11 Kasım 2017 Cumartesi

Övgü ve Sövgü ile Bir Yere Varılmaz *

Bu toplum; geçmişte yaşamış, tarihe mal olmuş kişilerle yaşamayı, onları anıp durmayı, onlara sürekli övgü veya sövgü yapmayı bir kenara bırakmalı diye düşünüyorum. Geçmişte yaşamış kişiler tarihteki yerini almalı artık. Bu kişiler, yapması gerekirken yapmadıklarından, yapmamaları gerekirken yaptıklarından dolayı usul, adap, metot, zamanın şartları bakımından bir tahlile tabi tutulabilir. Yaptığı iyi şeyler varsa haddi aşmadan, abartmadan övülmeli, devamında biz; bugün ne yapabiliriz denmelidir. Yaptığı şey bugün tasvip edilmiyorsa işi eleştiri seviyesinde bırakmalıdır.

Unutmayalım ki övgü ve sövgü aynı anne ve babadan doğma iki kardeşin birbirine düşman olan kardeşleri gibidir. Aynı yerden beslenir. Sonra tarihi şahsiyetleri devamlı övmenin veya küfretmenin kime ne faydası var? Olsa olsa iyice kutuplaşmamıza ve birbirimize düşman gibi davranmamıza sebebiyet verir. Ölenler öbür dünyada yaptıkları ve yapmadıklarıyla muhatap olacaklardır. Yaptıkları iyi şeyler varsa lehlerine, kötü bir şey yapmışlarsa kendi aleyhlerinedir. Üstelik kızıp bağırdığımız, övüp küfrettiğimiz kişinin; geriye gelip hayatına devam edebilmesi, yanlışını düzeltip telafi edebilmesi mümkün değildir. Kimse onları övdüğü için öbür dünyada taltif almayacaktır. Belki hakaret ettiği için günah kazanacaktır hanesine. Ayrıca hakaret ettiğimiz insanın kendisini savunacak durumu da yoktur.

Türkiye gelip geçmiş insanlarla yaşamayı bırakmalı artık. Kendisi olmalı, bugün yaşayan sağlarla yaşamayı öğrense hem kendine hem de ülkeye iyilik yapmış olur. Çünkü ölüler yaşamıyor. Yok, ben de yaşayan bir ölüyüm diyorsa biri, o zaman diyecek sözümüz olmaz.

Geçmişe övgü ve sövgü sloganca yaşamadır, kendisini ileriye taşıyamamadır, yerinde saymadır. Övdüğümüz kişinin yolunu aynen takip etmek onu taklit etmektir. Yine gerideyiz demektir. Halbuki övülen kişinin yapmak istediği yolu tespit edip ileriye taşımak olmalı niyet. Sürekli övgü ve yerginin kime, ne faydası olacaktır? Ayrıca dinimizde taziye üç gündür. Haydi uzaktan gelenler için bir hafta olsun. Yıllar geçmiş hala ölüm gününde anmak bana çok makul gelmiyor. Yine ölmüş birisinin doğum gününü yıllar yılı kutlamak için törenler düzenlemek birilerine sükse yapmaktan öte bir anlam taşımaz. İşin kolaycılığına kaçmaktır bu. Kim, kimi övüyorsa övmenin ötesinde onun yaktığı meşalesinin ardından gitsin.  İstersen onunla yatsın, onunla kalksın. Ama başkasını da bunu yapmaya mecbur etmesin.

Aşırı sevme ve nefret etme çoğu zaman gözümüzü kör ediyor. Sağlıklı düşünemiyoruz. Hatta daha ileri gidip "O, olmasaydı, bugün olmazdık, bugün yaşıyorsak ona borçluyuz..." şeklinde ifade edenler de var. Bu bakış açısı Hz Muhammed ile ilgili söylenen "Sen olmasaydın alemi yaratmazdım" şeklinde söylenen uydurma söze benziyor. Şunu bilelim ki kimsenin olması, olmaması bir başkasının varlığına veya yaptığına bağlı değildir. Kimse kimseyi yok edemez, var da edemez. Bu, sünnetullaha aykırıdır. Allah izin vermediği müddetçe bir milleti topluca kimse yok edemez. Tarihte 106 yıl süren İngiliz-Fransız savaşlarına rağmen İngilizler de yaşıyor bu dünyada, Fransızlar da.

El hasılı, dünle yaşamayı bırakalım, bugüne gelelim, uykudan uyanalım, birbirimize mahalle baskısı yapmayalım, birilerinin arkasına sığınarak aba altından sopa göstermeyelim. Hep beraber el ele vererek bu ülkenin kalkınması için çaba gösterelim. Birbirimizin kırmızı çizgisine saygı gösterelim. İsteyen istediğini sevsin, dileyen de nefret etsin. Sevgi ve nefret bizi tapmaya veya hakarete sevk etmesin. İstediğim; herkes herkese, herkes herkesin sevdiğine saygı göstersin. Unutmayalım ki saygı, kabul etmek anlamına gelmiyor. Kimseden zor bir şey istemiyorum. Sadece saygı... 11.11.2017

* 13/11/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.





9 Kasım 2017 Perşembe

"Siz beğenin, yardımcı oluruz" *

Bir ihtiyacın için bazı esnaflara alışveriş yapmaya gittiğinizde aynı ürüne farklı farklı fiyatlar çekildiğini görmeniz mümkün. Esnafın bu durumunu bilen müşteri, bu yüzden kolay kolay bir yerden alışveriş yapmaz. Şu esnaf senin, bu esnaf benim diye dolaşır durur. Çünkü fiyatlarda bir oturmuşluk yok. Hatta çoğu zaman bir tanıdık esnaf ararız. En azından insaflı vurur diye. Çoğu zaman da tanıdık vurur bize.

Aynı marka ürünün aralarında bu kadar uçurum normal değil. Çoğu esnafta kolay kolay fiyat yazmaz, her ürünün fiyatını sormanız gerekiyor. İşin garibi fiyatlar aynı mağazada görevli kişilere göre de farklılık gösterebiliyor. Patronun verdiği fiyat farklı, çalışanın verdiği fiyat farklı olabiliyor. Ürünü beğenip almaya kalktığınız zaman ilk başta söylenen uçuk-kaçık fiyat anormal bir şekilde aşağıya çekiliyor. "Size şu kadar olur, başkasına da bu indirimi uygulamadık bugüne kadar" deniliyor. İlk başlarda 1500 lira yazan veya söylenen ürün 950 liraya, 150 TL denen ise 100 liraya düzleniyor. Bana bu indirimler normal gelmiyor. Madem bu kadar indirilecekti, ne diye astronomik fiyat söylendi, ya da yazıldı? Bazı esnaflarda da etiket liste fiyatı var. Fiyatı görür görmez, şöyle bir ürperiyorsun. Hemen “Efendim, liste fiyatı  bu şekilde. Size uygun yaparız” deniliyor. Madem listede yazan fiyata satmayacaklar, ne diye oraya yüksek fiyat yazılıyor? Bunu da anlamadım gitti.

Esnaflar içerisinde mutlaka tek fiyat veren, fiyatı yüksek söylemeyen ve aşağıya çekmeyen kişiler vardır. Bunların sayısının fazla olduğunu sanmıyorum. Genel itibariyle esnafımızın durumu bu şekilde. Bu demektir ki serbest piyasa ekonomisi uygulanıyor diye bazıları ürününü tutturabildiğine satmaya kalkıyor. Satılan ürünün çeşidine göre kar marjı düşük veya yüksek olabiliyor. Gördüğüm kadarıyla bu serbest piyasada bir kurumsallaşma ve kendi içlerinde bir denetim mekanizması yok. Görünen tek oturmuşluk, fiyatı yüksek çekip pazarlık yoluyla aşağıya çekmek. Müşteri iyi indirim yaptı diye sevine sevine gidiyor evine, tabii evinin yolunu bulabilirse. Esnafın “maliyetine veriyorum, bana şu kadara gelişi var” sözlerini çok duymuşsunuzdur, bunları saymıyorum bile.

90'lı yıllarda hayatımda bir günlük esnaflık da ben yaptım. Bir dini bayram arifesinde bir yakınım, bir başka pazara gideceğinden dükkanına bırakacak kimseyi bulamamış. Benden esnaf olmaz, ben bundan anlamıyorum desem de mecburiyetten beni koydu dükkanına. Dedim fiyatları bana bir yazıver. Hangi bölümde, hangi ayakkabı, ne kadarsa fiyatlarını yazıp elime tutuşturdu. Giderken de sıkı sıkıya tembihledi. “Şu ayakkabıya 40 lira diyeceksin, 25’e kadar inebilirsin” dedi. Tamam dedim. Sabahleyin dükkanı açtım. Bir kalabalık bir kalabalık! Dükkana giren çıkan belli değil. Müşteri, bir ayakkabıyı bana ne kadar diye uzatıyor, ben de ona bu ayakkabıyı nereden aldın diyorum. Yerini gösterince hemen listeye bakıyorum. 25 lira beyefendi diyorum. Ne mümkün adamın alması! Mutlaka pazarlık yapacak. Çünkü öyle alışmış veya  alıştırılmış. Önce yüksek söyleyeceksin, ardından indireceksin. 25’ten aşağıya vermemem gereken ayakkabıyı pazarlık yoluyla 17,5 liraya verdim. Akşama kadar bütün satışım bu şekilde oldu. Hiç yüksek söyleyip en alt limitinden satayım demedim. Artık sermayeden mi gitti, kârdan mı gitti bilmiyorum. Öyle zannediyorum benim verdiğim fiyattan da kazanmıştır akrabam. Akşam akrabama toplu parayı verince yüzü güldü, iyi satmışsın dedi. Kendimin olmasa da cebim çok miktarda para gördü o gün. Akşama kadar cebimde kabarık durmasının bir mutluluğu vardı içimde. Bir daha da cebim bu şekilde para görmedi. Çünkü akrabam bana böyle bir görev vermedi.

Acemi olsam da bir gün esnaflık yaptım. Keşke esnafımız da beni dükkanına bırakan akrabam gibi önce yüksek fiyat çekip sonra indireceğine, kurtarır şekilde insanımıza satış yapsa çok daha iyi olur. İnsanların birbirine güveni gelir. Kimse dükkan dükkan dolaşma durumunda kalmaz. Sevip saydığı kişiden ve güler yüz gösteren esnaftan alışveriş yapma yolunu tercih ederdi.

Esnafımız, çoğu zaman kimseyi beğenmez, herkesi eleştirir durur. Gördüğünüz gibi esnafımızın da durumu diğer kesimlerden çok farklı değil. Öyle zannediyorum esnaf da bu durumdan memnun değil. 09/11/2017

* 02/11/2018 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

İçindeki Muhtarlık Özlemi Hiç Bitmedi *

Partisinde gençlik kolları, ilçe başkanlığı, ilçe belediye başkan adaylığı, il başkanlığı, milletvekili adayı derken metropol bir şehre belediye başkanı oldu. Süresi bitmeden Siirt’te okuduğu bir şiir yüzünden kendisine ceza verilerek cezaevine gönderildi. Bu, aynı zamanda siyasi hayatının bitmesi demekti. Basının yazdığına göre değil seçilmek, “Muhtar bile olamazdı.” artık.

Cezaevi hayatı bittikten sonra siyasi bir parti kurdu. Partisinin kurucu genel başkanı oldu ama milletvekili adaylığı YSK tarafından iptal edildi. Seçim çalışmalarına katıldı ama vekil seçilemedi. Garip bir durum vardı orta yerde. Ana muhalefetin öneri ve desteğiyle vekil seçilmesinin önü açıldı. Düştüğü yer olan Siirt’ten önce vekil, ardından başbakan oldu. Üç dönem başbakanlık yaptıktan sonra cumhurbaşkanı oldu. Şimdi de cumhurun başı anlamında devletin başkanı oldu. Yani önünü kesmeye çalışanlara inat, her koltuğa oturdu. Zirveden ne indi, ne de bıraktı. Her şey oldu ama orta yerde garip bir durum vardı. Hala muhtar seçilememişti. Muhtar olamama, muhtar seçilememe özlemi içinde kalmış olmalı ki, fırsatını buldu mu muhtarları Ankara’da topluyor. O konuşuyor, muhtarlar dinliyor; o içini döküyor, muhtarlar alkışlıyor. 09/11/2017 günü itibariyle Türkiye’nin değişik bölgelerinden gelen muhtarları 41.kez ağırladı yine. Onları gördü mü içi açılıyor, moral buluyor. Konuştukça konuşuyor.

Bugün onu dinlerken kendi kendime “Muhtar seçilememesini dert edinmiş, içinde kalmış, içindeki o hasreti gidermek için neredeyse onlarla yatıp kalkıyor, devletin en tepesinde onları ağırlıyor. Bu nasıl bir hasret ve özlem ki bir türlü içinden çıkarıp atamamış. Devletin zirvesine kurulmuş olmasına rağmen hala muhtarlıkla yanıp tutuşuyor. “Bana engeller çıkarıldı, muhtar olamadım. İçimde kaldı. Sakın bulunduğunuz makamı küçümsemeyin, hor kullanmayın, değerini bilin, bulunduğunuz makamı bir zamanlar birileri küçümsemişti. Onlara inat ben önemli hale getirdim, sizlere yeni misyon yüklüyorum… sizleri evimde misafir ederek onurlandırıyorum. Bundan sonra size burun bükenler yanıldıklarını anlayacaklar” der gibi bir tavır içine giriyor sanki.

Sayıları ne kadardır bilmiyorum Türkiye’deki muhtarların. Bu gidişle hepsini makamına çağırıp onlarla hemhal olmaya devam edecek. Tüm muhtarlarla görüşmeyi bitirdikten sonra hasret ve özlemini nasıl giderecek? İşte burası muamma! Ya tekrar başa döner, ya yeni seçilen muhtarları davet eder. Zaten bu görüntüsüyle muhtarların hepsiyle görüşmeyi bitirdikten sonra bir başka meslek gruplarını da sıraya alayım diye düşünmüyor anlaşılan. Nice önemli mevkilere gelmiş kişiler, “Keşke bir muhtar olsaydım” deme noktasına geldi. Muhtarları kıskanıyor olmalılar.

Ne yapıp ne edip muhtarlığın dışında zirveden inmeyen bu kişinin bitmez-tükenmez muhtarlık özlemini gidermek gerekir diye düşünüyorum. Böyle tüm muhtarları sıraya koyarak onları Ankara’da toplaması, onlara konuşması onun muhtarlık özlemini dindireceğe benzemiyor. Ne muhtar olanlar muhtarlığı bırakıyor, ne de o muhtarları. En iyisi makamının bulunduğu mahallenin de aynı zamanda muhtarlık seçimine girmeli. Yok, bu olmaz denirse en azından bir yerin fahri muhtarlık unvanı verilmeli kendisine. Eğer böyle bir şey yapılırsa zirve sahibinin özlemi bir nebze giderilmiş olur. Bu arada “Muhtar bile olamaz” diyenlerin kulakları çınlasın. Basiret, feraset ve öngörüleriyle ne kadar gurur duysalar azdır. Zira görünen o ki adam hala bir muhtar bile olamadı.  09/11/2017

* 11/11/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.