunlar oldukça, bunlara bir sınır koymadıkça, bunların esiri olmaya devam ettikçe senin durumun “Yarın namaza başlayacağım” deyip de bir türlü namaza başlayamayan ve sürekli öteleyen beynamazın durumuna benzer.

---Bunları alan sensin, şimdi bana niye kızıyorsun?

---Doğru, alan benim. Sen istedin. Yanına da anneni aldın. Olmaz deyince suratını astın, oturuşun-kalkışın bozuk çalmaktı. Bu durumda ne yapabilirdim ki? Geçici de olsa evde bir ateşkes olsun istedim.

---Ama herkesin vardı…

---Zaten sorun o. Başkasında var; benim de olsun, falanın çocuğunda var; benim çocuğumun neyi eksik en büyük teselli kaynağımızdı. Züğürt tesellisiydi bizimkisi. Şimdi tek tesellimiz avucumuzu yalamak olacak.

---Ne yapacağız şimdi?

---Bir meslek lisesine gitsen nasıl olur?

---Ama o okullar iyi değil.

---Diyelim ki o okullar iyi değil. Sen ne kadar iyisin? Herkes yaptığıyla, yapmak isteyip de yapmadıklarıyla kendi yerini belirler. Sen çok yüksek puan aldın da sana illaki şu okula git mi dedim. Sen istedin burayı. Sonra bu okulların neresi kötü? Buralardan toplumun yararına olan ve kendi elinin emeğiyle kazanmak istemenin nesi kötü? Kötü dediğimiz bizim kafalarımızda oluşturduğumuz algılardan ibaret. O okullar işe yaramaz diyen bizleriz. Tüm okullar dört duvar, kapı, pencere, sıra ve masadan ibaret. O okulları iyi veya kötü yapan bizleriz. Okulu bitirince sanayide çalışırsın. Eskilerin tabiriyle kolunda altın bir bileziğin olur.

---Ama ben üniversite okumak istiyorum.

---Bu kafayla nasıl üniversite kazanacak, nasıl okuyacaksın? Perşembenin gelişi çarşambadan belli değil mi? Haydi kazandın ve okudun diyelim… Sonra?

---Sonrası var mı? Üniversite mezunu olacağım işte.

---Yavrum! İş üniversite mezunu olmak değil ki! Önemli olan iş bulabilmektir. Ortalık üniversite mezunu kaynıyor. Çoğu da işsiz! Çarşı-pazarda kaldırım mühendisliği yapıyor. Halihazırda işsizlik oranı en fazla üniversite bitirenler arasında yaygın. Çoğunun elinde imkan olsa gidip sanayide çalışacak. Ama sanayiye gitmeye ne gururu el veriyor, ne de eli. Zaten gitse de sanayici kabul etmez. Ne yapsın dikilecek adamı?

---Ne yapacağız öyleyse?

---Otur düşün, kararını ver: Ya kolunda altın bir bileziğin olacak, ya da kaldırım mühendisi. Tercih senin!

—Size karşı mahcubum, suç benim...
—Değil yavrum, suç niye sende olsun? Esas suç, işe yaramayacağını bile bile senin her isteğini yerine getirmek için saçını süpürge eden bende. Zamanında senin isteklerine ket vurabilmeliydim. Ah babam ah! Onun gibi yapamadım.
—Dedem ne yapmıştı?
—Deden ilkokulu bitirememiş biriydi. Ama esas ilim, irfan sahibi oymuş. Bana en büyük iyiliği her istediğimi almamak oldu. Ağlasam da almazdı. Çünkü bilirdi ağlamanın çocuğun en büyük silahı olduğunu. Zaten almak istese de alamazdı. Çünkü yoktu imkanı. Yoklukmuş meğer beni terbiye eden, onu da frenleyen. Bana hayatı öğretti işte o yokluk. Varlıkmış, imkanı olmakmış esas bizi şımartan. 
—Baba, sistemin hiç mi suçu yok?
—Yavrum! Onu ne sen sor, ne de ben söyleyeyim! İkiniz de aynısınız. Senin elinde dijital oyunlar var, oynayıp duruyor, sıkıldıkça değiştiriyorsun yenisiyle. Devletin de elinde sistem oyuncağı var.  O da sıkıldıkça değiştiriyor.

*** 05/07/2018 günü Yeni Haber gazetesinde Barbaros Ulu adıyla yayımlanmıştır.