21 Ağustos 2017 Pazartesi

Evlilikte bir nebze huzur arayanlara...

Bunun için bir arayış içerisine girmenize, Amerikan kıtasını yeniden keşfe gerek yok. Tek yapacağınız şey, eşinizin istediklerini almak, onun dediklerini yapmak. İster pahalı, ister ucuz, ister gerekli, ister gereksiz, ister imkânın olsun veya olmasın, ister gönüllü, ister gönülsüz ne istiyorsa alacaksınız. Başka da kurtuluşunuz yok zaten. Huzur ve mutluluğunuzun tek kaynağı budur. Hatta eşinizin almak istediklerini önceden kestirip eşiniz demeden gider alır gelir veya eşinize teklif ederseniz bu, aliyyül âlâ olur. Eve huzur ve mutluluk gelmekle beraber eşinize göre siz çok düşünceli, çok anlayışlı, kadının ruhundan anlayan, ince düşünceli biri olur çıkarsınız.

Olması gereken de bu zaten. Yoksa hayatınız zindan olur, akşam eve gelip içeceğiniz bir bardak çay burnunuzdan gelir. Değer mi üç-beş kuruş gidecek para için aile saadetinizi bozmaya. Zaten biz onların mutluluğu için yaşıyoruz, yaşamak zorundayız. Başka da ne amacımız olabilir ki? Senin imkânın varmış, yokmuş, eve gerekli veya değil önemli değil bu. Ev-araba mi istiyor? Alacaksın. Halı, perde demode mi oldu? Değiştireceksin. İmkanın yoksa yaratacaksın, gerekirse borçlanacaksın, hatta kredi çekmeyi bile düşün. Sen "Ben bu borcu nasıl öderim" diye kara kara düşünürken onun istediğine ulaşması sonucu gözlerinin içinin gülüvermesi yeter.

Yok, ben ayağımı yorganıma göre uzatırım, boyumdan büyük işlere kalkışmam, iki ayağımı bir pabuca girdirmem, her şey zamanla" der, "Ben başka erkekler gibi eşimin isteklerine boyun eğmem" diyerek burnunun dikine gidersen kırarsın, dökersin, ufalarsın. Evde ne huzur kalır, ne de mutluluk. Üstüne üstlük anlayışsız biri olur çıkarsın. Sonra sen eşinin isteklerini yerine getirmeyeceksin de ne diye evlendin o zaman? Çocuk oyuncağı mı evlilik? Burası gönül eğlendirme yeri değil. Ayakların yere bassın artık. Sen hangi çağ, hangi devirde yaşıyorsun böyle? Ne demiş atalarımız: "Zaman sana uymuyorsa sen zamana uy" diye. O hesap! Eşin sana uymuyorsa sen eşine uy. Üç günlük dünyada ağzının tadını kaçırma. Daha bunlar senin iyi günlerin. Keşke sadece her isteneni almakla kalsaydın, daha ne isterdin?

Yine huzur ve mutluluğun için eşin için önemli olan günleri de unutma. Belirli gün ve haftalardan bahsetmiyorum sana. Eşinle ilk tanıştığın günü, ilk istemeye gittiğin günü, yüzük taktığın günü, nişan, nikah ve düğün gününü, onun doğum gününü, anne ve babasının doğum gününü, sevgililer gününü, anneler gününü, kadınlar gününü, emekçi gününü, çocuklarının doğum gününü... evliliğinin yıldönümlerini hiç mi hiç unutma. Bugünleri küçümseme, sakın atlama, kesenin ağzını aç. Hediyelerin en güzelini al, gezilecek ve görülecek yerlerin en güzel yerlerine götür.

Yapılması gereken her şeyi yaptıktan sonra görevimi yaptım diye kenara çekilme. Bir köle ne için yaşar? Efendisini memnun etmek için. Sen de bu kadının işi falan deme. Mutfak-çamaşır vs işlerde hep ona yardım et. İşin birini bitirince diğer işi yap, pervane gibi dön etrafında. Yetti artık deme. O senin anne ve babana, akrabalarına iyi davranmasa da sen saygıda hiç kusur etme. Onları en güzel şekilde ağırla.

Tüm bu yaptıklarının karşılığında elinden ve ailesinden pek bir şey bekleme. Eğer hepsini yapmışsan evde oturacağın  bir yer olur, daha fazlasını da bekleme. Zira senin onca yaptığın denizdeki bir katre misalidir. Madem hamama girdin, terleyeceksin artık. Burası, bu müessese ağlama, sızlanma yeri değildir; evlilik müessesesidir. İstersen yapacaksın, hatta seve seve. Yoksa sen bilirsin... 21.08.2017

20 Ağustos 2017 Pazar

Sırplar mı Öğretmenimiz Olsun, yoksa Aliya mı? *

Kamuya eleman alımında bu ülkede herkes liyakat, emanet ve ehliyetten dem vurur. Nedense bir türlü bu ilkeye riayet edemedik. Çünkü geçmişten günümüze alımlarda genelde ahbap-çavuş ilişkisi yürütülmüştür bu ülkede. Bir kesim gülmüş, diğer kesim mağdur olmuştur. Bir sonraki dönemlerde mağdurların yüzü gülmüş, diğer kesim mağdurlara oynamıştır. Herkesin şikayet ettiği bu durum düzelmedi gitti. Zira tarafların hiçbiri bu konuda samimi değildir.

Dün emanet, ehliyet ve liyakattan bahsedenler tokmağı eline geçirince yaptığı ilk iş muhalefette iken savunduğu güzel değerlerden vazgeçmek ve eleştirdiklerini yapmak şeklinde evrilir. Yani kadrolaşmaya çalışır. Kadrolaşır da. Çünkü suyun başına geçme sırası ondadır. Bir zamanların egemenleri "Emanet ve ehliyete riayet etmiyorsunuz? Kadrolaşıyorsunuz" derse vereceği cevap: "Efendim! Dün siz de kadrolaşıyordunuz" demek olur.

Sorulan soruda suçlama vardır, verilen cevapta da savunma. Sorulan soru doğru olduğu gibi verilen cevap da doğrudur. Çünkü bu ülkede gömleğin düğmesi ilk baştan yanlış iliklenmiştir. Her gelen ilk düğmenin yerini değiştirmek yerine altına iliklemeye devam eder. Bu, hep böyle geldi, böyle devam ediyor. Biri, "Ben adaleti tesis edeceğim, ehliyet ve liyakata göre kamuya yerleştirme yapacağım" dese bu sefer ona destek verenler, "Şimdi sırası mı, daha dün onlar kadrolaşıyorlarken kadrolaşma iyiydi de şimdi mi kötü? Dün hep biz mağdur olduk" şeklinde cevap vererek hışmını gösterir. Sonunda suyun başını tutan teslim olur ve yavaştan yavaşa kadrolaşma başlar, bakar ki iyi de oluyor, sonra hız kesmeden devam eder yoluna.

Birçok alanda olduğu gibi Türkiye'nin bu konuda da sicili bozuktur. İktidara kimin geldiği, iktidarda kimin olduğu önemli değildir. Al birini, vur ötekine. Bu konuda kimse masum değildir. En adilim diyenin bile yanına 'eûzü' ile yaklaşmak gerek. Zira bu işin mektebi yoktur ama herkesin bu işi öğrendiği bir öğretmeni vardır. Hepsi birbirinin iyi bir kopyasıdır, işi kılıfına uyduran bir taklitçisidir. Bu konuda sadece iktidarları suçlamak yanlış olur. Zira biri kadrolaşma yapmak isterken diğeri de buna teşne olur. Nasıl ki rüşvette alan ve veren taraf varsa burada da kadrolaştıran ve kadrolaşan var. Taraflardan biri "Böyle bir şeyi duymamış olayım" derse bu işler gerçekleşmez.

Burada amacım, ehliyet ve liyakatten yoksun bir şekilde kadrolaşanları savunmak, meşru ve makul görmek değildir. Benimkisi sadece bir tespittir. Bu, ne zaman düzelir? Kim, yanlış iliklenen gömleğin ilk düğmesini düzeltirse...ben, benden öncekileri taklit etmeyeceğim, zira onlar benim hocam değildir derse...vicdanının sesine kulak verirse...kadrolaşmaya ilk önce o iktidarı destekleyenler karşı çıkarsa...işte o zaman düzelir.

"Böyle gelmiş böyle gider; onlar yaptı, biz de yapacağız/yapıyoruz, bugün biz yapmazsak yarın onlar yaparlar..." diyenlere bilge adam Aliya İzzetbegoviç'in sözüyle cevap vererek yazımı nihayete erdirmek istiyorum:

"Sırplarla savaşırken bir komutan Aliya’ya gelir ve şöyle der: 'Efendim Sırplar bizim kadınlarımıza tecavüz etti. Çocuklarımızı öldürdü. Köylerimizi yaktı. Şimdi biz de Sırpların bir köyünü kuşatma altına aldık. Biz de onlara bize yaptıklarının benzerini yapacağız.'

Aliya şöyle cevap verir: 'Onlar gibi davranamayız. Çünkü onlar bizim öğretmenimiz değildir.(Levent Gültekin)

Gelin bu ülkede her birimiz Aliya'yı (Allah ondan razı olsun) öğretmenimiz kabul edelim, Sırplar'ı değil. 20.08.2017


* 13/09/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


19 Ağustos 2017 Cumartesi

Eşlerin Birbirini Aldatma Yüzdesi

Ömrümüz birbirimizi aldatmakla geçiyor, belki de bu yüzden birbirimize güvenmiyoruz. Kendimiz başkasını aldatıyor, ama karşı tarafın bizi aldatmasına rıza göstermiyoruz. Hz Peygamber, “Aldatan bizden değildir” derken Müslüman’ın olmazsa olmaz kurallarından birine işaret ediyordu. İşin garibi aldatmanın iyi olmadığını bilmemize rağmen menzilimize ulaşmak için her türlü aldatmayı mubah görebiliyoruz. Kimimiz evlilikte eşini, kimimiz ticarette başkasını, kimimiz din alanında bizi takip edenleri aldatıp duruyor. Amaç bir menfaat temin etmek. Bunun için kimi şehvetine esir düşebiliyor, kimi fazla kazanca tamah ediyor, kimimiz de bir kariyer elde etmek; bir makam, bir mevki sahibi olmak için yaparız bunu.

İyi ki bir ahiret inancımız var, yaptıklarımızın öbür dünyada zerre miskalinin sorulacağına inancımız tam, cennet umudu ve cehennem korkusu var içimizde. Buna rağmen durum bu ise ya bir de hiç ahiret inancımız olmasaydı halimiz nice olurdu demekten kendimi alamıyorum. Günümüzde türlü türlü aldatmalar var. Ben burada eşlerin birbirini aldatmasına değinmek istiyorum. İstatistiklere bakılırsa yatacak yerimiz yok inanın. Aldatma konusunda iyi bir sicilimiz yok anlaşılan. Zaten Diyanet de bu konuyu ele aldı bu haftaki hutbesinde.
16/08/2017 günkü Hürriyet gazetesindeki köşesinde Ertuğrul Özkök, eşlerin birbirini aldatma oranını veriyor: “Cinsel Sağlık Enstitüsü verilerine göre Türk erkeklerinin yüzde 58’i karısını, kadınların yüzde 40’ı kocalarını aldatıyor. Bu rakam 2000’li yıllarda erkeklerde yüzde 25, kadınlarda ise yüzde 11 civarında iken dünyadaki ve Türkiye’deki seviyesi de birbirine çok yakındı. Şimdi dünyada da Türkiye’de de yükseliyor. Ve size şunu söyleyeyim. Türkiye, eşini veya partnerini aldatma oranı konusunda dünyanın en yüksek oranlı ülkeleri arasında yer alıyor.”
ÖZKÖK’ün bilgisine başvurduğu ‘Cinsel Sağlık Enstitüsü’ne ne kadar güvenilir, sonra bu veriler doğru mu bilmiyorum. Ayrıca, eşlerin birbirini aldatma konusunda çok sağlıklı bilgiler alınacağına ihtimal vermiyorum. Çünkü aldatmalar iki kişi arasında üçüncü şahıslar duymayacak ve görmeyecek şekilde yapılır. Kimseye de söylenmez. Deneklerle yüz yüze görüşülmüşse veya form doldurtmak suretiyle yapılmışsa çok sağlıklı bilgi alacaklarına inanmıyorum. Çünkü bu işi yapanların çoğu bu yaptıklarını gizleme yoluna giderler. Araştırma ne şekilde, kimlerle yapıldı, Enstitü’nün bir algı ve kamuoyu oluşturma gibi bir maksadı var mı? Düşünmek lazım. Araştırma doğru değil ve yanlı ise üzerinde konuşmaya değmez. Ya doğruysa? İşte o zaman oturup düşünmek lazım. Verilen oranlara tekrar göz atarsak erkeklerin yüzde 58’, yani her iki erkekten fazlası eşini aldatıyor, kadınların da yüzde 40’ı, yani yarıya yakını eşini aldatıyor. Bu ne demektir? Kadını erkeği; tencere kapak misali birbirimizi kandırıyoruz. Aile yapımız yerlerde sürünüyor demektir. Bu durumda “iyi nesil gelmiyor, bu çocuklar nasıl çocuk böyle” diye hiç sızlanmayalım. Huzurlu, mutlu, sağlıklı ortamlarda yetişmeyen çocuklarımızdan çok şey beklemeyelim.
Görünen o ki şehvet, cinsellik aklımızın, dinimizin, utanma duygumuzun, basiret ve ferasetimizin önüne geçmiş. Hayayı öteleyen bizleri daha kötü günler bekliyor maalesef. 19/08/2017