15 Kasım 2017 Çarşamba

Arabamdaki Arızaların Sırrı

Kırkından sonra belki ileride lazım olur diye sürücü kursuna giderek bir ehliyet aldım. Arabayı kim kaybetmiş de ben bulmuşum derken bir yıl sonrasında 2001 krizi öncesi 14 yaşında bir arabaya sahip oldum. Nereden nereye Ramazan dedim kendi kendime. Küçüklüğünde birkaç kere eşeğe binmişliğin vardı, şimdi araba sahibi oldun dedim kendi kendime. Ama ortada bir sorun daha vardı. Bu araba alındı alınmaya ama bunu kim sürecekti?

Güneysınır’daki arabayı yanımda bir akrabam bana eşlik ederek Konya’ya kadar ben sürdüm. Konya’dan da görev yaptığım Kahta’ya kadar bir başka akrabam marifetiyle arabayı götürdük. Kahta’da kenarda, köşede biraz sürdüm. Sonunda yaz tatili geldi, nasıl giderim memleketime derken bir cesaret geldi, sabahın erken saatinde yola koyuldum. Yollar bomboştu. Ya ben geliyorum diye boşaltmışlardı, ya da sabahın alaca karanlığı. Demek ki millet yatıyor dedim. Sürdüm Konya’ya kadar geldim. Beni bilenlerin hayretinden fazla ben kendi kendime hayret ettim, bu iş nasıl oldu diye. Sonradan öğrendim ki kimsenin benimle bir derdi yokmuş, zira 2001 krizi öncesiymiş, yollar bu yüzden boşmuş.
***
Dört yıl sonra ilk göz ağrım olan arabayı zorunluluktan sattım. Altı yıl sonra yeni bir araba aldım. Zorunlu olmadıkça çok da sürmedim, sürdüm ise de kenar-köşede, tenha yollarda sürdüm. Geri geri gitmektense hep ileriye doğru gittim, zira geri geri gitme özürlülüğüm var. Çarşı trafiğine de girmem, çünkü park sorunum var. Benim park edeceğim yer, önden ve arkadan şöyle böyle 500 metre falan boşluk olmalı. Sürüşümü görenler genelde babalarının araba sürmesine benzetir. Kimse beğenmese de şükür bugüne kadar önemli bir kazaya sebebiyet vermedim. Sürmeyince pek kaza da yapmıyorsun, yolları da boşu boşuna kalabalık etmiyorsun. Ya tabanvay, ya  toplu taşıma, ya da bir başkasının yanında sığıntı olmak her zaman imdadıma yetişmiştir.

Sürüşümü başkası beğenmese de kimseye muhtaç olmayacak şekilde zaman zaman sürüyor, kimseyi de rahatsız etmiyorum. Mümkün olduğu kadar geri geri gitmemeye ve trafiğin yoğun olduğu yerlere kolay kolay park etmiyorum. Gerekirse km’lerce öteye arabayı park edip gerisin geriye yürüyorum. Ama iş sadece arabaya binip yakıtını alıp sürmekle bitmiyor. Zaman zaman arabada meydana gelen arıza bile sayılmayacak aksaklıklardan da biraz bilgi sahibi olmak gerekiyor. Bilgi noksanlığı… Maalesef bu yanım da zayıf. Öğrenmek için hiç merakım da yok. En iyisi durumun vahametini bilmeniz bakımından size iki anekdotumdan bahsedeyim.

Arka sağ kapı içeriden açılmıyor bir türlü. Uğraş didin derken neredeyse kapının kolunu kıracağım. Çoğu zaman o kapıyı kullandırmadım. Ya sol kapıdan indirdim, ya kendim inip kapıyı açtım oradakinin inmesi için, ya da indireceğim kişiyi yolda bekleyen birinin yanında durarak dışarıdakinden kapıyı açması için yardım istedim. Sonunda baktım olmayacak bir kaportacıya gittim, şu kapıya bir bak diye. Adam kapıyı dışarıdan açtı, sonra kapattı, “Tamam gidebilirsin, kapın yapıldı” dedi. Ne yaptın, ne ettin, daha bir şey yapmadın, bu kapıyı nasıl açtın, yoksa okuyup üfledin mi dedim. Adam ‘sır’ dedi. Ardından “Çocuk kilidi kapalıymış” dedi. Deme ya der demez, aman bunu kimseye söyleme aramızda kalsın, ne kadar para istersen vereyim dedim. Adam güldü, “Bir şey yapmadım ki” dedi. Bu şekilde benden başka gelen var mı dedim. “Ara sıra düşer bu piyasaya, eksik olmaz” dedi. İyi, yalnız değilim desene o zaman dedim, ayrıldım oradan. Bir sevinç bir sevinç! Mahcup olsam da kaportacıya gidip para vermeden ayrılmıştım nitekim. Ne bilirdim ben çocuk kilidini, duyardım duymaya da nasıl bir şey hiç merak etmedim. Sanki biraz arabamla çocuk taşıdım da ihtiyaç mı duydum. Benim çocuklar ya kucağımda yolculuk yaptı, ya da ayaklarımın arasında. Bilmediğimi de kabul etmedim uzun süre, ta ki tamirciye gidinceye kadar. O zamana kadar arabamın o köşesine en son kayınvalidem binmişti. Ondan sonra binen olmadı. Kayınvalidem bozdu deyip durmuştum bir süre. Benim için problemi çözmenin ilk yolu, suçluyu bulmaktı ne de olsa. Morarmak iyidir böyle yerlerde, mahcup olsan da. Sonunda acı acı gülümsersin. İçinizden hani sırdı, niye anlatıyorsun şimdi diyebilirsiniz. Doğru, benim için yine sırdır. Zira yazılar okunmadığı için yine sır olarak kalmaya devam edecektir. Siz hiç merak etmeyin…
***
Nihayet çocuklar büyüdü, araba bana pek düşmez oldu, canıma minnetti, zira heveslisi değildim. Bu durumda bana düşen yakıtı bittiği zaman yakıt almak, arızalandığı zaman tamirciye götürmek, yıllık bakım zamanı gelince sanayiye uğramak. Sonunda çocuklar iş-güç sahibi oldular da sağ olsun, yakıt işlerini sırtımdan aldılar.

Geçen gün bir yere gitmek için oğlan evime geldi, bizi aldı arabaya. Dönüşte ekran göstergeleri yanmıyor dedi. Aç kapa, stop et arabayı denemesinden sonra ekranın üstüme elimi vurdum; ekran yandı, göstergeler görünmeye başladı. Bir sevinç ki bir sevinç. Bildiğim tek çözüm bu idi zira. Bu da işe yaramıştı. Üstelik elektrikçiye gitme ve masraf etme derdi de kalmamıştı. Birkaç gün sonra yine oğlan eve geldi, beraber bir yere gittik. Ekran yine yanmıyordu, akşam akşam gidiyoruz ama kaçla gittiğimiz bile belli değildi. Bildiğim tek yöntemi denedim, arabanın orasına, vurasına vurdum  olmadı bir türlü. Olsun, hele şükür araba hareket ediyor, bizi yolda bırakmıyor ya dedim kendi kendime.

Ertesi günü okuldan çıktıktan sonra oğlanın yanına gidip arabayı aldım, sanayideki elektrikçimin yanına vardım. “Ustam ekran göstergesi yanmıyor, bir bakar mısın” dedim. Arabaya binmesiyle inmesi bir oldu, ‘tamam, gidebilirsin’ dedi. Hayırdır, neyi varmış dedim. “Şu ekran düğmesini kapatırsan ekranda görüntü olmaz, burayı kapatma” dedi. Yine bir sevinç bir sevinç. Çünkü adamın yanında mahcup olsam da cebimden para çıkmamıştı yine.

İşte hali pürmelalim. Tedavisi var mı bunun? Bu yaştan sonra mümkün değil dediğinizi duyar gibiyim. Hayırlısı ne diyelim. Bütün derdimiz bu olsun, Allah kaza-bela vermesin kimseye. 15/11/2017

14 Kasım 2017 Salı

eTwinning ve AB Projeleri

Son yıllarda başta okullar olmak üzere hemen hemen tüm kurumlarda AB projesi hazırlamak için hummalı bir çalışma var. Zira kurumunuzdan yazı üzerine yazı geliyor, toplantı üstüne toplantı yapılıyor, seminerler de eksik olmuyor. Kazara amiriniz kurumunuza ziyarete gelse, ya da amirinizi ziyarete gitseniz size ilk sorduğu "AB projeniz var mı" sorusudur.

AB projeleri demek okulların yabancı dil öğretmenlerine iş düşüyor demektir. Öğretmen biraz gayretliyse bir proje geliştiriyor, ya ortak buluyor, ya da bir projeye ortak oluyor. Sonrası okul, ilçe, il yetkililerinde bir sevinç bir sevinç. Ne de olsa Avrupa’nın yolu gözükmüştür. Nasip de bir de Avrupa’yı gezip görmek var. Hemen okulun görülebilir bir yerine “Bu kurumda AB projesi uygulanmaktadır” şeklinde boydan bir afiş asılır. Sonra bir ortağınız gelir, bir de siz gidersiniz onların memleketine. Alırsınız okuldan birkaç öğrenci ve öğretmen düşersiniz Avrupa yollarına. Eğitim ve öğretimin içiymiş, dersler boş geçecekmiş, okulda idareci kalmayacakmış, önemli değil bunlar.

Avrupa’ya toprak basmadan sosyal medyada fotoğraflar paylaşılmaya başlanır. Önce uçakta çekilen bir fotoğraf, ardından ayak bastığında, sonra gezip tozulan yerlerin fotoğrafları bir bir çekilir, ardından paylaşılır. Beğeni rekorları kırar sosyal medya.

Bu şekilde proje hazırlayıp gidip gelen okulumuzun sayısı epey bir yekûn tutuyor. Teşvik ediliyor, gidilip geliniyor, görgü-göresek artırılıyor, gezilip görülen yerlerden bir şey kapılıyor. Pekiyi okullarımıza yansıması ne kadar?  AB projesi sonrasında o okulda ne gibi değişiklik yapıldı? Hangi okullar bu okulu örnek aldı? Bugüne kadar ne proje geliştiren okullar dahil, ben hiçbir farklılık göremedim. En büyük faydası; proje geliştirdik diye sükse yapmak, okulu denetlemeye gelen maarif müfettişi, “AB projeniz var mı” dediğinde göstermek, ilçe ve il yetkililerinin bakanlığa kaç AB projeleri olduğunu bildirmek üzere dosya istatistik tutmasıdır diye düşünüyorum.

Eskiden beri vardı ama şimdilerde ısıtılıp ısıtılıp önümüze konan bir proje daha var. eTwinning. Durmadan yazı geliyor. Her okul yapacak, her zümre yapacak diye. Toplanıp birbirimize bakıyoruz bu nedir diye. Haydi okulu anladım. İş zümrelere kadar indi. İbretle ve hayretle izliyorum bu işin sonu nereye gidecek diye.

Nedir, ne değildir, kime ne faydası vardır diye anlamaya çalıştığım bu etwinning bana Adana’da bir Anadolu Lisesinde çalışırken başıma gelen bir olayı hatırlattı. Okulun giriş kapısında nöbetçi öğretmenim. Daha doğrusu kapı bekçisiyim, öğrencilerin dışarıya çıkmaması için görev yapıyorum. Kimseyi çıkarmayacağım ki öğrenci okulun kantininden alışveriş yapsın veya okul yemeğinden yesin öğle yemeğini.

Öğrenci koşarak yanıma geldi, “Hocam! Bonus istiyor musun” diye. Ne bonusu, dedim. “Bonus işte” dedi. Kim gönderdi seni dedim. Biyoloji öğretmeni ….Hanım” dedi. Bu bonusun yenilir mi, içilir mi, ne olduğunu bilmemek ve anlamamakla beraber istemiyorum diye haber gönderdim. Az sonra öğrenci tekrar geldi, “Öğretmenim öğretmenler odasına kadar bir gidecek mişsiniz” diye. Çıktım vardım. Öğretmenimiz “almıyor musunuz” dedi. Neyi dediğimde “bonus” dedi. Cehaletimin ortaya çıkacağını bile bile hocam alayım almaya da bu bonus nedir bana önce bir açıklayın, sonra kararımı söyleyeyim dedim. “garanti bankasının kredi kartı, taksit imkanı da var” dedi. Ben kullanmıyorum dedimse de “Önemli değil, kullanma, cüzdanınızda dursun, zaten hiç kullanmasanız sizden yıllık kart bedeli de alınmaz” dedi. Gönülsüz de olsa tamam alayım dedim. Zira bir defasında arabasına binmiştim. Onun bedelini ödemem gerekiyordu. Öğretmenimizin kocası da zaten o bankanın müdürüymüş. Kart geldi. Hiç kullanmadan tayinim Konya’ya çıktı. Oradan ayrıldım, kartı yine kullanmadım. Sadece kartı cüzdanımda tutuyorum. Bir yıl sonra o değilden eski okuluma bir vardım. Masanın üzerinde adıma gelmiş bir zarf vardı. Bankadandı. Zarfı açtım, kart bedeli olarak 25 lira gelmişti. Zarfı alıp ilgili bankaya vardım. Kullanmadığım takdirde hani kart bedeli yoktu dedim. “Olsun ödemeniz gerekir” dedi görevli. Çıkarıp borcumu ödedim, ardından lütfen kartı iptal eder misiniz dedim. İptal edildi, böylece bir yıl boyunca cebimde yer kaplayan kartıma sıkışan 25 lirayı ödeyerek karttan kurtuldum.

Bonus denen karttan kurtuldum. Ama görünen o ki bu eTwinningten pek kurtulacağa benzemiyorum. O bana yabancı, ben ona yabancı. Birbirimize bakıp yolumuza devam ediyoruz şimdilik. Bakalım er mi yaman, bey mi? O mu kazanacak, yoksa ben mi? Kuvvetle muhtemel tıpkı bonusun beni bıraktığı gibi bu eTwinning de bırakacak, ama biraz zor olacak gibi sanki! Çünkü yerim dar. Bu eTwinning denen şey her ne ise uzak dursun benden. Ne benim ona, ne de onun bana vereceği var. Benim kendi cehaletim kendime yeter. 14/11/2017

13 Kasım 2017 Pazartesi

Depremler ve Kıyamet *

Dünyanın herhangi bir yerinde ne zaman bir deprem meydana gelse kıyametin zamanıyla ilgili peygamberimizin işaret parmağıyla orta parmağını birleştirip “bu kadar yakın” sözü gözümün önüne gelir. Yine bir kişinin kıyametin zamanını sorduğunda peygamberimizin “Kıyamet için ne hazırladın” sorusuna adamın “hiçbir şey” dediği aklıma gelir.

Hayatımızın bir parçası olan ve bizi zaman zaman gafil bir şekilde yakalayan veya göz göre göre gelen depremler bana kıyamet sahnesini hatırlatır. Ben depremleri kıyametin küçük bir provası veya sahnesi olarak görürüm. Halihazırda kıyameti görmedik ama deprem ve kıyamet bizi aniden ve biz gafil bir haldeyken yakalıyor/yakalayacak. Nasıl ki kıyamet kopacak, bu âlem sona erecek ve biz buna kalben inanıyorsak depremler de hayatın olmazsa olmazıdır. Ne zaman bir gaflete düşsek, birbirimizi kırıp geçirsek, birbirimizi boğazlasak, şımarsak, oyun ve oynaşa kendimizi versek ardından bir deprem gelir; kendinizi kaybetmeyin, ahireti unutmayın, size kıyameti hatırlatırım der gibi.

Nasıl ki kıyametin geleceğine inanıyorsak bir doğa olayı olan depremlerin de olmasını bekliyoruz. Fay hatları belli. Zira Allah tren ağları gibi yerin altını döşemiş evreni oluştururken. Fiziksel yasalara göre bakalım insanlar tedbir aldı mı, evini-barkını sağlam yapmış mı, bina yapacağı yerin fizibilite çalışmasını adam gibi etüt etmiş mi diyerekten sırası gelen fay hattı devreye giriyor. Sonuç olarak Japonya’da daha şiddetlisi olmasına rağmen ne bina yıkılıyor, ne de insan ölüyor. İş İslam dünyasına gelince her yer felç ve hercümerç. Deprem bölgesinde depreme karşı böyle tedbir alıyorsak kıyamet kopunca halimiz harap demektir. Çünkü depreme tedbir almayan bizler mi kıyamet koptuktan sonrası için tedbir alacağız? Sonuç, yıkım, ölüm ve gözyaşı, her zamanki gibi.

Bildiğiniz gibi Kuzey Irak merkezli deprem, yıkıcı ve öldürücü etkisini İran’da gösterdi. Tek beklentimiz ölümün fazla olmaması şeklinde. Şimdi depremi görünce “Bundan sonra ilk işimiz adam gibi depreme dayanıklı evler yapalım” deriz. Depremin etkisi geçince unutur, yine bildiğimizi okumaya devam ederiz, atın ölümü arpadan olsun der gibi. Şu anda komşumuzda acı var, yapmamız gerekirken yapmadıklarımızı sorgulama zamanı değil, hele kıyameti hatırlamanın hiç zamanı değil biliyorum. Yaralar bir taraftan sarılırken sıcağı sıcağına depremlerle ilgili birkaç şey söylemek istiyorum.

Allah -sanki- diyor ki, evreni yaratırken koyduğum evrensel yasalara göre bu dünyada tedbirinizi almazsanız sonunuz gördüğünüz gibi felaket oluyor. Kim ki bu yasalara uygun yaşarsa bana değil de Güneş Tanrısına inanan Şintoist olsa bile yaşama hakkına sahiptir. Kim de altından geçen fay hattına rağmen sağlam bina yapmamaya devam ederse isterse Müslüman olsun yerle bir olur. Çünkü zaman zaman size yaklaşmakta olan kıyametin yıkıcı ve öldürücü olduğunu göstermek istiyorum. Sonra bu âlem bir müddet daha devam edecekse bu şekildeki depremlerle kendisini yenilemesi lazım. Yine siz ne zaman ki beni ve ne şekilde yaşanılması gerektiğini unutursanız, dünya işlerine dalar, birbirinizi kırar geçirir, birbirinize çalım atmaya kalkar, birbirinizle kenetlenmezseniz “Kendinize gelin” diyerekten size hatırlatıyorum. Sonra siz kendi aranızda sınırlar belirlemiş, devletler kurmuş…saltanat sürmek için birbirinizi yok etmek istiyorsunuz ya; bakın benim sınırım yok, Irak’ta fay hattını kırar, acısını İran çeker. Çünkü siz bir vücuda benziyorsunuz. Birbirinize karşı bu düşmanlık niye? Bir vücudun azaları gibi tek bir devlet olacağınız ve birinizin acısını diğerleri duyacak şekilde bir ve beraber olacağınız yerde başkalarına yem olmak için küçük küçük bölünüyor, aranızda mezhep kavgaları çıkarıyor, birbirinizi yok etmek için uğraşıyorsunuz. Aynı kazana atılsa kaynamayacak şekilde iyice ayrıştınız. Buyurun size ortak bir dert veriyorum. Belki bu dert sizi size getirir, aklınızı başınıza alırsınız. Bak ne güzel birbirinizin yarasını sarmak için koştunuz. Her zaman böyle olun işte. Ki bu deprem lokal bir fayın kırılmasından ibarettir. Dünyadaki tüm fayların aynı anda harekete geçmesi demek kıyametin kopması demektir. İşte o zaman dönüşü olmayan bir yola girdiniz demektir.

Şimdi merkez üssü Irak olan depremin etkisi İran’da ortaya çıktı. Yarın hangi ilimiz veya illerimizde olur, muamma. Umarım son depremimiz olur. Depremlerdeki birlik ve beraberliğin, dayanışmanın deprem sonralarında da devam etmesi temennisiyle ölenlere Allah’tan rahmet, yaralılara acil şifalar diliyorum. 13/11/2017

* 15/11/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.