26 Ağustos 2017 Cumartesi

Kimse Layüsel Değildir. STK'lar da Eleştirilir. Ama...

Son günlerde hükümetle zam görüşmesi yapan yetkili sendikanın üyeleri arasında sosyal medyada tartışma seviyesinin ötesine taşan paylaşımlar söz konusu. Birbirini kırmalar, kırılmalar, suçlama ve isnatlar gırla gidiyor.

Baştan söyleyeyim, verilen görüntü hoş değil, öncelikle tarafların bunu bilmesinde fayda vardır. Üstelik sosyal medyadan yapılan atışlar ne sendikaya, ne de üyelerine bir şey kazandırır. Sadece el ovuşturanları sevindirirken birbirinizi yaralamış ve onulmaz yaralar açmış olursunuz. Şu ana kadar içinizi döktünüz, ötesine de imkan vermeyin. Zira yarın karşı karşıya gelecek, birbirinize bakacak yüzünüz olmayabilir.

Sendika yapılan zam görüşmelerinde başarı elde ettik yollu söylemlerden kaçınsın. Zira orta yerde bir başarı söz konusu değildir. Üyeler de satılmaktan falan dem vurmasın. Yazarken de mesele zam falan değil diye cümleler kurmasın. İstisnalar kaideyi bozmaz ama bu tartışmanın, atışmanın arkasında zam oranları var. Çünkü görüntü budur. Şu anda söylenen her sözün arkasında yeterli kazanım olmadı. yaygara da bundan ibaret izlenimi var.

Sendika yöneticileri ve üyeleri şunu bilsin ki hükümet ile memurları temsilen masaya oturan yetkili konfederasyon eşit şartlarda değildir. Her türlü yetki, sorumluluk hükümetin elindedir. Hükümetin bu durumu kredi çekmek isteyen kişinin bankacının tüm isteklerini kabul etmesine benzer. Hatta daha kötüdür. Kişi kredi şartlarını beğenmeyip çekip gidebilir, alternatif bankaya yönelebilir. Burada ise hükümetin teklifini kabul ettin ettin, yoksa Kamu hakem Kurulu devreye girer. Bu Kurul da bugüne kadar hiç bağımsız hareket etmemiştir, hatta anlaşmazlıkla sona eren bir toplu sözleşmeyi karara bağlarken hükümetin de teklifinin altında bir zam oranına imza atmıştır. Zammı beğenmeyenlerin yetkili sendikayı eleştirmesinden ziyade ilk önce eşit şartların olmadığı bu toplu sözleşme ortamını eleştirmesinde fayda vardır. Bu durum bugünkü yetkili sendika için de böyledir. KESK, Kamu-Sen de olsa böyledir.  Durumu bu şekilde tespit edelim, sonra kime kızacaksanız hep birlikte kızalım. Yoksa havanda su dövmüş olursunuz.

Sendikamızı eleştirelim eleştirmesine. Ama bunun yolu sosyal medya değildir. Zira bu tür ortamlardan hakikat güneşi ortaya çıkmaz. Bu işleri bu âleme taşımadan önce sendikanın yetkili kurullarını harekete geçirip toplantı talep edelim. Orada bu mesele enine boyuna konuşulsun, birbirimize acımasız eleştiriler yapalım, gerekirse olağanüstü seçim talep edelim, imza toplanacaksa imza toplayalım. Sendikanız bu tür tekliflere kapıyı kapatırsa o zaman çaresiz bu sosyal medyayı kullanalım, eleştirilerimizi de yapıcı bir şekilde yapalım.

Sendika yetkililerine gelince üyelerinizin eleştirilerini sosyal medyadan yapmasında ne kadar payınız var, lütfen bunu bir düşünün. Üyelerinize ne kadar değer verdiğinizi hissettirdiniz? Üyelerinizde aidiyet duygusu oluşturma adına ne yaptınız? Kaç üyenizi kurumunda ziyaret ettiniz? Kaç üyenizi bir araya getirerek onlarla istişare ettiniz? Kırılan, küsen kaç üyenizin kapısını çaldınız? Üyelerinizle irtibatınızı sadece kan ihtiyacı ve cenaze olaylarıyla sınırladınız. Vefa gecesi düzenlediniz, kaç üyeyi oraya çağırdınız? Kendi elinizle makam ve mevki verdiklerinizi baş tacı yaptınız o gecede. Üyelerin tamamını alacak imkan ve yerden mahrumuz diyebilirsiniz ama size aidiyet duygusu oluşturun diye madem öyle belirli periyotlarla belirli bölgedeki üyelerinizi toplantıya çağırarak bu işe başlayabilirsiniz dendi kaç defa. Ama siz hem sendika hem de görevlendirildiğiniz makamı kolay kolay terk etmediniz, ziyarete gitmişseniz hep makam sahiplerinin kapısını aşındırdınız. Çoğu zaman  sadece kurum temsilcileriyle bir araya gelip adına istişare dediğiniz toplantıları yaptınız. Orada istişare yapıldı mı? Sadece başkan ve birkaç protokolün konuşmasına yer verdiniz, temsilci ve okul müdürleri yemeğini yedi, çayını içti, sizi dinledi ve oradan ayrıldı. Kaç okul müdürü veya temsilciniz görev yerine gittikten sonra üye arkadaşlarını toplayarak “Arkadaşlar mesele bundan bundan ibaret” diyerek bilgilendirme yoluna gitti. Siz sadece müdür ve temsilcilerinizden yeni üye istediniz, kim olursa olsun gelsin, sayımız çok olsun, yetkili sendika olalım hesabı yaptınız ve yeni üyeler de siz makamınızda otururken birer birer düştü. Kırılıp ayrılanın arkasına düşmediniz, giderse gitsin daha şu kadar üyemiz var hesabı yaptınız. Hükümetle aynı paralel de durmayı marifet saydınız, araya mesafe koyamadınız. Etrafınızı makam ve mevki isteyenler doldurdu, onlarla ilgilendiniz, alt tarafı görmediniz, görmek istemediniz. Zira göremezsiniz. Çünkü etrafınız çevrili. Üyeleriniz arasında aidiyet duygusu oluşturmadan büyüdükçe büyüdünüz. Ama gelin görün ki üyeler tek düze değil, her kafadan bir ses çıkıyor. Haydi hakim olun olabilecekseniz. Nitelikli azınlıktan ziyade niteliksiz çoğunluğu idare etmek, onlara hakim olmak zordur, haberiniz olsun.

Siz toplu sözleşmenin nimetlerini anlatmaya çalışmaktan ziyade yönetim ve yetkili kurullar olarak bir araya gelin, nerede hata yaptık, bundan sonra ne yapabiliriz, üyelere nasıl ulaşabiliriz şeklinde bir yol haritası belirleyin. Bundan sonra da üyelerinizle sık sık bir araya gelerek istişare etme yoluna gidin. 26/08/2017

Emeklilik Emeklemeye Dönmek Gibidir

İnsanoğlu çalışır çabalarken emekli olmanın hayallerini kurar, ah bir emekli olsam diye. Nihayet emekli olunca çoğu kimse umduğunu bulamaz, emekli olduğuna olacağına pişman olur. Hatta gördüğü çalışana "Aman emekli falan olma" diye de öğüt vermeyi ihmal etmez. Zira eşekten düşen kendisidir. Kimin başına ne geleceğini en iyi o bilir.

Ben emekliliği -tam uymasa da- çocuğun emeklemesine benzetirim. Nasıl ki çocuk elleri ve dizleri üzerine sağa-sola gitmeye, kalkıp yürümeye çalışır. Çoğu zaman da düşer. Düşe kalka yürümeyi ve sonra koşmayı öğrenmeye başlar. Çocuğun bu çağında  onu koruyup kollamak için yanında pervane olan tapu gibi annesi, babası, ağabey veya ablası olur. O emekledikçe etrafındakiler heyecanlanır, yüzleri güler, düşerse kafasını vurmasın diye sağındaki solundaki sert eşyaları kaldırır, o nereye giderse peşi sıra gider.

Emekli olanlar da aynı zamanda yaşlılığa adım atmış olurlar. Yavaş yavaş el, ayak vb organlar teklemeye başlar. Ne ayak kalkar, ne de kol. Yürü veya git gidebilirsen, bir merdivenden in inebilirsen, ya da çık çıkabilirsen. Bu şekilde tekleyen bir araç olsa gider rektifiye yaptırır, aracına binmeye devam edersin. İnsan vücudu böyle değil ki! Yavaş yavaş insana ölümü hatırlatmaya başlar. Zamanında koşarak gittiğin yollar dağ gibi gelmeye başlar. Yediğinden zevk almaz, içtiğinden haz almamaya başlarsın. Yavaş yavaş yalnızlaşırsın. Etrafında kimse kalmaz. Şayet yanında bulunan çoluk ve çocuğun olursa ne zaman ölecek diye gözüne bakmaya başlar. Çünkü düşüp kalktıkça onlar seni yük görür. Eşin-dostun kendi işine gücüne yönelir, onlardan da pek fayda olmaz, yalnızlara oynarsın. Biri gelse de halimi hatırımı sorsa diye bekler durursun. Telefonun çalmaz, evin ziline basılmaz. Ayıp olmasın diye evine gelen veya telefon açan olursa yangından mal kaçırır gibi bir an evvel senden uzaklaşmaya çalışır. Bu kısa ziyaretinde sana bir iyilik yapar, seninle aynı karede olacak şekilde bir fotoğrafını çeker, hemen ilk işi falan kimseyi ziyaret edip hayır duasını aldım diyerek sosyal medyada paylaşır. Ölürsen bir gün o fotoğrafı tekrar paylaşıma koyar, rahmetli iyi idi. Bugün onu en son ziyaretimin seneyi devriyesi diye.

Ya yediğini dökmeye başlarsan, ya yatağa mahkum olur da bir başkasına muhtaç olursan Allah çektirmesin ama çekeceğin var demektir. Bir dövmedikleri kalır, azarlar dururlar seni. Sözleri bile incitir seni. Geçen gün 83 yaşında olan bir aile büyüğümü ziyarete gittim. Oturup hoş-beş ederken gömleğinin önünde çay döküntüsü gibi bir sarılık gördüm. “Islak mendil var mıydı, sanırım gömleğinize çay dökülmüş, çıktığı kadar çıkaralım” dedim. “Sen dur yeğenim dedi. Bürosunda çalışan görevliye seslendi, 35-40 yaşlarındaki kişi nice sonra elinde bir ıslak mendil ile geldi. Önünü gösterdi, buraya bir şey dökülmüş bir bak diye. Görevli, “Çay falan değil, sen buraya yemek dökmüşsün” dedi. İki sildi, doğru dürüst çıkmadan çekip gitti. Orada fisebilillah çalışan bu kişinin ağzından “Yemek dökmüşsün” sözüne takıldım ben bu esnada. Bir suçlama vardı o yaştaki adamın yaptığına. Halbuki “dökülmüş” şeklinde ifade etmek daha şık olurdu. Eleman çıktıktan sonra “Yeğenim, ne yaparsın ki işte biz bu yaşa geldik, yemeği üzerimize dökmeye başladık, gördüğün gibi bir yemeği bile düzgün yiyemiyoruz” dedi. Allah sağlık-sıhhat versin, bundan geri koymasın” dedim, vedalaşıp ayrıldım.

Bu kişi bir yabancı. Ama akraban da bundan farklı olmayacak. Eşin ve çocukların bile gözüne bakar, ne zaman ölecek, ölse de kurtulsak diye. Sen onların bu tavırlarını hissettiğin an zaten yaşarken öldü bil kendini. Artık senin için ölüm bir kurtuluş olmaktan başka bir şey değildir. Öldükten sonra teçhiz, tekfin işlerinde bile görürsün bu aceleciliği. Bir an evvel gömüp kurtulmaktır. Yakınlarından çoğunun üzüntülü görünmesi, gözyaşı dökmesi timsahın gözyaşlarına benzer, sevinç gözyaşlarıdır bilesin.

Allah herkese hayırlı ömürler versin. Kimi kimseye muhtaç etmesin. Emeklemek döneminde büyüklerimize tahammül göstermeyi, onlara daha toleranslı olmayı nasip etsin bize… 26/08/2017

Tatil Yönünden Yeniden Kriz Dönemlerine Döndük

Eski hükümetlerimiz tatil vermekten çok hoşlanırdı, yeter ki milli veya dini bir bayram gelsin de aradaki mesai günlerini de tatil yapalım diye. Çünkü devlet daireleri ne kadar fazla kapanırsa devlet daha az zarar eder, borcu varsa ödemeyi haftanın ilk iş gününe ertelerdi. Piyasada yaprak kıpırdamıyorsa olur ya millet bayramını beş yıldızlı otellerde geçirsin, böylece turizme destek olur düşüncesiyle bu ülke 9 günlük tatilleri çok gördü.

Bu hükümet geldiği andan itibaren bu tür tatil kararlarına sıcak bakmadı, zira bu ülkenin tatile değil, çalışmaya ihtiyacı var diye düşünmüştü. Nihayet bu hükümet de seleflerinin dümenine girdi. Bu sene garip bir şekilde Kurban Bayramı tatilinin öncesini tatil ederek tatil hanemize bir dokuz gün daha eklendi. Bu demektir ki yeniden krizler bizi bekliyor, ekonomimiz iyiye gitmiyor. Acaba birkaç kişiyi, turizm acentelerini memnun edebilir, ekonomiye bir canlılık gelir mi diye tatil kesesinin ağzını açtı.

Bu son tatil kararı beni sevindirmedi, zira zaten yaz tatilindeyim. Tatillere karşı çıkmakla beraber ne zaman bu ülkede bir tatil olsa içim kıpır kıpır eder, sevincime diyecek olmaz. Hangi nefis tatili istemez ki! Sonu acı da olsa insanı memnun ediyor. Resmi tatiller hafta sonuna gelse sermayeden gitmiş gibi üzülürüm.

Nefsim istemekle beraber oldum olası uzun tatillere sıcak bakmadım, özellikle Ramazan ve Kurban bayramlarını içine alan. Çünkü bu ülkede uzun tatil demek tatile çıkmak, sılayı rahim yapmak demektir. Elbette herkesin eşini-dostunu ziyaret etmeye, kafasını dinlendirmeye hakkı vardır. Ama ne zaman uzun tatil olmuşsa bu ülkede trafik kazalarında anormal bir artış olmuş, yollar kan revana dönmüştür, katliamı aratmaz türden ölü ve yaralı sayısımız artmıştır. Perte çıkan arabaları hesaba katmıyoruz artık.

Temennim bu bayramda kazalarımızda bir artış olmaz, ölü ve yaralı sayımız artmaz, analar ağlamaz. Ümit ediyorum ki bu tür uzun bayramların sonuncusu olur bu bayram tatili. 26/08/2017